31 Mayıs 2017 Çarşamba

ATATÜRK’E HAKARET EDEN ,İFTİRA EDENLERİN SONU HİÇDE İYİ OLMUYOR





 ATATÜRK’E HAKARET EDEN ,İFTİRA EDENLERİN SONU HİÇDE İYİ OLMUYOR
 
ATATÜRK'E 'SELANİK P..İ' DİYEN AHMET EYYÜBİ ÖLDÜRÜLDÜ
Kaplan Cemaati'nin önde gelen isimlerinden Ahmet Eyyübi evinin önünde silahlı saldırıya uğrayarak öldürüldü.Kurşunlandı geberdi.
Halkmedia.com’da yer alan habere göre Atatürk'e ettiği küfürler nedeniyle sosyal medyada tepki çeken Ahmet Eyyübi, kurşunlanarak öldürüldü.
Ahmet Eyyübi öldürüldü
Kara Ses olarak da bilinen Kaplan Cemaati'nin önde gelen isimlerinden olan Ahmet Eyyübi evinin önünde silahli saldırıya uğrayarak öldürüldü.
 Ahmet Eyyübi: "Atatürk , Selanik p..i"
Daha önceki konuşmalarından birinde Atatürk için " Kafir, Selanik p..i" diyen ve konuşmasıyla tepki çeken Ahmet Eyyübi'nin ölümü ile ilgili soruşturma başlatıldı. Lüks konutundan çıkıp aracına binen Ahmet Eyyübi hareket etmek isterken kalaşnikof marka silahla arabası tarandı. Olay yerinde hayatını kaybeden Ahmet Eyyübi'yi öldüren kişilerin kimliğine ulaşılamadı. Halkmedia.com'dan alınan habere göre Ahmet Eyyübi'nin katillerine ulaşılamadı. Kaplan Cemaati üyeleri ise sosyal medyadan olayı doğrulayan açıklama yaptı.


 YENİ AKİT YAYIN YÖNETMENİ KADİR DEMİREL DAMADI TARAFINDAN BIÇAKLANARAK ÖLDÜRÜLDÜ.
Yeni Akit gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Kadir Demirel, damadı tarafından bıçaklanarak öldürüldü. 
Alınan bilgiye göre, Kadir Demirel, Başakşehir Yunus Emre Caddesi'ndeki kızı Esma Karanfil'in evinde damadı Cemil Yavuz Karanfil ile tartıştı. Kavgaya dönen tartışmanın ardından Karanfil, kayınpederini bıçakladı. Araya giren eşi Esma Karanfil'i de bıçaklayan damat, daha sonra olay yerinden kaçtı.
Ağır yaralanan Demirel hayatını kaybederken, Esma Karanfil ise kaldırıldığı hastanede ameliyata alındı.


HASAN KARAKAYA  AŞIRI DOZ VİAGRA'DAN ÖLDÜ

Yeni Akit Gazetesi Yazarı Hasan Karakaya Medine'de Viagra Kullandı  Bugüne kadar yaptığı etkili haberleri ile son yıllarda yıldızı parlayan Katar Merkezli El Cezire Arap Televizyonu Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın heyeti içinde Umre'ye giden Ünlü Türk Gazeteci Hasan Karakaya'nın aşırı doz Viagraya bağlı olarak Medine'de kalp krizi geçirip hayatını kaybettiğini duyurdu. İstanbul Times Haber Merkezi Katar Merkezli El Cezire TV nin muhabiri olduğu iddia olunan kişinin CNN muhabiri olduğunu ifade edenlerde var. Bir çok kişi bunun FETÖ mensuplarınca montajlandığını söylüyor Karakaya'nın Medine'de hayatını kaybeder etmez haber ihbar hattımıza gelen bir çok mailde ölümün Viagra'ya bağlı olduğunu,kanıt olarak da El Cezire Tv Muhabirini olduğu iddia olunan kişinin fotoğrafı altına İngilizce olarak "Ünlü Türk Gazeteci Hasan Karakaya Aşırı doz Viagra kullanımından dolayı hayatını kaybettiği" yazılıydı. Bizde kesinlikle kesin bir hüküm vermeden bu duyuruyu okuyucularımıza duyurduk. Okurlarımızın bir kısmı Yani Akit'in yazarı Hüseyin Üzmez'de kendisinden çok küçük bir kız ile ilgilendiği için cezaevine girmişti, Karakaya'da Viagra Kullanmış olabilir diyor,Bir kısmı ise Medine'de neden viagra kullansın diyor... Yayınladığımız haberde sadece El Cezire'nin yaptığı iddia olunan bir haber olduğunu okurlarımıza duyurduk. Bu haber sosyal medya başta olmak üzere bir çok yerde yayınlandı. Bir çok okurumuz attıkları yorumlarda farklı açıklamalarda bulundu. Yeni Akit Gazetesi ve Hasan Karakaya'yı sevmeyen kişiler yazıklar olsun kutsal beldelerde neden viagra kullanıyorsun diyerek eleştirlerde bulundu. Diğer bir kesim ise bu kadar da olmaz.Medine'de neden Viagra kullansın diyerek El Cezire Tv kanalının haberinin doğru olamayacağını iddia ettiler. Gazeteci Yazar Merhum Hasan Karakaya'nın normal kalp krizi sonuncu mu,yoksa Viagra'ya bağlı olarak kalp krizi geçirip geçirmediği ölüm raporu ile kesinleşecek. Resmi ölüm raporu olmadan yayın grubu olarak hiç bir kimse hakkında kesin bu veya şu sebepten dolayı hayatını kaybetti diyemeyiz. Kaynak: İstanbul Times Haber Ajansı (İTHA)
http://www.istanbultimes.com.tr/guncel/el-cezire-den-sok-iddia-karakaya-asiri-doz-viagra-dan-oldu-h34324.html


ATATÜRK DÜŞMANLARININ SONU :ATATÜRK DÜŞMANI  ÇOCUK TACİZCİSİ HÜSEYİN ÜZMEZ  GEBERDİ
BURSA'da 2008 yılında, 14 yaşındaki kız çocuğu B.Ç.'ye cinsel tacizde bulunmak suçundan hüküm giyen ve İstanbul'daki Metris Cezaevi'nde cezasını çekerken, verilen raporla, cumhuriyet savcısı tarafından 'cezanın infazının ertelenmesi' kapsamında tahliye edilen Hüseyin Üzmez 83 yaşında öldü.


ALLAH DİYORKİ: İYİLERİN ARKASINDAN KÖTÜ ŞEYLER SÖYLEYENLER İÇİN İBRETLİK SONLAR HAZIRLADIK.
















28 Mayıs 2017 Pazar

YILDIRIM NEDİR, NASIL OLUŞUR? NASIL KORUNULUR




YILDIRIM NEDİR, NASIL OLUŞUR? NASIL KORUNULUR
Yıldırım, bulut ile yer arasında meydana gelen yüksek gerilimli bir elektrik boşalmasıdır. Yıldırımın meydana gelebilmesi için bulut ve yerin farklı elektrik yüklerine sahip olması ve belirli bir potansiyel farka erişmesi gerekmektedir. Genellikle bulutun yere yakın olan bölümleri negatif, yer ise pozitif yüklü elektriğe sahiptir. Bazı koşullarda bunun tersi de olabilir. Bulutla yer arasındaki potansiyel farkı artarak belirli bir değere eriştiğinde, hava iletken olmamasına rağmen hava içerisinde iletken bir kanal oluşur ve elektriksel boşalma başlar, yani yıldırım meydana gelir. Yıldırım olayı, her ne kadar yıldırım düşmesi olarak bilinse de bulut ile yer arasındaki negatif ve pozitif elektrik yüklerinin pozisyonlarına göre bazen buluttan yere doğru, bazen de yerden buluta doğru olmaktadır.
Yıldırım, sadece dikey gelişmeli bulut olan kümülonimbus (Cb) bulutunun varlığında oluşabilir. Normal bir vatandaş için Cb bulutunu tespit etmek zor olabilir, ancak sağanak yağış, şimşek ve gök gürültüsünün olması, Cb bulutunun varlığını gösterir.
Yıldırım olayında ortaya çıkan enerji yaklaşık 1010 joule kadar olup bu enerji saniyenin milyonda biri zarfında geçtiği hava sütununun sıcaklığını 15000 °C’ye kadar ısıtabilir. İşte yıldırımın yakıcı ve yıkıcı etkisi açığa çıkan bu enerjinin sonucudur. Bir insana yıldırım çarpma olasılığı 600 binde birdir. Yıldırım çarpmış bir kazazedeye dokunmak tehlikeli değildir.dokunulduğu zaman çarpılma tehlikesi yoktur.

YILDIRIMDAN NASIL KORUNMALI?
Yıldırım oluşmasında meteorolojik şartların yanı sıra yer yüzeyinin durumu da çok önemlidir. Yüksek binalar, ağaçlar ve metalik eşyalar gibi iyonlaştırıcı malzemeler yıldırım oluşumu için uygun koşullar hazırlarlar. Can ve mal kaybını en aza indirebilmek için aşağıda belirtilen hususlar dikkate alınmalıdır:
Yüksek bina ve yapılarda (minare gibi) paratoner (yıldırımsavar) kullanılmalı.
Yıldırım riski olan havalarda ağaç, bayrak ve telefon direkleri gibi yüksek objelerden uzak durulmalı.
Metalik eşyalardan uzak durulmalı ancak otomobillerin lastikleri yalıtkan olduğu için otomobil içleri güvenli yerlerdir.
Açık arazide iseniz yere çömelerek oturun, kesinlikle yere yatmayın.
Su üzerinde iseniz derhal karaya çıkmaya çalışın.
Şemsiye gibi sivri metal içeren eşyaları kullanmayın.
Açık arazide gruplar halinde durulmamalı.
Elektrikli eşyaları fişlerinden çekin mümkün olduğunca kullanmayın.


YILDIRIMDAN NASIL KORUNURUZ YILDIRIM VE KORUNMA YOLLARI



Gökyüzünde yılda 3 milyar şimşek veya yıldırım oluşmaktadır. Bir diğer deyişle yılın herhangi bir zamanında dünyanın üstünde 2000 yıldırım bulutu vardır ve dünyamıza her saniyede 100 yıldırım düşmektedir. Güçlü bir fırtına, Hiroşima'ya atılan atom bombasından 100 kat daha fazla enerji açığa çıkarmaktadır.
Kim bilir? Belki bir gün gelecek yıldırımları da enerji kaynağı olarak kullanmayı öğreneceğiz.
Bu gök olayı insanlığın ilk tarihinden itibaren ilahi bir işaret olarak görülmüştür. Yıldırım düşmesi insanlar için tehlikeli olmasına rağmen insan yaşamına faydası da vardır. Yıldırımlar yeryüzündeki bitkiler için faydalı maddeler olan nitratlar ve oksijenin de yeryüzüne inmesine neden olurlar.
Her şey güneş ışıkları ile yeryüzünde ısınan havanın yükselmesi ile başlıyor. Tabii içinde buharlaşan suyu da yukarı taşıyarak. Bu yükselen hava yaklaşık 2-3 kilometreye ulaşınca havanın soğuk katmanlarına rast geliyor. Soğuk havalarda nefes verince nefesimiz nasıl buharlaşıyorsa aynen o şekilde buharlaşı-yor ve gördüğümüz bulutu oluşturuyor. Bu bulutlar daha sonra hava akımları ile 20.000 metreye kadar tırmanabiliyorlar.
Aslı tam bilinememesine rağmen bulutların bu yükselişleri sırasında içlerinde oluşan buz kristallerinin birbirlerine sürtünerek bir statik elektrik enerjisi açığa çıkardıkları öne sürülüyor. Bu elektrik enerjisi bulutların üst katmanlarında pozitif(+), alt katmanlarında ise negatif(-) yüklü olarak birikiyor. Bulutun içindeki yük havayı iyonize edecek güce ulaştığında şimşek oluşuyor.
Yağmur bulutlarının alt yüzeylerindeki büyük negatif yük içindeki elektronları iterek orayı da pozitif yüklü hale getiriyor ve bu yük saniyede 1000 kilometre hızla toprağa iniyor, yani kısa devre yapıyor. Yıldırımın bu andaki ısısı 30.000 derece olup güneşin yüzeyindeki ısının 5 katı kadardır.
Yıldırım düşerken çok şaşırtıcı bir şey oluyor. Yerden de buluta doğru bir boşalma oluyor. Yerden 100 metre yükseklikte bu iki akım birleşiyor ve iletkenliği çok fazla olan bir koridor oluşuyor. İşte bundan sonra yıldırımı hiçbir şey durduramaz, pozitif yük hızla buluta doğru onu nötr hale getirmek için yükselir, îşte yıldırımın havadan yere mi, yoksa yerden havaya mı oluştuğunu yaratan soru bu.Bu koridordan yerden göğe doğru neredeyse ışık hızının üçte biri hızla yükselen akını yıldırımın göze gelen şiddetli ışığını da yaratır. Ardından yine yukardan yere iner ve iki taraf arasındaki potansiyel farkı sıfırlanana kadar bu olay 10-12 kez tekrarlanabilir.
 
YILDIRIMDAN KORUNMA YOLLARI –BİNALAR VE BİNA GURUPLARI
Gelen bir yıldırım darbesine karşı korunması istenilen binalar,bina grupları ve belirlenmiş alanlar genel olarak üç şekilde korunabilir.
a)Franklin çubuğu 
b)Faraday kafesi
c)Paratonerler(elektrostatik,piezoelektrik ve radyoaktif)
Franklin çubuğu korunacak yerin en yüksek noktasına sivri bir çubuk yerleştirme prensibine dayanan koruma sistemidir.Bu çubuk en kısa yoldan indirme iletkeni ile topraklama tesisatına bağlanmaktadır.Bu yöntemle geniş alanları hatta binaları korumak mümkün değildir.Günümüzde özellikle minareler,kuleler ve bacalar gibi küçük boyutlu alanlarda kullanılmaktadır.
Faraday kafesi ile korunması istenilen bina en yüksek yerlerinden toprağa kadar devamlı ve kesiksiz iletkenlerle(yatay ve düşey)sarılmaktadır.Faraday kafesi yönteminin yeterli olması için,korunacak cismin birçok yerinden paket bağlar gibi iletken tellerle sarılması gerekmektedir.Bu yöntemin çok pahalı olması ve bina cephesine verdiği çirkin görünüm ile çatıdaki tahribat sebebiyle günümüzde kullanışlı olmamaktadır.
Paratonerler içinde bugün en çok tercih edilen modeli aktif  Radyoaktif paratonerlerde,radyoaktif kaynak kullanıldığından günümüzde yasaklanmıştır.
Piezoelektrik paratonerlerin isminden de anlaşıldığı gibi piezoelektrik seramiklerin çalışma prensibinden istifade edilerek geliştirilmiştir.Piezoelektrik seramikler elektrik enerjisini mekanik enerjiye(titreşime),mekanik enerjiyi de(titreşim uygulandığında)elektrik enerjisine çevirir.
Elektronik cihazlardaki kristalli filtre ve asilatör yapımlarında da piezoelektrik seramikler kullanılmaktadır.
Bu seramikler kurşunzirkotitanat denilen çok sert bir malzemeden oluşmaktadır.Bu seramiklerin yüzeyleri değişik şekil ve malzemelerle(altın,nikel gibi)kaplanarak elektrot uçları elde edilmektedir.
Elektrostatik paratonerler;yakalama çubuğu etrafında iyonize edilmiş bir hava akımı teşekkül ederek,koruma alanı içindeki yük boşalmalarının kendi üzerinden olmasını kolaylaştırır.(bir başka deyişle yıldırımı kendi üzerine çeker.)
 
Yıldırımdan korunmanın en iyi yolu gökgürültüsü ilk duyulduğu andan itibaren kapalı bir ortama girmek ve son gökgürültüsünden sonra 30 dakika gecene kadar iceride kalmakdır. Ağaçlar bulundukları yerde en sivri cisim oldukları icin daha fazla yıldırıma maruz kalır.
Bulut ve yer arasındaki yük farklılığı, ikisi arasında yaklaşık 10,000 Volt'a ulaşan bir elektrik potansiyeline sebep olabilir. Kuru havada elektrik akımı oluşmaz, çünkü hava iyi bir elektriksel yalıtkandır. Bu doğal yalıtım, elektrik akımını havanın yalıtımının üstesinden gelmeye yetecek kadar büyümedikçe elektrik akımını engeller.
Bulutla yer arasındaki elektriksel potansiyel aşamalı olarak artar. Bu potansiyel 3,000,000 Volt'u aştığında havanın yalıtıcı özelliği kırılır ve elektrik akışı başlayarak yıldırım oluşur.
Diğer bir deyişle tek bir yıldırım çok büyük elektrik akımı olusturabilir ve yıldırım çarptığında hayvanlar ve insanlar elektrikle yüklenebilirler. Bu nedenle lastik ayakkabı veya otomobil lastiği yıldırım icin koruyucu değildir. En kötü iletken olan havanın kilometrelerce kalınlıktaki tabakasını dahi aşıp geçebilen yıldırım, bir-iki santimlik lastikten de cok rahat geçebilmektedir. Faraday kafesi gibi üstü kapalı otomobiller yıldırımdan korunmak için bulunulabilecek (binalardan sonra) en güvenli yerlerden biridir.

DENİZDE BOĞULMALAR ,DENİZDEKİ GİZLİ TEHLİKE: ÇEKEN AKINTI





DENİZDE BOĞULMALAR ,DENİZDEKİ GİZLİ TEHLİKE: ÇEKEN AKINTI
Rip ya da çeken akıntı adı verilen su hareketleri, her yıl yüzlerce insanın boğularak hayatını kaybetmesine neden oluyor. Türkiye’de özellikle Karadeniz sahillerinde görülen sinsi tehlike ‘çeken akıntı’ nedir? Çeken akıntıdan kurtulmak için neler yapılmalı?

Denizden gelen sinsi tehlike ‘çeken akıntı’, her yıl yüzlerce kişinin boğulma tehlikesi atlatmasına ya da hayatını kaybetmesine neden oluyor. Profesyonel yüzücülerin bile karşı koyamayacağı güçte olan rip akıntısı, Türkiye’de özellikle Karadeniz sahillerinde yüzücüleri tehdit ediyor. Peki, çeken akıntı nedir? Akıntıya kapılan kişiler, nasıl kurtulabilir?

ÇEKEN AKINTI NEDİR?
Çeken akıntılar, deniz dip yapısının topuk-dalyan-topuk (kum tepeciği-yarık-kum tepeciği) şeklinde olduğu bölgelerde görülen ve sığ sudan derin suya hareket eden oldukça kuvvetli akıntılardır. Rüzgarlı havalarda topuklarda (kum tepesi) kırılan dalgaların dalyan (çukurluk) bölgelerinden geriye doğru hareketi sonucu oluşan bu akıntılar, dünya şampiyonu bir yüzücünün dahi karşı koyamayacağı kadar güçlüdür.

ÇEKEN AKINTI NERELERDE VE NE ZAMAN GÖRÜLÜR?
Çeken akıntılar tüm Karadeniz sahillerinde görülebilen kuvvetli akıntılardır. Rüzgârlı, fırtınalı ve dalgalı havalarda görülür. Dalga yüksekliği arttıkça çeken akıntının gücü de artar.

ÇEKEN AKINTI NEDEN TEHLİKELİDİR?
Halk arasındaki yaygın söylentilerin aksine, bu akıntılar insanları dibe çekmezler; akıntıya kapılanları kıyıdan uzaklaştırıp açığa doğru taşırlar. Boğulma olayları, nispeten güvenli sığ sulardan açığa doğru çekildiğini fark eden insanların, korku ve panikle çırpınarak kıyıya dönmeye çabalamaları ve sonuçta yorgun düşerek kendilerini su üzerinde tutamamaları sonucunda gerçekleşmektedir.

ÇEKEN AKINTIYI NASIL TESPİT EDERİZ?
-Denizin belli bir bölgesinde su rengi, diğer bölgelerden bariz biçimde farklıysa;
-Sanki bir kanal boyunca devam eden birbirine karışmış ve düzensiz ilerleyen su görüntüsü varsa;
-Düzenli bir biçimde denize doğru ilerleyen köpükler bulunuyorsa;
-Kıyıya doğru gelen dalgalarda bozulma ve düzensizlik görülüyorsa; o bölgede çeken akıntı görülme riski yüksektir.

ÇEKEN AKINTIYA KAPILMAMAK İÇİN NELER YAPMALIYIZ?
-Dalgalı havalarda denize girmemeyi tercih edin.
-Denize girmek için cankurtaran ve sağlık ekibi bulunan sahil ve plajları tercih edin.
-Çocuklarınız denizdeyken bir an bile gözlerinizi onlardan ayırmayın.
-Kendiniz ve çocuklarınız için, denizde su yüzeyinde kalmanızı sağlayacak can yeleği, can simidi gibi can kurtarma malzemeleri bulundurun.
-Tek başınıza denize girmeyin. Yanında kurtarma malzemeleri bulunan ve iyi yüzme bilen birisini gözcü olarak sahilde bırakın.
-Denize mutlaka deniz kıyafetiyle girin.

ÇEKEN AKINTIYA KAPILIRSAK NELER YAPMALIYIZ?
-Çeken akıntıya kapılmanız halinde öncelikle sakin olun.
-Akıntı sizi dibe çekmez, sahilden açığa doğru sürükler.
-Sahile doğru yüzmeye çalışarak kendinizi yormayın, akıntıyı yenemezsiniz.
-Akıntının sizi götürmesine bir süre izin verin.
-Akıntı zayıfladığında sahile değil, yanlara doğru yüzerek akıntıdan kurtulun.
-Her zaman su üzerinde kalmaya çalışın ve elinizi kaldırarak yardım isteyin.

ÇEKEN AKINTIYA KAPILAN BİRİNİ GÖRDÜĞÜMÜZDE NASIL YARDIM ETMELİYİZ?
Deniz içerisinde elini kaldıran birini gördüğünüzde bu kişinin yardıma ihtiyacı olduğunu bilin.
Kişiyi sakin olması konusunda uyararak derhal cankurtaran çağırın. Can kurtaran yoksa, can simidi, halat vb. deniz malzemeleri atarak yardım edebilirsiniz.

25 Mayıs 2017 Perşembe

OSMANLININ ALEVİ BEKTAŞİ DÜŞMANLIĞI


OSMANLININ ALEVİ BEKTAŞİ DÜŞMANLIĞI
Cumhuriyet tarihinin en tartışmalı konularından biri tekke ve zaviyelerin kapatılmasıdır. Osmanlı’nın kuruluşunda önemli rol oynayan, imparatorluğun altın çağlarında önemli  ilim adamlarını yetiştiren tekkeler, imparatorluğun yıkılma döneminde ise devleti içten çürüten bir mikrop haline gelmiştir. 16. yüzyılın sonlarından itibaren tamamen nakilci bir din anlayışını benimseyen tekke ve zaviyeler, gerçek hayattan koparak imparatorluğun ,sosyal hayatındaki aktif görevlerini eskisi gibi yerine getirememişlerdir. Bu yüzden tekkeler, imparatorluğun gerileme ve yıkılış dönemlerinde tamamen ahireti düşünen, dünyadan kopuk, her yeniliğe karşı yobaz kurumlara dönüşmüştür
Bektaşilik, temellerini Hacı Bektaşi Veli’nin attığı islamın tasavvuf ekollerinden biridir. Hacı Bektaşi’nin hayatıyla ilgili yazılan ilk eser ölümünün üzerinden 200 yıl sonra yazılan Vilayetnamelerdir. Bu nedenle Hacı Bektaşi Veli’nin kim olduğu, nerede, ne zaman dünyaya geldiği hakkında kesin bilgiler yoktur fakat rivayetlere göre 1210 yılında Nişabur’da doğmuş, 1270 yılında Sulucakarahöyük’te vefat etmiştir.
Osmanlı tarihinin temel kaynaklarından biri kabul edilen Aşıkpaşazade, Hacı Bektaşi Veli’nin Anadolu’ya gelişini ve hayatını şöyle anlatmaktadır :
“Hacı Bektaş Horasan’dan kalktı. Bir kardeşi vardı, Menteş derlerdi. Birlikte kalktılar. Anadolu’ya gelmeye heves ettiler. Evvela doğru Sivas’a geldiler. O zamanda Baba İlyas gelmiş, Anadolu’da oturur olmuştu. Meğer onu görmek isteğiyle gelmişler…. Bu Hacı Bektaş, kardeşiyle Sivas’a, Sivas’tan Baba İlyas’a geldiler. Oradan Kırşehir’e, Kırşehir’den Kayseri’ye geldiler. Menteş yine memleketine yöneldi.Hacı Bektaş kardeşini Kayseri’den gönderdi. Vardı, Sivas’a çıktı.Oraya varınca eceli yetişti. Onu şehid ettiler.”(Aşıkpaşazade,  Aşıkpaşaoğlu Tarihi.İstanbul 1992 M.E.B. Yayınları s.164)

OSMANLININ KURULUŞUNDA BEKTAŞİLİK
Bektaşilik ile Osmanlı arasındaki ilişki imparatorluğun kuruluş dönemine kadar dayanır. Osmanlı kurulduğunda sanıldığı gibi bir şeriat devleti değildi. Bu nedenle devletin kuruluşunda Anadolu’daki dini tarikatler ile Osmanlı beyleri arasında uyumlu bir ilişki olmuştur ve ilk Osmanlı sultanları, Rum abdalları da denilen Bektaşi dervişleriyle iyi geçinmişlerdir ve zaman içinde Bektaşilik, Osmanlı’da önemli bir mevki kazanmıştır. Özellikle 14. yüzyılın ikinci yarısından sonra ve 15. yüzyılda Rumeli fetihlerinde bu bölgelerin islamlaştırılmasında kolonizatör Türk dervişleri de denilen  Bektaşi dervişlerinin önemli rolü olmuştur ve yaptıkları hizmetler karşılığında kendilerine tekke ve zaviyeler açılıp köyler bağışlanmıştır. Bu dönem tarihçiler tarafından ”Osmanlı’nın sünnileşmediği dönem” olarak adlandırılmaktadır.

BEKTAŞİLİK VE YENİÇERİ OCAĞI İLİŞKİSİ
Bektaşi tarikatının itibar kazanmasının diğer nedeni ise Yeniçeri ocağı ile Bektaşilik arasındaki ilişkidir. 1362 yılında 1. Murat’ın kurduğu Yeniçeri ocağı, 15, yüzyıldan , ocağın lağv edilmesine kadar bektaşi tarikatına bağlı kalmıştır. Bunun en önemli nedenlerinden biri yeniçeri ocağının Hristiyan devşirmelerden oluştuğu için sünniliğe göre daha yumuşak olan bektaşiliği kendilerine daha yakın hissetmeleridir. Yeniçeri ocağında bir çok Bektaşi özelliğine rastlamak mümkündür. Örneğin Ocağa, ‘Ocağ-ı Bektaşiyan’; Yeniçerilere, ‘taife-i Bektaşiye’, ‘Gürüh-u Bektaşiye’, ‘Zümre-i Bektaşiyan’; Ocak ağalarına ‘rical-i dudman-ı Bektaşiye’; Ocaktaki Çorbacılara ‘Sanadid-i Bektaşiyan’, ‘Ağayan- ı Bektaşiyan’ denilmektedir.

1657 YILINDAN ÖNCE BİR YENİÇERİ
Yeniçerilerin savaşa giderken, savaş sırasında ve sonrasında çektikleri gülbank, Bektaşiliğin ocak üzerindeki etkisini net bir şekilde göstermektedir. Çünkü yeniçerilerin çektiği gülbank ile Bektaşilerin gülbankı aynıdır. Yeniçerilerin savaş sırasında çektiği gülbank şöyledir :
“Allah Allah Eyvallah / Baş uryan, sine puryan, kılıç al kan / Bu meydanda nice başlar kesilir hiç olmaz soran / Eyvallah… Eyvallah / Kahrımız kılıcımız düşmana ziyan / Kulluğumuz padişaha ayan /
Üçler, yediler, kırklar / Gülbankı Muhammed, Nuri Nebi, Keremi Ali / Pirimiz Hünkarımız Hacı Bektaş Veli / Demine devranına hu diyelim /Hu (Burhan Kocadağ – Alevi Bektaşi Tarihi Can Yayınları 1996 s.78)

OSMANLI’NIN BEKTAŞİ TARİKATLARINI NASIL KAPATTIĞINI, BEKTAŞİLERE NASIL ZULÜMLER YAŞATTIĞINI BİLMEK LAZIM.
Hep Cumhuriyet tarihiyle yüzleşecek değiliz ya biraz da Osmanlı tarihiyle yüzleşelim ne dersiniz? İşte tüm ayrıntılarıyla Osmanlı’nın Bektaşi tekkelerini kapatması ve Bektaşilere yaşattığı zulüm…

BEKTAŞİ TEKKELERİNİN KAPATILMASI
Yeniçeri Ocağı ile Bektaşi tarikatı arasındaki ilişki, bektaşi tekkelerinin kapatılmasında önemli etkenlerden biri olmuştur. Yeniçeri ocağının kanlı bir şekilde kaldırılmasından sonra Bektaşi tekkeleri de yeniçerilerle aynı kabul ederek zararlı görülmüş, islam dışı, sapık, zındık bir tarikat olarak nitelendirilmiştir.

BEKTAŞİLİĞE YÖNELTİLEN SUÇLAMALARDAN BAZILARI ŞUNLARDIR:  namaz kılmamak, oruç tutmamak, içki içmek, Hz. Ali’yi tek halife bilerek, Hz. Osman ve Hz. Ömer’e hakaret etmek, halkı doğru yoldan saptırmak…

DÖNEMİN ÜNLÜ DEVLET ADAMLARINDAN AHMET CEVDET PAŞA BEKTAŞİLİĞİ ŞÖYLE TANIMLAMAKTADIR :
Bektaşiler, Peygamberlik iddiasından sonra karışıklığa yatkın olan halkın kalbini çelip kötülüklere sürüklediler. Özellikle cahil insanlara ve yeniçerilere sokulup işledikleri kötülüklerle onları da baştan çıkarıp isyan edecek duruma soktular. Osmanlı topraklarının her yerinde öncesi ve sonraki kanun yolu ile idam edilmeleri, devleti sevenlerin amacı idi.”(Ahmet Cevdet Paşa Tarih-i Cevdet. Cilt 12 İstanbul Üçdal Neşriyat 1966 s.236)
Görüldüğü gibi bir zamanlar padişahların bile saygı duyup benimsediği Bektaşilik 19. yüzyıla gelindiğinde Cevdet Paşa’ya göre yok edilmesi, vatanseverliğin bir göreviydi.

PEKİ AMA NE OLDU DA BİR ZAMANLAR ÇOK SAYGIN KABUL EDİLEN BEKTAŞİLİK, ŞEYTANLAŞTIRILDI?
Bunun tek nedeni, Bektaşiliğin islamdan uzaklaşması mıydı? Cevap : Tabii ki hayır. İslamdan uzaklaşma suçlaması sadece bahaneydi. Gerçek neden tamamen siyasiydi. Bektaşilerin, Yeniçeri ocağı üzerindeki etkisi Bektaşi tekkelerin kapatılmasındaki en önemli etkendir. Çünkü, Bektaşi tekkelerinin Yeniçerileri kışkırttığı düşünülüyordu. Son Yeniçeri isyanında da Bektaşilerin destek olması, Bektaşi tekkelerinin kapatılmasında önemli etken olmuştur. Kısacası, devlet için Bektaşi tekkeleri fitne yuvasından başka bir şey değildir
8 Temmuz 1826 tarihinde Saray-ı Hümayun camisinde Bektaşi tekkelerinin durumunu görüşmek için toplantı düzenlenir. 2. Mahmut’un da izlediği toplantıya Nakşibendi, Mevlevi,Halveti,Celveti, Sadiyye gibi birçok tarikatın temsilcisi, sadrazam ve eski, yeni şeyh-ül islamlar katılmıştır. Toplantının ilginç olan yönü, toplantıya katılanların tamamının Sünni inanca mensup olmasıdır. Yani Bektaşilik hakkında karar veren kurul, Bektaşiliği zındık olarak gören sünni bir kuruldur. Böyle bir kurulun Bektaşilik hakkında ne karar vereceğini tahmin etmek zor değildir.  Toplantıda Sadrazam, tarikat temsilcilerine görüşlerini sormuş, tarikat temsilcileri Bektaşilikle alakaları olmadığı için bilgileri olmadığını söyledikten sonra Bektaşilik hakkında duydukları islam dışı faaliyetleri anlatmışlardır. Ardından şeyh-ül islam söz alarak Bektaşiliğin islam dışı olduğu hakkında bir konuşma yapmış ve toplantı sonunda Bektaşi tekkelerinin kapatılması kararı alınmıştır.

KARAR KISACA ŞÖYLEDİR :  Üsküdar ve Eyüp başta olmak üzerine 60 yıldan daha eski olan Bektaşi tekkeleri diğer tarikatlara verilecek, son 60 yılda yapılan tekkeler ise yıkılacaktır Bektaşi Baba ve müridleri ise dinsel açıdan ‘düzelmesi’ için Hadim, Birgi ve Kayseri gibi ulemanın yoğun olduğu yerlere sürgün edilecektir   Yüzyıllar boyunca devlete hizmet eden Bektaşilere reva görülen hak işte budur.  Kapatma kararından sonra hemen harekete geçilerek İstanbul tekkelerindeki Bektaşi babaları ve müritleri tutuklanarak Darphane’ye hapsedildiler.Kıncı Baba, İstanbulağasızade Ahmed Baba ve Salih Baba adındaki Bektaşi babaları idam edildi.

İMAN SINAVI VE SÜRGÜN
 Diğer Bektaşi babaları ise Şeyh-ül islam tarafından ”iman sınavına”tabi tutuldu. Yapılan sınav sonucunda Bektaşi babaların islamı hiç bilmediğine ve zındık olduklarına karar verildi ve her biri farklı yerlere sürgün edildi. Sürgün edilen Bektaşi babalarından bazıları ve sürgün edildikleri yerler şöyledir :
Rumelihisarı’nda Şehitlik tekkesinden Mahmud Baba ile yedi nefer müridi Kayseri’ye,
Paşalimanı tekkesindeki Ahmed Baba ve Kazlıçeşme tekkesindeki Hüseyin Baba ikişer nefer müridl eriyle Hadim’e
Karaağaç tekkesinden o tarihte aynı zamanda ‘Hacı Bektaş Vekili’ olan İbrahim Baba ile sekiz nefer müridi, Sütlüce tekkesinden Mustafa Baba ve Eyüp’te Karyağdı Tekkesinden Mustafa Baba üç nefer Bektaşi ile Birgi’ye,
Karaağaç Tekkesinde misafir olan Yusuf Baba Amasya’ya, ve diğer misafirlerden biri olan Ayıntablı Mustafa Baba Güzelhisar’a,
Kıncı Baba’nın kardeşi Mehmed Baba, Çamlıca Tekkesinden Mehmed Baba ve Merdivenköyü tekkesinden diğer Mehmed Baba dört nefer müridi ile Tire’ye (John Kingsley Birge – Bektaşilik Tarihi  (Çeviren: Reha Çamuroğlu). İstanbul:Ant Yayınlar 1991 s.89)
İstanbul’daki diğer Bektaşi babaları sürgün edilmemek için Sünni taklidi yapmışlardır.

İZZET MOLLA, BEKTAŞİLERE YAPILAN BASKIYI ŞÖYLE DİLE GETİRMİŞTİR:
“Ağalar eyledi cehiyme sefer / Çaldı Bektaşiler de göç borusun”(Ahmet Cevdet Paşa Tarih-i Cevdet. Cilt 12 İstanbul neşriyat 1966 s.238)  Devletin, Bektaşi düşmanlığı öyle bir hal almıştır ki sevilmeyen, ayağı kaydırılmak istenen kişiler bile Bektaşi olmadığı halde Bektaşi olmakla suçlanmışlardır. Örneğin Beşiktaş Cemiyeti İlmiyesinde hoca olan  Melekpaşazade Abdülkadir bey,eski vakanüvis Şanizade Mehmet Ataullah Efendi ve defterdar İsmail Ferah (Ferruh) Efendi Bektaşi olmadıkları halde Bektaşilikle suçlanarak Manisa, Menemen ve Bursa’ya sürgün edilmişlerdir. Bu örneklerin dışında Bektaşi olmadığı halde sadece devlete muhalif olduğu için Şabçı Yahudi adındaki bir sarraf, Bektaşilikle suçlanıp idam edilmiş, sonra da mallarına el konulmuştur.
Bektaşi düşmanlığı zaman içinde hastalık halini almıştır. Sadece isimlerinin sonunda ”baba” ifadesi geçtiği için  Halep’teki Bayram Baba Tekkesi kapatılmış, ancak daha sonra bu tekkenin Halvetiye tekkesi olduğu anlaşılınca tekrar açılmıştır.  İstanbul’daki Bektaşi tekkeleri, devletin baskısı altında her gün ezilirken 2. Mahmud Rumeli’deki Bektaşi tekkelerinin yıktırma kararı almıştır ve Hacı Ali bey ile Pirlepeli Ali ağayı görevlendirmiştir.Anadolu’daki tekkelerin yıkılması görevi ise Cebecibaşı Ali Ağa ve müderrislerden Çerkeşi Mehmed Efendi’ye 1 Ağustos 1826 tarihinde verilmiştir. (Bknz : İsmail Hakkı Uzunçarşılı Kapıkulu Ocakları Ankara TTK Yayınları 1988 s.572)
2. Mahmud bir yandan Bektaşi tekkelerini yıktırma kararı alırken diğer yandan Bektaşi tekkelerini Nakşibendiliğe dönüştürmeye çalışmıştır.
Örneğin 1827 yılında Hacı Bektaşi Veli vakfını Nakşibendi tarikatı esaslarına göre yönetmesi şartıyla Bektaşi babası Hamdullah Efendi’nin yerine kardeşi Veliyüddin efendiyi verdiği şu beratla görevlendirmiştir :
“… kötünün ortadan kaldırılmasıyla Nakşibendi Tarikatı usulü yerine getirilmek koşuluyla adı geçen kardeş Seyyid Veliyüddin’e ………………..  görev belgesi gereğince bu beratı verdim” (Baki Öz- Alevilik’le İlgili Osmanlı Belgeleri. İstanbul: CanYayınları 1997 s.93)

2. MAHMUDUN BEKTAŞI DÜŞMANLIĞI VE SADRAZAMA VERDİĞİ EMİRDEKİ USLÜP
2. Mahmud Bektaşiliğin kökünü kazımaya kararlıdır ve Bektaşi tekkelerinin kapatılmasında gevşek davranıldığını düşünmektedir. Sadrazama verdiği emirdeki üslubunun sertliği Bektaşilere ne kadar düşman olduğunu açıkça göstermektedir:
“… Şöyle böyle denilerek bunların yerine getirilmesi pek gecikti.. Denetçileri görevden uzaklaştırasın. Birçok yasaların uygulanmasına izin vermeme karşın, yine yüzüstü bırakılıyor. Her ne kadar işler çoksa da, birine bir düzen verilmeden başkalarına başlanıyor, işler arapsaçına döndüğünden bir kat daha zorlaşıyor. Zecriye maddesi nasıl oldu?… her biri hizmet beğendireyim diyerek işleri birbirine dolaştırıyorlar. Şimdiye kadar bir şey söylenmediğinden aşırıya gitmeye başladılar. Sonunda kızacağımı düşünmüyorlar mı?… Sonra şöyle oldu, böyle oldu sözlerini dinlemem.” (Baki Öz- Alevilik’le İlgili Osmanlı Belgeleri. İstanbul: Can Yayınlar 1997 s.94)
Sadrazam Selim Paşa, Şeyh-ül islam yüzünden görevin ağır yürütüldüğünü söyleyerek şeyh-ül islamın da görevlendirilmesini ister. Bunun üzerine padişah şu fermanla Şeyh-ül islamı da görevlendirir :
”Benim vezirim… Bektaşilerin, tarikat şeyhleri, Kuran hocaları ve şeriat memurları, mahalle imamları gibi yansız kişilerden oluşan inceleme-araştırma kurulları yoluyla durum incelenerek baskı ve korumanın dışında tutularak, haklarında şeri yasalar neyi gerektiriyorsa onu uygulayarak, yoksul-zengin ayrımı yapılmaksızın hangi sınıftan olursa olsun eşit tutularak, şu BEKTAŞİ FESADI maddesinin ehli sünnet arasından tümüyle temizlemek için şeyhülislamlığın bu işi üstlenmesi buyruğumuzdur. Bu Bektaşilik fesadının Muhammed ümmedi arasından kaldırılmasına birlikte çaba ve özen gösteriniz.”(Baki Öz- Alevilik’le İlgili Osmanlı Belgeleri. İstanbul: Can Yayınları 1997 s.91)
Padişahın bu sert fermanından sonra Anadolu ve Rumelideki bir çok Bektaşi tekkesi kapatılmış, Bektaşi Babaları sürgün ya da idam edilmiş ve Bektaşi tekkelerinin mallarına el konulmuştur.

 SADECE 1826 YILINDA KAPATILAN BEKTAŞİ TEKKELERİNİN İSİMLERİ ŞUNLARDIR :
Anadolu da kapatılan Bektaşi Tekkeleri :  Haydar Baba Tekkesi, Yatağan Baba Tekkesi, Hazma Baba Dergahı, Ayn-i Ali BabaTekkesi, Niyazi Baba Tekkesi, Cafer Baba Tekkesi, İnci Baba Tekkesi;
İstanbul’da kapatılan Bektaşi Tekkeleri : Şahkulu Sultan Dergahı, Karaağaç Tekkesi, Karyağdı Tekkesi, Perişan Baba Tekkesi, Şehitlik Tekkesi, Akbaba Tekkesi, İvaz Fakih Baba Tekkesi, Bademli Tekkesi, Yarımca Baba Tekkesi, Ağlamış Baba Tekkesi,
 Rumeli’de kapatılan Bektaşi Tekkeleri : Pınarhisar Tekkesi, Demir Baba Tekkesi, Seyyid Ali (Kızıl Deli) Sultan Dergahı, Kesriye Tekkesi, Vodorina Tekkesi, Velikiot Tekkesi, Kuç Tekkesi, Hıdır Baba Tekkesi; Mısır: Kaygusuz Abdal tekkesi, Kasr-ı Ayn Tekkesi (Frederick William Hasluck – Anadolu ve Balkanlarda Bektaşilik İstanbul 1995 Ant Yayınları)

BEKTAŞİLERİN GİZLENMESİ VE TAKİYYE
2. Mahmud’un indirdiği bu darbeden sonra Bektaşiler, gizlenme yolunu tercih etmişlerdir.
Ahmet Cevdet Paşa’nın anlattığına göre idam edilenler ve sürgüne yollananlar dışında kalanlar sünni inanca bağlılıklarını bildirmişler fakat tutum ve davranışları bakımından yalan söylemektedir. Paşa’ya göre ortada Bektaşi kıyafetiyle dolaşan kimse kalmamıştır. Çünkü Bektaşiler, mücadelelerini sürdürebilmek için takiye yolunu seçmişler, sünni gibi görünmüşlerdir.
Devletin yoğun baskısından kurtularak özgürce inancını yaşamak isteyen Bektaşiler ise devletin merkezinden uzak olan Arnavutluk’u merkez olarak seçmişlerdir. Arnavutluk dışında Bosna, Yunanistan, Yanya ve Girit, Bektaşilerin inançlarını yaşamak için seçtikleri diğer yerlerdir.







HACIBEKTAŞ POSTNİŞİNİ HAMDULLAH ÇELEBİNİN SAVUNMASI


HACIBEKTAŞ POSTNİŞİNİ  HAMDULLAH ÇELEBİNİN SAVUNMASI
Gülağ Öz birçok kitap yazan değerli bir araştırmacı yazardır. “Yeniçeriler ve Bektaşilik” adlı eserine Hacıbektaş Dergahı Şeyhi Hamdullah Çelebi’nin Savunmasını almış. Bundan iki asra yakın bir süre önce resmi Sünniliği temsil eden kadı ve müftü gibi kimselerin din anlayışı ile onun karşısında bulunan Bektaşilik anlayışını öğrenmek ve günümüzde olan bitenleri de anlamak bakımından bu savunma çok önemli…
2. Mahmud, Yeniçerileri topa tutup yok ettikten sonra 17 Haziran 1826 tarihinde bir ferman ile Yeniçeri Ocağını resmen kapattı. Bu fermanında söyledikleri sonradan olacakların da işaretini veriyordu: “İş bu Yeniçeri taifesi şeriata aykırı ve küfre götürecek haramları helal saymaya, oruç ve namazı terk ve Hülefai Raşidin hazretlerine sövüp küfretme gibi hakaretlere cesaret ederek birtakım saf iman sahiplerinin bilgisizliklerinden yararlanmak suretiyle doğru yoldan saptırarak delalet yoluna sevk etmişlerdir”
Hacıbektaş Dergahı Piri Çelebi Feyzullah efendi İstanbul’a getirildi, yargılandı ve asıldı. Son Hacıbektaş Şeyhi Hamdullah efendi, Kırşehir’de kurulan şeriat mahkemesinde yargılandı, asılmaya mahkum edildi ama Padişah’ın son anda yetişen fermanıyla cezası Amasya’da sürgüne dönüştürüldü.
Şimdi şeriat mahkemesinin tutanaklarından Hamdullah Çelebi’nin savunmasına geçebiliriz. Mahkemede baş kadı :Hacı Müfit efendidir.
Üyeler katip :İsmail efendi, Müftü Hacı İlmullah Halim efendi, Konya kadısı Abdulkayım efendi ve Miralay Abdullah Hüseyin efendidir. Miralay’ın Hamdullah Çelebi’nin konuşturulması konusunda uyarıları dikkat çekicidir. Mahkeme Başkanı ise her sorusuna “kanı helal şeyh” diye başlayarak daha baştan idam hükmünü vermektedir.
Tutanak:
-Kadı: Kanı helal şeyh. Senin ve mensubuyun kanı helaldir. Sapkın bidat mezhebin mensubu olduğuna Mahkemeyi Şeriayı Muhammediyenin önünde pişmanlığını tevbe ederek dile getirdikten sonra sorularıma cevap verirsin. Şu anda birkaç saat birkaç dakikalık zamanın var. Tevbe et pişmanlığını dile getir. İslam dininde bu Aleviliği Bektaşiliği nerden çıkardınız. Ehli Sünnet vel Cemaat yolundan ayrıldığınıza tevbe et bakıyım. İfadeni ona göre değerlendireceğim.
-Cevap: Efendim Kadı hazretleri. Senin Ehli Sünnet vel Cemaat dediğin mezhep sapkın ve bidattır. Can hayfı olmadan doğruyu söylediğimin tutanaklara geçmesini istiyorum. Mahkemenizin ve şu andaki devletinizin İslâm diniyle yakından uzaktan ilginiz alakanız yoktur. İslam Peygamberi’nin öldüğü gün Beyt-i Ali'de yas ve matem vardır. Hz. Fatıma'ya ve ailesine taziye baş sağlığı istemeye gelenler olmuştur. Bevt-i Ali basılmıştır, İslâm dini ayakaltına alınarak hiçe sayılmıştır. Beyt-i Ali, Ali evi demektir. Bu evde Hz. Peygamberin torunları, kuzenleri vardır. Selman, Ebuzer, Miktat, Ammar, Yaser vardır. Üç halife tarafından Beyt-i Ali adamlarının nasıl itilip kakıldıkları tarih kitaplarında yazılıdır. Malik Nümeyri ve tarafları katledilmiş; karıları, kızları, köle gibi Medine'de satılmıştır. Ebuzer'e işkence yapan Halife Osman, “yazık, ihtiyardır bağışla" diyenlere, "Beyt-i Ali adamlarına acınmaz” demiştir. Emeviler zamanında Hz. Ali'ye Hasaneyn'e, Malik Ejdar'a, Ammar Yaser'e lanet etmek din icabı sayılıp camil başsağlığı taziye için toplanan kişilere Beyt-i Ali adı verilmiştir. Beyt-i Ali Alevi demek olur. Abbasiler zamanında da, Bevti Ali taraftarı, adamları, hem Ali evlatları katledilmiştir. On iki İmamları beşini Emeviler, yedisini Abbasiler şehit etmişlerdir. Zorla dine el konularak Sünnilik icat edilmiştir. Zamanımıza kadar, Aleviler katledilmiştir. Benim sizden can için bidat mezhebinize İslâm diyeceğimi mi sanıyorsunuz?-
-Kadı: Kes, konuşma, kanı helal, ehl-i küfür kişi.
-Müşavir Miri Emir Kaymakam Abdullah Hüseyin Efendi: Kadı di, Mahkeme-yi Şeria-yı Muhammediye'ye çıkarmadan da tutanakla idam edebilirdin. Mademki huzura alarak konuşturuyorsun idamına kadar konuşmasına müsaade etmenizi ben de istiyorum dedi.
-Kadı: Kanı helal şeyh, devam et.
-Cevap: Efendim Kadı Hazretleri ve Şeria-yı Mahkeme güzida erkanı, Abbasi Halifesi Cafer Mansur Halife olmadan. İmam Cafer'e değer vererek Onun İslâmi derslerini severek dinlerdi. Halife olunca can düşmanı oldu. Dini Ali-evlatı'ndan kurtarmak için mezheb sahiplerini huzuruna çağırdı. Böyle bir Sünni Mezheb kuramayız deyince sarayın altında döve döve öldürdüler. Ölülerin ardından onların nam-ı hesabına Sünnilik mezhebi kurdular. Siz bu bidat mezhebi din mi zannediyorsunuz?
Öğleden sonra- Soru: Kanı helal sapık Şeyh Efendi anladık anlamasına, amma öyle kebir-i mühime bir mevkiin reisi iken niçin senin adamların Şeriat-ı Muhammediye’ye aykırı ve inkarcı küfür ve kafirlik durumlarına mani olmadın? Ayrıca beldeyi fesada verdin. İslam yolundan çıktın. Müslüman askeri Sekban-ı Cedid’i hazmedemedin Din-i İslam olan bizim adamlarımızın getirdiği şeriat yolunun müdavimlerinin izlerini takdirle karşılıyor musun? Onu anlat. Şeyh Efendi, sen şu mezhebini anlat. Kanı helal şeyh.
-Cevap: Efendim Kadı hazretleri, Elhamdülillah Müslüman’ım, Ehl-i İslam, Cemaat-ı Ali Resul mezhebimdir.
-Soru: Sus be dinsiz! Sen ehl-i Sünnet vel cemaat İmam Azam Ebu Hanife Küfi Numan İbni Sabit mezhebini kabul etmiyor musun? Bu Hanife mezhebinin dışında olanların dini bidat, kendileri kafir, kanları helaldir. Katli vaciptir. Sen kanı helal dinsizsin, sorularıma cevabını açık söyle.
-Cevap: Efendim Kadı Hazretleri, Ehli Sünnet mezhebi yalnız Hanifi mezhebi demek değildir. Maliki mezhebi vardır, Hanbeli mezhebi vardır, Şafii mezhebi vardır. Onların kanı helal olmuyor, katledilmeleri sevap olmuyor da Hazret-i Ekrem, nebi-i Muhterem Muhammed Mustafa Peygamber Ali Resul mezhebi mensubu olanların kanı helal, katledilmeleri neden gerekli oluyor. Ben ve mensuplarımız beldeyi fesada vermedik, Muhammedi-sekban-ı cedid-i hazmedemedin dediğine gelince,
-Cevap: Efendim Kadı Hazretleri, adamlarım dediğiniz Oğuz Türkmenlerimizdir, çoklukla köylerde yaşamaktadırlar. Konar-göçer olanları da vardır. Onların Şeriat-ı Muhammediye’yi inkarları ve ona aykırı halleri yoktur. Sen zan ve şüphe ile söylüyorsun mahkemeye Kadı Efendi. Bu zan senin için de küfür ve günahtır.
-İkaz: Mahkememize hürmet ve kıyam ederek cevap ver. Manasız mantıksız bidat inancını mahkeme önünde anlatmaya utan bi haya şeyh utan. Bir de durup dururken Ali Resul mezhebi Vikirma öyle demekle dinsiz olduğunu söylüyorsun.
-Soru: Neden Bektaşilerin, Yeniçerilerin devletli İslam Halifemize kazan kaldırışına mani olmadınız? Sen neden bunları duyduğun halde Bektaşileri iyiliğe telkin teselli etmedin? Bir de üstüne üstlük kasabaya fesadı soktun, küfre girdin? Sen küfür ehli oldun. Bunları nasıl inkar edeceksin? Anlat bakıyım.
-Cevap: Kadı Efendi Hazretleri, sen şunu bilesin, bana inanasın, ben din adamıyım. Hiçbir lahza bile kötülüğe, küfre, fesada pişi olmam. Kebir-i İslam, Pir-i Horasan Vakfı Mürşidiyim. Bana kulu yüklemeniz, beldeye fesat soktu demenizi ben kabul etmem; Allah ve Peygamber de kabul etmez. Bugün dünya var, Yarkın ahiret var, bunu bilesin.
-Soru: Padişahımız, Devlet-i İslam Halife-yi Müslüman-Hazretlerine kötü zamanda bulunan bir kişi küfr-ü delalettedir, küffardır. Katledilmesi dinimizin kutsal emridir.
-Cevap: Efendim Kadı Hazretleri, padişahlarımıza tarih boyunca bağlılığımızı bildirmişiz. Kan dökmeyen, zalim, gaddar olmayan Halifelerimizin eteğini öpmüşüz. Onların Kadılarına, Mahkeme-yi Şeriatlarına hürmetimizi bildirmişiz. Suçsuz yere ahalisini katleden kanını döken kim olursa olsun, redd-i mahbub ve matluptan yanadır.
-Soru: Şeyh Efendi ne demek istiyorsun? Ağzından baklaları çıkar. Ehli Sünnetiz Elhamdülillah.
-Cevap: Efendim Kadı Hazretleri, sizler Sünni ve surette Müslümansınız. Bizler ise sirette, içten, soydan, sulbten, özden muameleten Müslüman’ız. Ehl-i Beyt bendelerine yapılan kanlı katliamlarla, zulüm ve kötülüklerle İslam ve Müslüman olmaya hak ahlakına hiçbir devirde ve surette Müslümanlığa yakışmamızın, Bu Ali Resul’e, Ehl-i Beyt’e işlenen cinayetten sonra kendileri kendilerine Müslümanlık adının yakışmadığını görerek bizzat kendileri Sünni adını koymuşlardır.
İslam ve Müslüman demek odur ki, Ali Resulün mübarek ruhunu eziyet olacağından bu kadar tarafıynan kanını dökemez.
-Soru: Şeyh Efendi, senin dediğin Ümmeyeoğulları hükümetini geçelim. Dört hak mezhep üzere Abbasoğulları gibi ve dört hak mezhep üzere Selçuklular gibi ve Halife-i Raşiddin nasıl şeriyayı Muhammediye’yi adaletle İslam’a yakışır bir adaletle götürmüşlerse, bu devlet-i İslam, Halife-yi Müslüman içinde bulunduğumuz dini şeriayı da dinin emirleri üzere götürmekteyiz. Şüphe eden kafirdir, itirazın var mı? Cevap ver.
-Cevap: Kadı Efendi Hazretleri, birincisi dört hak mezhep de hak olmaz. Hak birdir, iki de denmez, dört de denilmez. Semavi. Dinlere mezhep diyeceksiniz Hz. Musa’nın Tevrat’ında ahkamı vardır. Hz. Davud’un Zebur’un da ise ahkam vardır. Kur’an-ı Keriminde İslam ahkamı vardır. Dört semavi kitapta üç mezhep vardır. Allah’ın vahyettiği ecdadım Hz. Muhammed’in bizlere tebliğ ettiği İslam’ın bir tek mezhebi vardır. O da İslam ve Müslüman ahkamıdır. Hz. Peygamber’in Ali’nin evladına işlenen cinayetlerle kanını döken katilleri asla Müslüman kabul edemeyiz. Suçsuz yere kan dökenler İslam olamazlar.
Senin dört mezhep dediğin ne Peygamber’in yüzünü görmüştür, ne meclisinde bulunmuştur, ne soyu sopu sulbünden gelmişlerdir. Dinimizde bir mezhep vardır, o da İslam’dır. Mensubu olduğum Güruh-u Naci toplumu olan bizler İslam umdelerini yerine kusursuz olarak getiriyoruz.
Hz. Peygamber’in Ali’nin evladının, Ehl-i Beyti’nin kanını döküp katil olan kişiler kendilerine İslam adını, Müslüman adını bile yakıştıramamışlar da biz Sünni’yiz demişlerdir. Efendim bu da gerçektir. Suçsuz yere ahalinin kanını dökmek İslamiyet’le ilişkisini kesmek demektir. Benim savunmam budur. Kabul etmek etmemek siz efendime aittir.
-Kadı: kes, kes Şeyh Efendi, bu kadar mantıksız, kaynaksız kitaba mezhebe uymayan kelimeleri söyledin ki, kendi dilin ile idam ipini boynuna takmak mı istiyorsun?
-Cevap: Efendim Kadı Hazretleri, benim idamdan korkum yoktur. Doğru Müslümanlık yolundayım doğruyu söylüyorum.
-Kadı: Şeyh Efendi, dört halifenin izinden giden emeviler olsun, Abbasiler olsun, Selçuklu Sultanları olsun, Osmanlı sultanları olsun Sünnetten senetten ayrılmamışlardır. Bunlara dil uzatmak küllühüm kafirliktir. Bunların izinden gitmeyen zındıktır. Bunların doğru yolda olduklarını kabul edip dille beyan etmen gerekir.
-Cevap: Efendim Kadı Hazretleri, kan döken zalim kimler olsa asla Müslüman diyemem. İslam kanını hükümdar tahtı için bu saydığın devletlerin hükmettiği yerlerde, Gürüh-ü Naci olan biz Müslüman Oğuzların kanları o topraklarda hiç kurumamıştır. Kan döken zalim için bana Müslüman dedirtmek mi istiyorsun? Bizde hiç kimse bunlara Müslüman diyemez! Sünni diyebiliriz.
Kadı Efendi çok kızmıştır. Hızlı hızlı demir topuzunu önündeki tunç kafese vurarak “Kes be seni bi-edep Şeyh! Şu anda idamının kokusunu almıyor musun? Mahkemeyi Şeria-yı Muhammediyi önünde sepn-i lisanı(hakaret) söz küfürden dolayı ayrıca dayak cezası veririm. Bu konuşmaları daha mahkememiz önüne getirme ağzına da alma. Sonra aklına haa…
Çavuşlara, “Alın alt kata bu Şeyhi” der.
Ertesi Gün
-Kadı: Anlat Şeyh Efendi. İdamın kokusunu alıyorsun değil mi? Benzin de çok bozuk. Şeriatın kestiği yer acımaz
-Cevap: Efendim Kadı Hazretleri, güruh-u eşkıya olan çavuşlarına bana geceleri çok zalim, gaddar davranıyorlar.
-Kadı: İslam Halifesinin Müslüman Asakir-i Mansure-yi Muhammediyye askerlerine güruh-u eşkıyA diyemezsin. Yeniçeriler eşkıya grubu idiler. Cezalarını buldular.
-Şeyh: Kadı Efendi Hazretleri, sen Sünni güruhuna İslam dememizi mi istiyorsun? Bizlere hiddet şiddetle bunu kaim ettiremezsin. Asla Müslüman diyemem.
-Kadı: Şeyh Efendi, aklını başına toparla, düşün, Elhamdülillah Müslüman’ız; askerimizde Müslüman, Mahkeme-yi Şeria’mız de Müslüman, Devleti Halifemiz Padişahlığın ülkesi de sana kabul ettirmesini biliyorum.
-Cevap: Efendim Kadı Hazretleri Müslüman’dır. Mecbur kabul edeceksin. Kabul etmeye mecbursun. Ben asla acıma hissi olmayan zalim, gaddar, bu kadar merhametsiz kişileri kabul edemem. Hiçbir gerçek eren, eşkıya güruhuna İslam veya Müslüman dememiş.
İstanbul’da Belgrat Ormanlarında, İstinye (İtsince, Istranca Ormanlarında diri diri yakılan on binlerce Oğuz Türkmenlerimiz olan Müslümanları yakan şaki nasıl olur da Müslüman adını alır?
-Kadı: (Tokmağını tunç zile vurarak bağırır) Vay dinsiz vay! Sen buraya hesap sormaya gelmedin. İdam olmaya geldin. Gereksiz sözleri söyleme. Adabını takın! Sus!
-Konya Kadısı Aksaraylı Asdul Kayyum Efendi: (Kibar bir eda ile kadıya rica etti) Şeyh’e müsaade et konuşsun; konusunu bitirsin.
-Kadı: Şeyh Efendi, Şeyh Efendi, konuş konuş, dinlenilmene kara alındı. Devam et.
-Hamdullah Efendi: Kerbela’da Hz. Hüseyin şehitliğinde demiştir ki kan döken katil bu şaki güruhu asla İslam olamaz buyurmuştur. Ve bu şaki güruhuna mahşerde dedem şefaat etmeyecek demiştir.
Hz. Peygamber’in sevgili kız torunu Zeynep kanlı zalim olanlar için “Eşkıya güruhunu asla İslam, Müslüman adıyla anmayınız” diye bize vasiyeti vardır. Kan dökerek, hiddet, şiddet ile bizlere zor ile Müslümanlığınızı söylettiremezsiniz. O tarihten sonra gelen erenlerden, evliyalardan, imam ve şeyhten, meşayihten asla kimse Kerbela katillerine ve benzeri olayları meydana getirerek kan dökenlere asla İslam ve Müslüman denilmeyeceğine yeminle bildirmişlerdir.
-Kadı: Haddini aşıyorsun Şeyh Efendi. Kadirini kendin ayağımın altına atıyorsun. Sen, biz Ehl-i Sünnet vel cemaat ehline olmayan bulunmayan kusurunu söylemek için mahkemeyi şeriyaya dikilmedin. Devlet-i İslam Halife-yi Müslüman Efendimize asi gelmiş suçlu kafir yeniçerilerin taraflısı, suçlarının ortağı olarak dikiliyorsun. Senin Müslümanlığımızı kabul etmen etmemen sünnet ehli oluşumuzun şerefine leke olamaz. Bunu bilesin.
Ertesi günü
-Müftü Hacı İlmullah Halim Efendi Soruyor: Şeyh Efendi, mensuplarınız namaz kılmıyorlar. Bu zındık, dinsiz topluluğu neden Ehl-i Sünnet yoluna iltihak etmelerini emredip, namaza müdavim olmuyorlar? Siz bu yolu anlatınız.
-Cevap: Efendim Müftü Hazretleri, namaz kişinin kendine ait biri ibadettir. Topluluğu ilgilendirmez. Kişi isterse evinde kılar, Allah’tan sevabını alır. İsterse kılmaz, Allah da inkar etmeyen, kazaya koyana cezasını vermez. Bize de ceza vermek düşmez. Kişi ne kadar Allah’a yaklaşırsa yaklaşır, uzaklaşırsa uzaklaşır. Allah’la kulunun arasına giremeyiz. Bizim dergahımızda böyle bir ceza uygulamak yoktur.
-Müftü: Vay dinsiz vay!  Namaz nasıl ferdi ibadet olabilir? Cemaatle kılmak mecburiyeti vardır. Düzgün sırayla namaza durulacaktır. Hem de o kadar sık omuzlar birbirine dokunacaktır ki şeytan araya giremesin. Sen nasıl namazı kişi yalnız başına isterse evinde kılar istemezse kılmaz dersin? Eeeyy…
-Cevap: Efendim Müftü Hazretleri, camide omuzların sıklıkla birbirine dayanması Şeytan’ın ileriye geçmesin diye sizi kandırmalarına inanmayınız. O uygulama Şam Emevi camisinde haksız zalim olan Muaviye ve Yezit veya Emevi hükümdarlarından birisi mihrabda iken bir kişi ileriye geçerek suikast yapmasın yaralamasın, öldürmesin diye uyduruk bir tedbirdir. Dinen alakası yoktur. Aynı Şeytan yalanı zamanımızda devam etmektedir.
-Müftü: Şeyh Efendi, neden namaz kılmıyorsunuz? Namaz kılarken Kur’an okumuyorsunuz? Yaptırılan tahkikatta Türkçe dua ile iktifa ettiğiniz, Kur’an okumadığınız anlaşılmıştır. Kur’an’ı inkar ettiğiniz anlaşılmıştır. Bu sorulara ne diyeceksiniz. Mensupların, ne söylüyor? Onu anlat mahkememize.
-Cevap: Efendim Müftü Hazretleri, bizler salat-ı daimdeyiz, daima Allah’la beraberiz. Salatı inkar etmiyoruz. Cem cemaatimizin toplantısında Türkçe dua ettiğimiz doğrudur. Bazı Kur’an’da okuduğumuz vardır. Kur’an’ın dua olan kısımlarını okuruz, mesela Fatiha gibi.
Kuran’ın düşünüp, fikir etmek, ibadet almak için geldiğine inanıyoruz. “Allah’ın bizlere düşünün, ibadet alın, tefekkür edin aklınızı kullanın” ilahi hitabını, Sünniler gibi Allah’tan aldığımız bu emri gerisin geriye Allah’a göndererek, “Ey Rabbimiz düşün, ibret al, tefekkür kur, hisse al bilesin ki şöyle şöyle oluşlar olmuştur” diye Allah’a Kur’an’da geçen olayları anlatmanın ibadet olmayacağına inanıyoruz. Dua olan kısımlarını da okuyoruz.
-Müftü: Şeyh Efendi, mahkemeye sapık fikrini anlatma. Kur’an’ın hiçbir ayetini diğer bir ayetine tefrik, tercih edemezsiniz. Tümü Allah’ın emridir, sözüdür. Her rekatta bir ayet okunur. Ayetin manası sizi ilgilendirmez. Manasını anlamadan okunan, uyulan daha sevaptır. Kafirliğinizi ve küfrünüzü anlatıp durma.
-Cevap: Efendim Müftü Hazretleri, Kur’an-ı Kerim’in her ayeti Allah sözüdür. İlahi emirdir. Siz Ehl-i Sünnetler bildiğiniz gibi devam ediyorsunuz. Biz Müslümanlar, haya ederiz ki Allah’ın divanına durunca, “Rabbimiz bilesin ki Adem ile Şeytan’ın, İbrahim ile Nemrud’un, Yusuf’la Züleyha’nın, Musa ile Firavun’un aralarında şunlar, şunlar geçmiştir. Tarihi kıssalarda şöyle şöyle olmuştu” diye Sünniler gibi Allah’a tekrar hatırlatmak için Kur’an okumuyoruz. Amma kendimiz öğrenmek için okuruz.
Biz ayinlerimizde cemaatçe Türkçe olarak Allah’tan istediklerimizi terennüm ederiz ki Kur’an’daki tarihi kıssaları tekrar Allah’a hatırlatmaya gerek kalmaz. Biz Allah’tan akşamımızı, sabahımızı, vakitlerimizi hayırlı getirmesini; göklerden hayırlı rahmetler yağdırmasını; yerden hayırlı bereketler vermesini; bekarlarımıza hayırlı eşlerle evlendirmelerini, hastalarımıza şifalar vermesini ve bütün ihtiyaçlarımız için Allah’tan yardım bekleriz.
-Müftü: Çok uzattın Şeyh Efendi. Duanızın kabul olmadığı da hallolmuştur. Allah zevalinizi ve belalarınızı tümünüzün birden vermiştir. Dini sapık kimseler olduğunuz meydana çıkmıştır. Ehli Sünnetten olmadığınız için dünyada münkarız, Ahrette Cehennemlik olmuşsunuz.
-Kadı: Şeyh Efendi, Şeyh Efendi! Dinsiz Şeyh Efendi! Allah’a şekil vererek, kendinize benzettiğinizi anlat bakalım. Onu nasıl uydurdunuz?
-Cevap: Efendim Kadı hazretleri, Allah ayrı, yarattığı alemler bir yerdedir demek başka yerde olmamasını söylemektir, his dergahımızda mensuplarımıza Allah kulundan ayrı ve uzaktır, diyemeyiz. Allah kulun aynısıdır da diyemeyiz, gayrıdır da diyemeyiz. Hey yer Allah’ın mülküdür. Her şey Allah’ın tasarrufundadır. Yeryüzünün her yeri Allah’ın malı mülküdür. Kendisi de başında hazır ve nazırdır. Yalnız bir yere, Camiye, Mescide, dergaha Allah’ın evidir, Allah’a yalnız orada ibadet edilir diyemeyiz. Hiçbir yarattığını Allah’a benzetemeyiz. Hiçbir şeyin, hiçbir yattığını Allah’a benzetemeyiz. İşte Allah’tır veya benzeyenidir diyemeyiz. Ama hiçbir yarattığını da Allah’tan ayrıdır diyemeyiz.
-Kadı: Şeyh Efendi, Şeyh Efendi, yuh sana bee! Dergahınızda Acem düzmesi söyleyen şairlerinizin Ene’l-Hak dediklerini niye saklıyorsun? İtiraf etsen de saklasan da biliyoruz küllühüm kafirsiniz Mahkemeyi şeria’nın sonunun yaşayışının da sonu olduğunu bilmiyor musun? Doğruyu söyle, haydi bakalım…
-Cevap: Efendim Kadı Hazretleri, ölüm hayatın sonu değil, yaşayış oradan sonra başlayacaktır. Babam Feyzullah Efendi, Dedem Şiri Bektaş Efendi yüzlerce nefes, düvaz-imam söylemedi mi? Bu fakir Çelebi Hamdullah da yüzlercesini söylemiştir. Dergahımızda, toplantılarda söylenmektedir. Kişi Hakk’a ulaşmak için yetiştirilir.
Telkinlerimizle Hakk’a ulaşmak olur, ama kul Hak olmaz. Yaratılan kalkıp da bir arz bir semavat ayrı bir alemler yaratmaya kalkışamaz. Böyle bir iddia da eden hiç olmamıştır. Olsa bile deli diye orada uzaklaştırırız.
-Kadı: Şeyh Efendi, vaktiyle şu konuşmanız duyulmuştur. Bu şeriat hükümleri zamanımıza göre değişmesi gerekir. “Bu lafınız küllühüm kafirliktir. Kafirin katli vaciptir.
-Cevap: Efendim Kadı Hazretleri, demedim, amma desem de küfür olamaz, çünkü Mecelle’yi, dinimizin temeli olan Kuran-ı Kerim’den alınmış kabul edersiniz. Bu kadar geniş kanun maddeleri vardır. Bu maddeler tam Kur’an ayetlerinden alındığı halde belki de yetmiş defa değişmiştir. Bunu siz de bilirsiniz. Bütün fıkıh alimleri bilir ki şu anda maddelerin ihtiva ettiği kanuni konular Kur’an-ı Kerim’in hiçbir ayeti ile tıpa tıp uyuşamaz. Çekişir durur.
Sizin dinimiz dediğiniz konular, mahkemede de ve şeriat-ı şerifin içinden ayıklanmış sıyrılmış çıkmıştır. Şimdi siz Müslüman adına, dinimiz adına dediğiniz doksan dokuz konu sayılsa bir tanesinin bile dinimiz adına hayatımızla alakası yoktur.
Bu küfür olmuyor da “Bizzat Allah’ın Resulü için de olsa zamanımıza göre ayetlerin hükmünü değiştirdi” sözümüz mü küfür oluyor?
Zaten Kur’an demiyor mu ki anlayasınız diye Arap olduğunuz için Arap lisanı üzere bu Kur’an’ı size indirdik. Akıl edin, akıllı olun, akıl sahiplerine Kur’an-da iyiliği, kolaylığı indirdik demiyor mu? Oğuzlarımızın bunu anlaması için Arap mı olmasını istiyorsunuz?
İnkar etmemek şarttır. Bu şarta göre namaz kılmayan inkar etmediği müddetçe kafir olmaz, katli de vacip değildir. Amma siz savm-u salat etmiyor diye Oğuzlarımızdan çoğunu idam ettiniz.
-Müftü: Sus, sus günahkar oluyorsun!
-Kadı: Tabii ki katli vaciptir.
-Cevap: Kadı Efendi Hazretleri, eğer katli vacip olsaydı salatın kazası olmaması gerekirdi, çünkü salatın kazası vardır.
-Kadı: Hacca gitmek, ömründe hali vakti yerinde olana farz; gitmeyen kafirdir, katli vaciptir. Salat ve savm (namaz ve oruç) da terk edenin katli tabi ki vaciptir.
(Kadı bağırarak katibine “Hacı Mevlana İsmail Efendi, Şeyhin konuşmasını yasaklıyorum. Ne derse asla yazma”) dedi.
Ertesi gün
Kadı: Şeyh Efendi, Sen ve mensuplarınız, Ebubekir’in, Ömer’in, Osman’ın sırasıyla sevilmesi gerekirken ilk üç Halifeleri sevmeyip Uluyarak Hz. Ali’yi sevmenin günah olduğunu biliyor musunuz? Ehli Sünnet vel Cematin kabul ettiği ayetle, hadisle beyan edilen yoldan niçin sapmaktasınız? Dinimize göre Ebubekir’i, Ömer’i, Osman’ı sevmemek küfür ve kafirliktir. Kafirin katli vaciptir.
-Cevap: Efendim Kadı Hazretleri, Hz. Peygamberimiz buyuruyorlar ki benim ashabım gökteki yıldızlara benzerler. Hangisine uyarsanız yönünüze ve yolunuza rehberlik yaparlar. “Geceleri çölde kalan kişiye yıldızlar yönüne gideceği yoluna rehberlik edeni” Hadisi gereğince fakir ve mensuplarımız olan Oğuzlarımız Hz. Ali’yi öncelikle uyuyoruz, seviyoruz. Biz Müslümanların Hz. Ali’yi bütün ashabın üstünde sevmemiz Allah’ın emriyledir. Hz. Muhammed’in gerçek hadislerine dayanmaktadır.
Ashab olsun, ümmetten olsun, kan döken katilleri biz Müslümanlar sevmeyiz çünkü Allah Kur’an-ı Kerim’inde “Lanetullah-ı alel kavinin kafirin” buyuruyor. “Lanetullah-ı alel kavmi zalimin” buyuruyor.
Hz. Ali’nin ve Ehl-i Beyti’nin masumluğuna inanıyoruz. Bunlar Hz. Peygamber’den sonra en çok sevdiğimiz kişiler olmaktadırlar.
-Müftü: Şeyh Efendi, Şeyh Efendi; iyi anla! Ashabı bölüp, bir kısmını, Ebubekir’i, Ömer’i, Osman’ı sevmeyişinden senin katlin vaciptir. Bunu bilesin ya Şeyh Efendi!
-Kadı: Şeyh, sen beldeyi fesada verdiğin zaman Sekban-l Cedid’e selp-i lisanda (hakarette) bulunmuşsun. Bu hususta aleyhinde şahitlerini dinlemişiz.
-Cevap: Efendim Kadı Hazretleri, Sekban-ı Cedid adını duyduğum gün idi. “Sekban-ı Cedid’in yeni av köpeği bakıcısı kimseye söylendiğini duymuştum” dediğim doğrudur. Farsça’da sekban-ı cedid, av köpeği bakıcısı demektir. Lügata bakabilirsiniz.
-Müftü: Senin tasvip ettiğin katledilen dinsiz Yeniçerilerin içinde yer alan Sekbancıbaşıyla karıştırmışsın Şeyh Efendi. O yakıştırma seninkilerin adıdır… Oda biline.
-Kadı: Şeyh Efendi doğru söyle, vakfınızın bulunduğu dergahın mensuplarınızın toplantılarında kimlere lanet edersiniz? Muaviytı ve Yezit’e lanet eder misiniz?
-Cevap: Kadı Efendim Hazretleri, suçsuz yere topluca ahalinin kanını dökenlere lanet ediyoruz. Hz. Peygamberimizin Ali’nin evladının Ehl-i Beyti’nin “kanını döken Muaviye’ye Yezit’e lanet ola.
Biliyoruz. Yezit’in yaptığı o şeneaati tensip eden, hafife alan, beğenenlere de lanet ediyoruz.
-Kadı: Şeyh Efendi, Allah tövbe edenin günahını af eder. Siz küfr-ü kebir, günah-ı kebir üzeresiniz. Yezit ve Muaviye ölmeden tövbe etmiştir. Allah onları af etmiştir. Böyle bilesin, var mı diyeceğin?
-Cevap: Efendim Kadı Hazretleri, Allah, Hz. Hüseyin’in katillerini ve suçsuz yere katlettiği halde, yezit-i Muaviye’yi af ederse onlara lanet ettiğimizden dolayı bizleri de kolayca af eder. Sen bizleri boşa küfür ve günahkarlıklarla suçluyorsun. Bu da biline.
Ertesi gün
(Kadı, solunda oturan çok haşmetli Müftü Efendi’ye de soru sorma hakkı verdi.)
-Müftü: Şeyh Efendi, Müslüman’ım dersiniz, Ehl-i sünnet takvası üzere tevbe estağfurullah’a devam edenin günahlarının af olacağına inanıyor musun?
-Cevap: Müftü Efendi, kişi işlediği günahı tevbe ile af ettiremez. İhlal edilen şeyi yerine getirmedikçe, döktüğünü doldurmadıkça, ağlattığını güldürmedikçe, yıktığını yapmadıkça zararı ziyanı tazmin etmedikçe tövbeye devam etmekle, işlenmiş günah af olacağına biz Müslümanlar inanmayız. Allah af edecekse eder, o’na da mani olunmayacağına inanırız.
-Müftü: Şeyh Efendi, Ürgüp, Ihlara tarafından gayrimüslim mücriminin keferelerinin dergahınıza gelip ayinlerinize bile katıldığı, onlarla hoş sohbet ettiğiniz duyulmuştur. Ayetlerle hadislerle muteberdir. Keferelerle dost olmanın günah olduğu bilinir. Bu kişilerle nasıl dostluk kurarsın? Bu işlediğin cürüm katlini gerektirir. Günahtır. Bu olaylara itirazın var mıdır?
-Cevap: Müftü Efendi Hazretleri, Kadı Efendi Hazretleri. Biz Müslümanlar siz ehl-i sünnetler gibi düşünmüyoruz bir defa: gayrimüslimler Ürgüp’ten değil, Kudüs tarafından, Kudüs muhafaza paşası Ahmet Paşa ile beraber Hünkar Hacı Bektaş Veli Mukaddes Hazretlerinin türbesini ziyarete gelmiş ümeralardır. Sıfat-ı mukaddes Ahmet Paşa ile çokluk kurup gayrimüslim başlarında Ahmet Paşa Hazretleri ile geldiler. Üç gün misafirimiz oldukları doğrudur. Ehl-i Sünnet Cemaati de bilirsiniz ki biz Müslümanlar misafire çok değer veririz.
Ehl-i Sünnet cemaati kişilerde tarihlerinizde takdir etmişinizdir. İkincisi, biz Müslümanlar Dergahımızda din ve mezhep ayırımı yapmayız. Kişiye memleketine, dinine, mezhebine bakılmadan hürmet edilir.
Üçüncüsü, bizim dergahımız mensuplarımızın görüşü din ve mezhebine bakılmadan her iyi insan, her iyi güzel ahlaklı insan Cennet’e girecektir diye inanıyoruz. Hz. Allah Rabb-il-alemindir. Hz. Peygamberde alemlere rahmet olarak gönderilmiş bir peygamberdir.
Ertesi Gün
-Kadı: Neden kadınları dergahın ayinlerinde toplu olarak bulunmasına mani olmuyorsunuz?
Ehl-i Sünnet din alimleri zikir halkalarında asla kadın bulundurulmaz. Dinimiz iki kadını bir erkeğe denk şahit kabul eder. Mirasta erkeğin yarısı kadar pay alır. Siz nasıl olur da onları meclisinize alır da aynı mekan içinde oturabilirsiniz? Her hareketiniz katlinizi gerekli Küfr-ü kebir yapmaktasınız. Bunlarda ma’lumumuzdur. Ne dersin?
-Cevap: Efendim Kadı Hazretleri, sünnet ehli cemaatinin bilginlerinin uyguladıklarını duymuş, düşünmüşüzdür. Bizim dergahlarımızda, Kuran’da sık sık geçen “ya eyyühelleziyne amenu” ayeti, Allah’ın kadın erkek ayırt etmeden eşitliğe hitabı olarak bilinir. Ayrıca tarihten gelen eşitliği kabul ederek Hacı Bektaş Veli’nin “Erkek aslan aslan da dişi aslan aslan değil midir? Kadınlarda sizin bir parçanızdır. Onları cemaatinizde ayırt etmeden şereflice, hürmetlice değer verin.” Dediği sözüne inanarak kadın erkek eşitliğine alışılmıştır. O tarihten beri biz Müslümanlar, kadın boşayan erkeği düşkün yaparız.
-Kadı: Şeyh Efendi utanmıyor musunuz? Böyle bir küfre delalete düşerek Sünneti çiğniyorsunuz, inkar ediyorsunuz. Şunu bilin ve inanın ki, kadını almak farzdır, boşamak sünnettir. Erkeğe bu boşama salahiyetini Ehl-i Sünnet dini vermiştir. Dinimizin verdiği sünneti ihlal etmek de kafirliktir, bunu da bilesin.
-Cevap: Efendim Kadı Hazretleri, biz Müslümanlar karı koca aile ocağında kadını daha önde ilerde muteber görmüşüz. Kadın boşamayı günah saymışız. Dergahlarda kadın boşamak suçundan erkekler düşkün olmaktadır. Ben de böyle inanıyorum. İnanmasam da artık bunun önüne geçemem.
-Müftü: Şeyh Efendi, duymuşuz şu sapıklığınız devam etmektedir. Dinimiz akıl dini dermişsiniz. Dinimiz akıl dini olsaydı inanmayı imanın şartı kabul etmezdik. Siz hiç düşünüp akıl etmez misiniz de dinimize iftira edersiniz?
İkincisi, biz Ehl-i Sünnet alimleri, evliyaları kabul etmiştir ki, din de akıl İslam’a uyacaktır. Akıl dinidir diye kabul edemeyiz. Din de değişikliği kabul edemeyiz. Duymuşuz siz bazı dini umdeleri eleştirerek, akla uydurmaya çalışarak küfürde kararlı durmuşsunuz.
Dinimiz akıl dini olsaydı iman öne alınmazdı, çünkü o şeye öyle inanacaksın iman dinidir. Aklen bir şeyi düşünemezsiniz. Neyin dine uyduğuna bakar, öyle kabul edersiniz. Dini o şeye uyduramazsınız. Ya inanırsın, ya küfürde kalırsın. Küfrü kafirin katli vaciptir.
-Cevap: Efendim Kadı Hazretleri, sizin Ehl-i Sünnet yolunuz kıyas-ı fıkıha dayanır. Biz Müslümanlar İslam dinini akıl yoluyla evvelden beri uygulamaktayızdır. Buna böyle inanıyorum. İnanmasam da önüne geçmem mümkün değildir.
Allah, kitabında “aklınızı kullanın” buyurur. Akıl sahiplerine hitap eden Kuran’da akıl edenlere çok pay vardır. Emri hitap vardır. Dinde aklı kullanmak, dinde akılla fetva vermek, biz Müslümanlar da evvelden beri süre gelmektedir.
Ehl-i Sünnet bilginleri ise kıyas-ı fıkha ile dini fetva-i şerifler vermek, uygulamak, kıyas-i fıkhı dine uygulamak bu zamanımızda meydana çıkmamıştır. 1250 seneden beri devam etmiş gelmiştir. Sünnet vel cemaat Ehl-i kıyasla fetva verirler. Bizim Müslümanlar akılla fetva verirler. Bu vebalı şahsıma yüklemeniz Allah’tan reva değildir.
Ertesi gün
-Kadı: Şeyh Efendi, sorularıma doğru düzgün cevap ver. Dini sapık bir inanışın mensubu olarak yaşıyorsunuz. Küffar olarak öleceksiniz. Ehl-i Sünnet dininden ayrılmışsınız. Şu son günlerinde tövbe etmeniz gerekir. Ehl-i Sünnilik dininden çıktığınız kafirliği, kafirliğin katli vaciptir. Yaşamaktansa ölmeniz, öldürülmeniz daha hayırlıdır. İtirazın var mı? Anlat bakayım.
-Cevap: Efendim Kadı Hazretleri, Ehl-i Sünnet dini diye bir din yoktur. Ulu Allah böyle bir din kurulması için vahiy edipte, bir Peygamber göndermemiştir.
Efendim Kadı Hazretleri, ben mahkeme erkânınıza, kıyamla söylüyorum. İslamiyet kurulmadan evvel Mekke şehrinde iki ailenin arasında, idareyi siz değil biz yürüteceğiz, öbür aile ise illa da biz yürüteceğiz diye tartışmalar sürtüşmeler devam etmekteydi.
-Kadı: Eee, Şeyh Efendi, anlat anlat neler anlatacaksan, korkmadan anlat!
-Cevap: Efendim, bu iki aileden biri Haşimi ailesi, öbürü de Emevi ailesidir. Birbirlerine üst olmak için sürtüşme devam ederken, İslamiyet’in kurucusu Haşimi ailesinden büyük ecdadım Peygamber Hazreti Muhammed, Allah’ın vahyi ile İslamiyet’i kurmuştur. Hz. Peygamber ölene kadar Emevi ailesi Haşimilerin üstünlüğünü kabul etmişlerdir.
Sonra Emeviler, Haşimi ailesinden olan Peygamberin soyunu sopunu kılıçtan geçirmişlerdir. Bir tek İmam Zeynel Abidin kalmıştır. Emevi ailesi 83 sene tam manasıyla hükümetin idaresini ellerinde tutmuşlardır.
Türkler ve İranlılar ayaklanmış, Eba Müslüm adlı bir Emir’in risayetinde. Emevi ailesini hükümet idaresinden uzaklaştırmış. Emevilerin Haşimilere yaptığı gibi Emevilerin hepsini kılıçtan geçirmişler. Peygamberin sulbünden, Hz. Fatıma’nın rahminden gelen nesil olan İmam Cafer Sadık hükümet idaresini kabul etmeyince, Haşimi ailesinden Peygamberin amcası Abbasın soyundan gelenlere hükümet idaresini Türklerin ve İranlıların Emir’i Eba Müslüm teslim etmiştir, İslam aleminde tek siyasi aile kalmıştır, o da Haşimilerdendir. Abbasoğulları, halifeliği ve dini Peygamberin soyu, sulbü olan İmam Cafer Sadık’tan ve Ehl-i beyt ailesinden kıskanmıştır. Onların halifeliği ellerinden alacakları kuşkusuna kapılarak onları devlet idaresinden ve din adamlığından uzaklaştırmıştır. Saltanatlarının rakibi olacağı korkusundan kurtulmak için düşündüler, mahkemeleri ve idare fıkhını değiştirme yolunu buldular.
Para zoruyla “İmam Azam” denen Numan Hocayı, Malik Hocayı, Hanbeli’yi, Şafi İdris Hocaları mahkemelerin başına getirdiler. Adını da Sünnilik koydular. Sünnilik asla ve asla din ve mezhep değildir. Halifenin sarayında hükümet etme siyasi grubudur. Siyasi idari ve mahkemeler, Haşimilerden olan Ehl-i beyt ailesini siyasi idareden, mahkeme kararlarından, onların fikri fıkhını uzaklaştırmak için kurulmuştur.
İşte, Sünnilik bundan başka bir şey değilken, sonradan dini mezhep oluverdi. Daha sonra bu mezhep din yerine geçti. Din yerine geçen bu Sünnilik mezhebini kuvvetlendirmek için devlet parası ile tarikatlar kurdurmuş, bu mezhebi desteklettirmişlerdir. Vebalı boynuma bu bidattır. İslam aleminin Kuran’ın da ve Peygamberin kuralında böyle bir Sünni mezhebin yeri yoktur. Ama hükümeti idare etmek için kurulan siyasi gruptur.
Nasıl Emevi hükümet idaresini ele alınca, Haşimilerin ailesini katletmişse, Abbasi Halifeliği de hükümet idaresini eline alınca uyduruk olarak kurduğu, Sünnilik grubu ile Ehl-i beyt’i katletmiştir.
-Kadı: Şeyh Efendi, Şeyh Efendi, sözü uzatmakla ömrünü uzatmak istiyorsun, ama kendini haklı çıkarmak için söylediğin sözler idamını gerçekleştirdi de geçti bile.
-Mirialay Kaim Makam: Kadı Hazretleri Efendi, Şeyhin konuyu tamamlamasını bende istiyorum. Tensip buyurun devam etsin.
-Kadı: Şeyh Efendi, kaldığın yerden devam et bakalım.
(Şeyh Hamdullah Efendi, burada mahkemeye Selçuklu ve Osmanlı tarihi anlattığı için, atlayarak başka güne geçtik.)
Ertesi günü
-Soru: Şeyh Efendi, son günlerindir, son ifadelerde ne diyeceksiniz. Mühim ifadeni beyan için sözlerini söyle.
-Cevap: Efendim Kadı Hazretleri, benim idam edilmekten asla korkum yoktur. Padişah emir ve fermanı varsa ben de Allah’a inanıyor, Allah’a güveniyorum. Ahrette Allah bana bu sizin yaptığınız kötü davranışın mükafatını verecektir. Ahirinde ve evvelinde sizde cezanızı göreceksiniz. Kadı Efendim Hazretleri, diyeceğim başka aklıma gelen düşüncem yoktur.
-Kadı: Şeyh Efendi, Şeyh Efendi, Halifeler Cenabı Hakk’kın her türlü günahtan azad kullarıdır. Onlara günah yazılmaz. Ne yaparlarsa, yapılsın doğruca cennete giderler. Onlar bazen halka hoş gelmeyecek şeyler yapsalar bile bunda ilahi bir hikmet vardır. Kadılar da aynı öyledir.
Bu ulema fetvasıdır. Ehl-i Sünnet bilgin alim ve evliyaları, böyle kabul etmiştir. Sen de sizler de kabul etmek mecburiyetindesiniz. Kabul etmeyen kafirdir.
-Cevap: Kadı Efendi Hazretleri, ben idam edilirsem, Anadolu’dan bin tane Hamdullah doğar, onların da hiçbiri kabul etmez. Kadılar da halife padişahta insandır. Günah işler. Cezasını da ya dünyada ya ahrette çekecektir. Mensuplarımızdan kimse böyle şeye inanmazlar.
-Kadı: Şeyh Efendi Halife Ebu Bekir, Ömer, Osman’ın sıra ile Ali’den üstün olduğunu kabul etmediğin müddetçe Ehl-i sünnet olamazsın. Ehl-i sünnet mezhebinden olmayan Cennete giremez.
Dünyada küfür ve kafirlik içinde olduğundan katli vaciptir. Sünnet dışında her mezhep sapıktır. Alevilik olsun, Bektaşilik, Şiilik olsun bunlar sonradan çıkmış sapık mezheptedirler.
-Cevap: Efendim Kadı Hazretleri, bizlerin Ehl-i Sünnet mezhebinden olmadığımızı sen de biliyorsun. Müslüman’ım, Müslüman’ım, Müslüman olmanın şartında, iman etmenin şartında, böyle bir tafsilatın da olacağına inanmıyorum. Hz. Ali’yi ilk halifelerden önce severiz. Siz Ehl-i sünnet için öyleyse sizin için olsun. Biz Müslümanların, Müslüman kalması için Kelime-i Tevhid yeterlidir. Peygamber Şehadeti yeterlidir. Hükümdarı sevmekle dinin ilgisinin, hükümdarı sevmekle dinin ilgisi alakası olmayacağı kanaati bizlere yerleşmiştir. Adil veya zalim pek çok hükümdar yaşamıştır daha da yaşayacaktır. Din hükümdar sevme dini değildir. Güzel ahlak dinidir.
-Kadı: Şeyh Efendi, duymuş ki siz Hz. Aişe validemize dil uzatırmışsınız. Hz. Aişe validemize duymuşuz ki, siz dil uzatırmışsınız. Mensuplarınız dil uzatır, sept-i lisan (hakaret) sözü söylermişsin! Hiç bu tür mensubunuza ceza verip düşkün ettiğiniz olmuş mudur? Haydi bakayım, doğruyu söyle.
-Cevap: Efendim Kadı Hazretleri, bizim cem cemaatimizde onun hiç adı geçmez. Sevmediğimiz doğrudur, amma küfür etmeyiz, küfür edeni de cemaatimizde duymadım. Onun ruhundan dünyada ve ahrette şefaat beklemeyiz. Amma, Allah’tan mübarek muazzez ruhu mücessem, ervahı münevver evliyalardan Hz. Peygamber ve onun ehl-i beyt’inden dünya ve ahrette şefaatine sığınmak ve şefaatlerine Allah’tan müsaade et diye dua ettiğimiz mukaddes ruhların sahipleri bizlere yetiştiği için Hz. Aişe’nin adını Cem cemaatimizde anmıyoruz.
-Kadı: Şeyh Efendi, hem Allah’a inanıyoruz diyorsun, hem hayr-ı şerrin Allah-ı tealaya inanmıyorsunuz. Hayrın, şerrin Allah’tan geldiğine niçin inanmıyorsun? Bu sapıklık değil mi? Bu küfürlük değil mi?
-Cevap: Efendim Kadı Hazretleri, Allah hayrı yaratır, çünkü bizim yaradılışımız fıtrat-ı ilahı hayırdır. Görmemiz, duymamız, söylememiz, içmemiz, gözümüz, kulağımız, hayırdır. Elimiz, ayağımız, hayır için yaratılmıştır. Kişi bunlarla yaptığı kötülükten mesuldür. Allah’ın adı ve sıfatları içinde acıyan, bağışlayan, esirgeyen, seven, af eden, nimet veren adları olduğu halde şer veren şeyler, kötü, kötülük, şer adı yoktur, kötü olayın faili fiildir. Suçlu o fiili işleyendir. Mücrim mahkemeye mahkemenizde kadı cezayı mücrime verir. Allah’tan geldi şeytandan geldi diye başka fail aranmaz.
Niğde’den Gelen Müftü: Şeyh Efendi, Allah’tan kork, Peygamberden utan! Her şeyi yaratan Allah’ın kuvvet ve kudretine kafirlik yapıyorsun. Hayrı şerri, kazayı, kaderi yaratan Allah’tır. Kullü şeyin halikın ayetini inkarın var senin.
-Cevap: Efendim Müftü Hazretleri, insan hayra da şerre de bizzat kendisi vesiledir. Hayrı da kendi yaratır. Şerri de kendi yaratır.
Hayrı yaratıp hayırlı hayır iş yapana Allah ecri lütuf verir, hayırdan faydalanan kullardan dua alır. Mükafat, devlet maaşı, taltif alır. Şerri yaratan şer iş yapar. Şerri işleyen Allah’tan günahın cezasını alır.
Kişi kazayı da kendi yaratır. Mesul kendisi tutulur. Biz Müslümanlar kadere inanmayız. Eskiden beri kaderci değiliz. Bize böyle yerleşmiş böyle devam ediyor.
Biz Müslümanlar her işimizde Allah adını anarak, Allah adına hayır işler yaparız. Şer iş ise Allah adına Allah namı hesabına yapılmaz. Bu da biline.
Ertesi gün
-Kadı: Söyle bakayım, bu sapıklığa devam edecek misin? Ehl-i Sünnet yoluna beli diyerek iman getirecek misin?
-Cevap: Efendim Kadı Hazretleri, sizin Ehl-i Sünnetiniz demekle adalet ve sevgi ile hiç alakanız yoktur. Bana kaç gündür bu tacizane yaptığınız zulmü yürüten devletin kadısının çağırdığı yolu Müslümanlığından geçip de tensip mi edeceğimi istiyorsunuz?
Hz. Ali’nin buyruğu, kendi ağzından ilk çıktığı gibi inanmadığımız sözü bana gereken kuvveti veriyor. Buyuruyor ki, “mazlumun zalimden öç alacağı gün, zalimin mazluma zulmettiği günden daha çetin olacaktır.” Dediğine inanıyorum. Size acıyarak tebliğ ediyorum, zalimsiniz zulümde haddi aştınız.
Bu güne kadar suçsuz yere Alevi Bektaşi şehit etmişsiniz. Kanı akıtılanlardan sonra yaşamak, benim için erkân değildir. Ecdadım İmam Hüseyin “zalim hükümetin hükmettiği ülkede esir gibi yaşamaktan ölmek daha hayırlıdır” demiştir. Sizin Halifenizin hükmettiği ve sizin gibi mahkeme kadılarının bulunduğu yerde yaşamaktan ben ölmenin hayırlı olduğunu kaç aydır tercih etmekteyim.
-Kadı: Şeyh Efendi, tammatil mahkeme! (senin mahkemen tamam) Allah adına Peygamber Muhammed adına, İslam ve Kuran bilin. Kurulan Şer’ia Mahkemesinde senin kanın senin boynunadır.
-Kadı: Son sözünü söyle. İslam’ın meşru Halifesi Ebu Bekir’in, Hz. Ömer’i, Hz. Osman’ı seveceğine İslam’ın umdelerine bağlı kalacağına idam edilecek olan Şeyh Hamdullah’ın kaç gündür mahkemede yediği herzeleri, söylediklerini duydun, dinledin, onun sözlerini tensip etmeyeceğine, onun izinden gitmeyeceğine tövbeler olsun mu?
-İbrahim Selamet Efendi: Ağam Şeyh Hamdullah’tan sonra bana bu dünyada yaşamak haram olsun. Onu darağacında görüp sağ dönersem Allah’ın kulu olmayayım. Yaşarsam onun izinde, ölürsem onun yolunda öleyim. Son sözüm budur.
-Kadı: Sen söyle, dergahınız Şeyh’inin mahkeme-yi şerie’de kaç gündür söylediklerini, ifadelerini duydun, dinledin. Muhalefet-ül İslam’dır. Katılmadığını söyleyeceğin var mı? İslam dinine ve Devlet-i İslam Halife-i Müslüman olan Padişahımızın İdareyi icraatına muhalif almayacağınıza, pişman olup tövbe ve yemin edersen ifadene devam edelim mi?
Habib İbn-i Memiş: Dergahımız Şeyhi Seyyid Hamdullah Efendi’nin izinden gideceğime ölümde dirimde, onun mübarek fikirleriyle olacağıma yemin ederim.
-Kadı: Sen söyle. Kanın şimdi senin boynuna! Ya bu vebali kendi üstüne alırsın, kaderini tayin edersin. Ya da Din-i İslam’a dönmeyi kabul edersin, tövbe edersin. Şeyhin ifadesini tensip etmediğini söylersin ya da kaç gündür düşündüklerinin kararını bildirirsin.
-Koçaroğlu Halil İbrahim: Hz. Hüseyin Kerbela’da Yezid medet beklemedi. Onun mübarek şehit kanıyla İslam dini yolunu karanlıklardan ağarttı ise senden ve mahkemenizden medet ve merhamet beklenemez. Şeyhimiz yolunda, izinde hiç hain görmemekteyiz. Aynı akıbetin aydınlık olduğuna inanıyorum. Son sözüm budur.
-Kadı: Sen son sözünü söyle.
Derviş Hüseyin İbn-i Resul: Ben Hak-Muhammed-Ali yolundan sapmadım. Sizden ve mahkemenizden medet mürüvvet beklemem Şeyh Hamdullah Efendi’nin bütün ifadelerine aynen katılıyorum. O, ahrette Cehennem’e giderse bana Cennet haram olsun.
-Kadı: Hüseyin Balım, sen son sözünü söyle.
-Hüseyin Balım: Kadı Kadı, benim son sözüm, Çelebi Hamdullah’tan sonra bu dünyada yaşamak bana haram olsun. Allah dünyada, ahrette bizleri ayırmasın.
-Kadı: Bektaş Resul, sen son sözünü söyle.
-Bektaş Resul: Kadı Kadı, bize kalmayan bu dünya, size de kalmaz. Çelebi Hamdullah Efendi’nin kaç gündür verdiği ifadeyi aynen tensip ediyorum. Diyeceğim yoktur.
-Kadı: Derviş Yusuf sen son sözünü söyle.
-Derviş Yusuf: Çelebi Hamdullah asılınca bana bu dünyada yaşamak haram olsun. Onun nurlu yoluna aynen katılıyorum. Zerre kadar ne bir kusuru var, ne kabahati var. Günahsızdır. Ben de onun ifadesini tensip ediyorum. İzinden gidiyorum. Ben de günahsızım.
-Kadı: “temmati mahkeme” dedi ve ilave ederek, “Katip Mevlana İsmail Efendi, El cevab idamı; temme. Erkânın isimlerini, imzalarını yaz” dedi.
(Yukarıdaki metin mahkeme katibi Mevlana İsmail Efendi’nin tuttuğu zabıtların yıllar sonra Kırşehir Askerlik Şubesinde imhası için yapılan işlem sırasında Şube Reisi Miralay Ahmet Edip Halim Efendi’nin bu zabıtları yok etmeyip alıp sakladığı ve mirasçılarına bıraktığı, mirasçılarından Emekli Kıdemli Astsubay Çavuş Hasan Özdemir’e kaldığı, onun da 1965 yılında Sayın Yunus Koçak’a kelime kelime yazdırıp aktardığı ve diğer kaynaklardan da yararlanarak yukarıdaki metnin ortaya çıkarıldığı elimizdeki belgelere göre açık ve sabittir. Yunus Koçak, Emekli Emniyet Müdürü)
 http://aybekgazete.com/yazarlar/namik-kemal-zeybek/hamdullah-celebi-savunmasi/29/