osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mayıs 2022 Pazartesi

2.ABDULHAMİT DÖNEMİNDE KAYBEDİLEN OSMANLI TOPRAKLARI


 2.ABDULHAMİT DÖNEMİNDE KAYBEDİLEN OSMANLI TOPRAKLARI

2. ABDULHAMİD DÖNEMİNDE HİÇ TOPRAK KAYBEDİLMEDİĞİ İDDİASI

Osmanlı Padişahı 2. Abdülhamit’in 33 yıl Osmanlı Devleti’ni savaşa sokmayıp, hiç toprak kaybı yaşatmadığı iddiası doğruyu yansıtmıyor. Osmanlı İmparatorluğu, 2. Abdulhamit’in 33 yıllık idaresi süresince Tunus, Girit, Mısır, Kıbrıs, Sırbistan, Karadağ, Romanya, Bulgaristan, Bosna Hersek, Niş, Teselya, Kars, Batum, Ardahan’ı kaybetmiştir.

33 yıllık 2. Abdülhamid devrinde hiç toprak kaybı yaşanmadığını iddia eden bir kitle var. Ancak, bu kitle 2. Abdülhamid’in Osmanlıyı savaşa sokmayıp, hiç toprak kaybı yaşatmadığına inansa da, tarihi gerçekler aksi yönü işaret ediyor.

2. Abdulhamit’in hüküm sürdüğü 1876-1909 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’nun kaybettiği topraklardan bazıları şu şekilde: Tunus, Girit, Mısır, Kıbrıs, Sırbistan, Karadağ, Romanya, Bulgaristan, Bosna Hersek, Niş, Teselya, Kars, Batum, Ardahan.

 İlaveten, 2. Abdulhamid’in saltanatı döneminde yaşanan siyasi olaylara dair ya da Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak kayıplar hakkındaki Vikipedi başlıklarını bile sıralamak bu iddianın yersizliğini sergilemek için yeterli olur.

Siyasi olaylar

Tahta çıkışı ve Birinci Meşrutiyet

Balkanlarda karışıklıklar ve uluslararası ortam

Sırbistan ve Karadağ ile savaş (1876-1878) ve Tersane Konferansı

1877-78 Türk-Rus Savaşı (93 Harbi)

Bosna Hersek ve Yenipazar’ın Avusturya tarafından işgali (1878)

Kıbrıs’ın Birleşik Krallık tarafından işgali (1878)

Birleşik Krallık Kıbrıs Yüksek Komiserliği Bayrağı

1878’de Kıbrıs’a İngiliz bayrağının çekilmesi

Tunus’un Fransa tarafından işgali (1881)

Borçların ödenemez hale gelmesi ve Borçlar İdaresi’nin (Düyun-u Umumiye) kurulması (1881)

Yunanistan’ın Teselya’yı ilhakı (1881)

Mısır’ın Birleşik Krallık tarafından işgali (1882)

Somali’nin Birleşik Krallık tarafından işgali (1884)

Habeş Eyaletinin İtalya tarafından işgali (1885)

Şarki Rumeli’nin Bulgaristan tarafından ilhakı (1885)

Makedonya’da tedhiş hareketleri

Ermeni isyanları (1891-1895)

Yunanistan ile savaş (1897)

Girit’e özerklik verilmesi (1898)

Kuveyt’in özerklik kazanması (1899)

Yemen İsyanı (1905)

İkinci Meşrutiyet (1908)

Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesi (1908)

Avusturya’nın Bosna-Hersek’i ilhak etmesi (1908)

Girit’in Yunanistan’a katılma kararı (1908)

Tedbirler

İkinci Meşrutiyet

31 Mart Ayaklanması ve Tahttan İndirilişi

 

Brittanica‘da 2. Abdulhamid’in 1878 yılından 1908 yılına değin İmparatorluğun topraklarını Rumeli’nin doğusu, Girit, Mısır ve Tunus dışında korumayı başardığı şöyle aktarılmıştı:

“Abdülhamid, 1878’den sonra imparatorluğu korumakta makul bir başarı elde etti. Doğu Rumeli hariç, 1908’e kadar başka toprak kaybetmedi (1881’de Fransa tarafından işgal edilen Tunus’ta ve 1882’de İngiltere tarafından işgal edilen Mısır’da Osmanlı otoritesi zaten önemsizdi). Girit’te Yunanistan 1897’de Giritlileri desteklemek için müdahale ettiğinde Osmanlılar isyanları bastırdı ve Yunanistan’ı mağlup etti. Ancak Avrupalı ​​güçler, Abdülhamid’i Girit’e özerklik vermeye zorladı. Avrupa’nın Makedonya’da önemli reformları uygulamaya zorlama çabalarını engellemede daha başarılı oldu. Arabistan’da Osmanlılar , 1870’lerin başında başlamış olan güçlerini genişletmeye devam ettiler.”

 

Ayastefanos ya da Berlin Antlaşmalarını okumak da bu iddianın gerçek dışılığının anlaşılması adına kâfi gelebilir…

 

https://www.malumatfurus.org/2-abdulhamid-doneminde-hic-toprak-kaybedilmedigi-iddiasi/   

 

16 Eylül 2019 Pazartesi

OSMANLININ SURIYE VE LÜBNANDA TERÖRÜ

OSMANLININ SURIYE VE LÜBNANDA TERÖRÜ

Osmanlı, Lübnan ve Suriye’de terör estirdi mi?

Aleviler (diğer adıyla Nusayriler) dağdan şehre inemiyorlardı. İndiklerinde kendilerine özgü sarıkları, puşileri veya benzeri giysileri Sünni kesimin fanatikleri tarafından ateşe veriliyordu. Bazen başları veya boyunları yanabiliyordu.
Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn, 1 Eyül’de Lübnan Devleti’nin kuruluşunun 100’üncü yıl dönümü dolayısıyla Osmanlı’nın, Birinci Dünya Savaşı sırasında ülkesinde “devlet terörü” estirmesi yüzünden kıtlık ve angarya sonucu yüz binlerce insanın mahvolduğunu söyledi.
Anadolu Ajansı, Türkiye’ye sempati duyan Lübnanlı tarihçi Prof. Dr. Halid el Cundi, Lübnan Müslüman Âlimler Birliği ve Lübnan Türk Kültür Derneği yetkililerinin görüşünü alarak, Cumhurbaşkanı Avn’ın eleştirel tutumuna karşı bir haber-yorum yayınladı. (1 Eylül 2019 tarihli bülten.) Ayrıca AKP Sözcüsü Ömer Çelik, Osmanlı’nın o tarihlerde “terör uygulamadığını” iddia ederek hem Avn’a uyarı niteliğinde bir cevap verdi hem de kendisinin sömürge yanlısı olduğunu ima etti. AKP yanlısı basın da, “Avn’ın sözlerini kasıtlı bularak, “Osmanlı’ya çirkin iftira” (Sabah, 1 Eylül) tarzında manşet haber yaptı.

YAVUZ SULTAN SELİM’İN HALEP FERMANI
Bakalım: Timur, askeri seferi sırasında Suriye’ye de uğramıştır. Halep Kalesi’ni fethettikten sonra kaldığı günlerden birinde, şehrin Sünni din âlimlerini (çoğulu ulema yani din bilginleri) toplayıp huzuruna çağırmış. Onlara, Hz. Ali ile Muaviye meselesinin yanı sıra Kerbela Faciası hakkındaki görüşlerini sormuş. Sünni ulema, ister istemez kendi mezhebinin bakış açısına uygun cevaplarla konuyu gerekçelendirmek istemiş ama Timur, onlara kızıp azarlamış, muhtemelen cezalandırmış. Gerekçelerine ikna olmamış. Çünkü kendisi Ehlibeyt yanlısı bir tutum takınmış. En azından Muaviye’nin Hz. Ali ve evlatlarına haksızlık yaptığını açıkça söylemiş. ( “Timur Alevi mi, Sünni mi, Şii mi?” Atatürkçü Türkçü Sitesi, 6 Ocak 2018)
Timur’la yaşanan Halep’teki o olay üzerine, Sünni kesim arasında büyük bir hoşnutsuzluk belirmiş. Osmanlı ordusu, Mısır seferiyle bağlantılı olarak Halep civarındaki Mercidabık’ta Mısır ordusuyla savaşa tutuştu. Yavuz Sultan Selim’in karşısında Mısır Sultanı (muhtemelen Çerkes asıllı) Muhammed Kansu Gavrî vardı. “Savaşın sonunda Mısır askerleri yenildi ve Sultan Gavrî, Alevi illerine kaçarak dağda gözden kayboldu (onun aşiretine bugün ‘Mehârize’ denmektedir). Sultan Selim, Alevilerin yoğun olduğu Halep şehrine girdi. Bu fırsattan yararlanan Sünni kesimlerden kimi ileri gelenler, Sultan Selim’e gidip Aksak Timur zamanında Halep ve Şam’da Sünnilere yönelik katliamın sebebi olarak Alevileri gösterdiler. Onları şikâyet ettiler. Aslında Yavuz, Mısır’a doğru ilerlerken, kendisini arkasından vuracak kitlesel bir güç, kuvvet istemiyordu. Bu yüzden Alevilerin katledilmesini mezhepsel, siyasal ve askeri açından münasip gördü. Halep’teki bütün ümerâ (emirler, beyler) ve şeyhleri topladı. Alevi ümerâ, mukaddemler (ileri gelenler) ve şeyhler her yerden geldiler… Sultan Selim, (Sünni ulemadan) aldığı fetvaya dayanarak hepsini öldürttü… Ardından diğer Alevilerin din adına katledilmesini emretti!..”
(Rivayete göre-F.B.) Yavuz Selim, “Yarım milyon kadar Türkmen boyunu farklı diyarlardan getirterek Suriye’nin sahil şeridine yerleştirdi. O zamanın Osmanlı siyaset dilinde batı Suriye kıyı şeridi dağlarına kaçan Arap Alevilere ‘sürek’ adını takmışlardı ki, sürgün edilenler, sürülenler (sürek avı: Atlıların avını önüne katarak kovalaması olayı yöre halkı arasında Arapça Sûrâk/Sevarik diye bilinir) anlamına geliyordu.”
“Bu ve benzeri fetvaların Irak’ta yansımaları oldu. Bağdat Rusefa Sünnileri, Kerh bölgesindeki Şiilere saldırarak Alevilerin mallarını yağmalamış, kadınlarını esir almış, büyükleri öldürmüştü.” (27.11.2015 11:50 maximus decimus meridius. Aynı konu başlığı için ayrıca bakınız: Arap Aleviliği sitesi, 7 Nisan 2013.)
Yukarıdaki yorum abartılı ve tartışmaya açık olabilir. Ancak katletme ve tehcir olayını, BBC gibi ciddi bir kaynak teyit ediyor. BBC Radio 4 için hazırlanan programın yapımcısı Damian Quinn, sunucusu Owen Bennet Jone tarafından hazırlanan ve Çağıl Kasapoğlu’nun Türkçeye uyarladığı haber-yorumda şu ibareler yer alıyor: “Aleviler, Osmanlı İmparatorluğu döneminde gördükleri zulüm nedeniyle yıllar boyu kendilerini toplumun dışında tuttu. Yavuz Sultan Selim idaresinde, 15’inci yüzyıl Osmanlı döneminde Alevi din adamlarına Halep’te tuzak kurulduğu ve başları kesilerek öldürüldükleri de Alevi toplumunda zulümlere verilen örneklerden sayılıyor. Akdeniz kıyılarında Lübnan ve Suriye sınırı ile Türkiye’nin güneyine çekilen Aleviler, güçlü Sünni komşularından uzak, yıllar boyu ‘göze batmaktan’, dikkat çekmekten sakınan bir toplum oldu. London School of Economics Üniversitesi Orta Doğu Programı Direktörü Prof. Fawaz Gerges, temeli yüzyıllar öncesine dayanan ‘zulüm ve baskının’ hâlâ Alevi toplumunun üzerinde etkin olduğu görüşünde.” (BBC News Türkçe web sitesi, “Suriye Alevileri: Katliamdan İktidara”, 14 Mart 2013)
Bu sürek avı, Osmanlı’nın son iki yüz yılında Arap Alevilerini kuşatma ve tecrit politikasına dönüştü. Örneğin Aleviler (diğer adıyla Nusayriler) dağdan şehre inemiyorlardı. İndiklerinde kendilerine özgü sarıkları, puşileri veya benzeri giysileri Sünni kesimin fanatikleri tarafından ateşe veriliyordu. Bazen başları veya boyunları yanabiliyordu. Keza dinden imandan çıkmış kâfirler muamelesi gören Arap Alevilerine Kuran satılmıyordu. Onlar, almak istedikleri zaman Hıristiyan din adamlarına sipariş vererek elde edebiliyorlardı (Faik Bulut, Ortadoğu’nun Solan Renkleri” isimli kitabı)
Osmanlı’nın nasıl devlet terörü uyguladığının ilk örneği budur. Gelelim ikinci örneğe, yani Cezzar Ahmed Paşa olayına,

CEZZAR AHMED PAŞA’NIN KESKİN KILICI
Osmanlı’nın Mısır, Suudi Arabistan ve Şam Eyaleti bölgelerindeki en namlı ve belalı görevlisi Cezzar Ahmet Paşa’dır. Her yörede farklı çatışmalara katılmış gözü kara bir paşadır. Biz, onun katliamla biten olaylarına ışık tutalım: Cezzar Ahmed, Mısır Kahire şeyhülbeledi (yöre yöneticisi, mıntıka beyi) Bulutkapan Ali Bey’in nüfuzlu adamlarından Buhayre kâşifi (sancak beyi) Abdullah Bey’in hizmetine girdi. Onun Hunadi urbânına karşı yaptığı seferde öldürülmesi üzerine Mısır’da bağımsız bir idare kurmaya çalışan Ali Bey tarafından Buhayre kâşifliğine getirildi. Bazı kaynaklara göre; Cezzar Ahmed Paşa, Hunadi urbânı ile yaptığı savaşlarda Abdullah Bey’in (1758 yılında) katledilmesine misilleme olarak 70 kişiyi develeriyle birlikte öldürdüğü için kendisine “deve kasabı” anlamına gelen “Cezzâr” lakabı verildi. Bulutkapan Ali Bey, Cezzar Ahmet Paşa’nın isyanı bastırmadaki cesaretini beğenip kendisini beyleri arasına dâhil etti. “Bu lakaptan gocunmuyor musun” diye sorulduğunda, Ahmed Paşa hep aynı cevabı vermiştir: “Abdullah Bey gibi bir adamın intikamını aldığım için bana Cezzar diyorlarsa, bu benim için şereftir.” Ayrıca bu lakabın, korku ile karışık takdir hislerini belirtmek için kendisine halk tarafından verildiği, çok önceden beri bu şekilde anıldığı, hatta düşmanlarını sindirmek, askerî meziyetlerini ifade etmek ve kendi adamları üzerindeki otoritesini yerleştirmek için özellikle bu lakabı kullandığı da ileri sürülür…
Daha sonra Şam Valisi Osman Paşa’ya kapılanan Cezzar Ahmed, o sıralar Zahir Ömer, Zeydan ve Şahap gibi yörenin köklü ailelerinin Suriye’de ayaklanarak devletin başına dert açması üzerine, 1775-76 yılında ayaklanmayı bastırma görevini üstlendi. 1775’te Zahir Ömer’in bertaraf edilmesinden sonra da vezirlik rütbesiyle Sayda Valiliği’ne getirildi… Boşnaklar, Arnavutlar ve Kuzey Afrikalılardan teşkil ettiği Memlükleriyle (Kölemenler) güçlü bir askerî kuvvet kuran Cezzar bölgedeki âsi (isyancı) urbân (Bedevi) ve aşiretlerle mücadeleye başladı; uyguladığı sert tedbirlerle onları iyice sindirdi…

CEMAL PAŞA’NIN LAKABI, “SEFFAH” (KAN DÖKÜCÜ) İDİ
Gelelim üçüncü örnek olaya; Arap aydınlanması ve milli uyanışına (el Nahda) eşlik eden Osmanlı yönetimine yönelik yüksek sesli ve örgütlü itirazlar, Lübnan ile Şam’da ortaya çıktı. Osmanlı yönetimi aleyhine ilk yazılı belge niteliğindeki bildiri, bir grup Suriyeli tarafından yayınlanmıştır. Suriye Arap Cemiyeti adına kamuoyuna açıklanan bildiride, dönemin Osmanlı yönetimin çok sert eleştiri ve yer yer yöneticilere hakaret yer alıyordu…
Asıl konumuza dönelim: Batı kaynaklı olup Osmanlı hükmü altında yaşayan hemen bütün milletleri (Yunan, Bulgar, Arnavut, Arap, Türk, Kürt, Ermeni vs) etkileyen milliyetçi düşüncenin o zamanki Arap dünyasında, özellikle Mısır, Suriye, Lübnan ve Filistin’de nasıl uç verdiği noktasına dair örnekler verelim. Popüler tarih konusundaki yazılarıyla tanınan gazeteci Murat Bardakçı’nın iki makalesinden bilgileri derleyip harmanlayarak alıyoruz: “Mısır’a sürgün edilmiş veya gitmiş Suriyeli bir kesim, 1912’de başkent Kahire’de el Le Merkeziye (Ademi Merkeziyetçilik) adıyla bir dernek kurmuştu. Bu kuruluşun sonradan oluşturulan şubesinin adı Cemiyet-u Suriyet-ul Arabiye (Suriye Arap Derneği) idi. Malum dernekte, Arap aydınları çoğunluktaydı.
O dönemde Şam Eyaleti’nin yöneten zat, Birinci Dünya Savaşı sırasında Dördüncü Ordu Kumandanı Cemal Paşa idi. Kendisi, İttihat ve Terakki Partisi’nin (veya Cemiyeti) üçlü (Enver, Talat ve Cemal) paşasından biriydi. Cemal Paşa, sorumlu olduğu eyaleti, bağımsız bir hükümdar gibi idare ediyordu. Önceleri Arap milliyetçi ayrılıkçılığını görmezden gelen paşa, dünya savaşının ilanından sonra İngiltere ile Fransa’nın Beyrut’ta boşalttığı konsolosluk binalarında arama yaptırdı ve buralarda Arap derneklerine/kuruluşlarına ait çok sayıda belge ele geçirdi. Belgelere göre, Arap halklarının bağımsızlığı için faaliyet gösteren örgütlerin başında yukarıda anılan Suriye Arap Cemiyeti (SAC) geliyordu. SAC, 1915’te kaleme alınmış ve Suriye halkına hitaben yazılmış bir bildiriyi hazırlayıp dağıtmıştı. Bildiride özetle şöyle denmekteydi: “Ey Arap milleti! Ey Arap milletinin mebusları (milletvekilleri), gençleri, Doğu’nun şân ve şerefinin mirasçıları, ve ey zulme boyun eğerek sabahın gelmesini beklemesini kabul etmeyenler! Bu nidâ (çağrı/sesleniş), mezarlarında yatan ecdâdamızın (atalarımızın) nidâsıdır… Memleketimizden Türk (Osmanlı) musibetinden, en hakir ve zelil (aşağılık) milletlerin görmediği o harap edici sülâlenin zulmünden ve yola çıkmasından kurtulabilmiş bir ay, hatta bir gün bile geçmemiş olduğunu görürsünüz. Tarihimizde bunların zulümlerini kaydetmeyen bir sayfa bile bulamayacaksanız… Yemen ile Irak’a Arap askerleri göndermek suretiyle Arap çocuklarını birbirine kırdıran ve kendilerine kendi elleriyle yuvalarını söndürtenin Talat ve arkadaşı (Cemal Paşa-F.B.) olduğunu işitmediniz mi? Memleketinizden toplanan eğitim yardımlarıyla Türk, Ermeni ve Yahudilerin tahsil için Avrupa’ya gönderilerek, (esas sizin) çocuklarınızın, ciğerparelerinizin bu olanaktan nasıl mahrum bırakıldığını bilmiyor musunuz? Yoksa Türklerin sizi baskı altına aldıkları andan itibaren alışkanlıklarınızı katlettiklerini ve şimdi de Arap eserlerinin mahvına uğraştıklarını öğrenemediniz mi?..” (Murat Bardakçı, “Suriye ile Aramızdaki Soğukluk, 1915’te Yayınlanan Bu İsyan Bildirisiyle Başladı”, Haber Türk gazetesi, 24 Haziran 2012)
“Ele geçen belgelerden hareket eden Cemal Paşa, bağımsızlık ve isyan çağrısı yapmak üzere Fransızlarla görüşen dernek üyesi 33 Arap milliyetçisi hakkında yakalama emri çıkardı. Yakalanabilenler tutuklandı. Günümüzde Lübnan sınırları içinde kalan Aley (Dürzî inançlıların yoğun olduğu dağlık bölge) kasabasında kurduğu askeri mahkeme, tutuklu sanıkları yargılamaya başladı. Aralarında Arap dünyasının ileri gelen aydınlarına ek olarak gazeteciler, Osmanlı parlamentosu milletvekilleri ve bir de Hıristiyan rahip vardı. Çoğu idama mahkûm edildi. 6 Mayıs 1916’da Şam şehrinin Merce ile Beyrut’un Burc meydanlarına kurduğu (Osmanlı idare binasının olduğu ve Küçük Saray diye anılan yerde) darağacında asıldılar. Başta mahkûmların yakın aileleri olmak üzere binlerce Arap, Anadolu’nun değişik yerlerine sürgün edildi. Yakalanamayanların gıyabında idam verildi. (M. Bardakçı, aynı makale) Bu yüzden Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta Şehitler Meydanı olarak anılmaktadır. Suriye ise hem 6 Mayıs’ı Şehitler Günü olarak anar hem de Merce Meydanı’nı, Şehit Meydanı diye kayda geçirmiştir. Her ikisinde de idamları simgeleyen anıtlar bulunur… Aliye Divan-ı Harbi’nin kararları yani Cemal Paşa’nın Arap dünyasının önde gelen aydınlarıyla siyasetçilerini 1915 ve 1916 yıllarında Beyrut ve Şam’da idam ettirmesi, asla unutulmadı. İdamlar, El Nahda ismi verilen Arap uyanış akımının/hareketinin sadece entelektüel çevrelerle sınırlı kalmamasına yol açtı. Çünkü bu aydınlanmacı ve laik milliyetçi hareketin merkezi, Kahire’de kaymış oldu… İdamlar, Arap dünyasında “Türkler, bizi dört yüz yıl boyunca sömürdüler; Cemal Paşa ise kan dökücünün tekiydi. Osmanlı onu bölgemize gönderip büyüklerimizi (bir kısmını) astılar, sonra da (kalan kısmını) dinden çıkardılar (laikleştirdiler) kanaati egemendir.” (Murat Bardakçı, “One Minute ve Cemal Paşa” isimli makalesi, Habertürk 09 Haziran 2016)
Ben, 1970’li yıllarda İsrail’e karşı mücadele eden Filistinlilerle birlikteyken, Cemal Paşa’dan her söz açıldığında şu örneği verirlerdi: “Öyle acımasızdı ki, sırf kurşundan tasarruf olsun diye iki veya üç kişiyi peşi sıra dizdikten sonra tek tüfek kurşunuyla onları kafalarından öldürtürdü!”
Yabancı bir kaynaktaki iddialar ise, daha vahimdir: “Arap milliyetçilerinin idam emrini veren Cemal Paşa, Araplar tarafından El Seffah=kan dökücü olarak anılmaktadır. Ayrıca özellikle Lübnan ve Irak’ta 40 bin kadar insanın ölümüne neden olan açlığa da bilerek sebep olmuştur. Siyonist hareketin tarihçisi Adolf Böhm, Cemal Paşa’nın keyfi yönetimi, pervasızlığı ve acımasızlığı nedeniyle bölgedeki topluluklara yönelik şiddet ve katliamının ayrıntılarını, şu kaynakta yayımlamıştır: Die zionistische Bewegung. Bd. 1: Die zionistische Bewegung bis zum Ende des Weltkrieges. 2., erw. Aufl. Tel Aviv: Hozaah Ivrith Co. Ltd., 1935, S. 643 ff
Kanımca Cemal Paşa’nın biricik iyiliği, Filistin’i işgal eden siyonist militanları kararlı biçimde takip etmesi ve Filistin Arap halkının topraklarına akın eden Yahudi yerleşimcilerin önünü kesmesiydi.
Bu arada Cemal Paşa’yı koruyup savunan bir yazıya da yer verelim: “Pek çok kimse Cemal Paşa’yı çok sert tedbirler almakla, eziyet etmekle ve katletmekle suçlamış hatta ona Seffah (kan dökücü) demişlerdir. Ama bu hatıraların içeriğini kavrayan kişi bizimle beraber görecek ki Cemal Paşa, kendilerini ve kalplerini düşmana satmış olanlara bile çoğu kez, fitneyi engellemek, vatanı ve İslam birliğini korumak uğruna, yapılması gerekenden çok daha hafif cezalar uygulamış ve çoğu kez düşmanlarına bile iyi davranmıştır…” (Bakınız, Seyfullah Korkmaz, Cemal Paşa’nın Hatıralarına Göre I. Dünya Savaşı’nda Filistin Cephesi, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi XLIII, 2017/2, 45-77, Geliş Tarihi: 15.10.2017, Yayın Tarihi: 15.12.2017.)
Bu tarihi gerçekler karşısında AKP Sözcüsü Ömer Çelik ne der bilemeyiz. Ancak 1990’larda bazı İslamcı aydınlarla birlikte “Medine Sözleşmesi” temelinde toplumun her kesimiyle barış içinde birlikte yaşamayı ve demokrasi ortak paydasında buluşmayı öneren, bu konuda yazıp çizen Ömer Çelik, eski yol arkadaşlarının çoğu gibi iktidarda yer alınca şiddeti kutsayan ve kitabına uyduran bir devlet adamı görüntüsü veriyor. Öte yandan Osmanlı yönetiminin haksızlıklarına geçmişte itiraz eden halka ve hakkını arayanlara karşı o devirlerde kullanılan şiddeti, “devlet terörü” olarak görmüyor. Oysa devlet demek, şiddet tekelini elinde tutmak ve gerektiğinde kullanmak demektir.
Aynı şekilde fetihçi ve yayılmacı devlet demek, başka toprakları ve şehirleri silah zoruyla almak; oraların halklarını haraca bağlamak, servetlerini yağmalamak, yetmediği yerde katliam ve asma kesme yoluyla yönetmek demektir. Yemen ve Sudan’daki Osmanlı yönetimi üzerine yapılmış bir Arap belgeselini uzun yıllar önce yayınlayan TRT, tercümede tahrifat yapmıştı. İzlerken dikkat ettim: Özgün Arapçada “el isti’imar ‘ul Osmanî” (Osmanlı Sömürgeciliği) ibaresi, Türkçeye “Osmanlı’nın iyi yönetimi” şeklinde çevrilmişti. Haklı haksız ayrımını yapmadan Osmanlı mirasını sahiplenen Yeni Osmanlıcılara duyurulur! Tabii, anlayana!

https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2019/09/15/osmanli-lubnan-ve-suriyede-teror-estirdi-mi/

12 Ağustos 2018 Pazar

İŞTE, ‘YOKTUR’ DEDİKLERİ SEVR’İN BELGELERİ!


İŞTE, ‘YOKTUR’ DEDİKLERİ SEVR’İN BELGELERİ!
Tarihî meselelerde senelerden buyana ortaya attığımız ama gerçeklerle hiçbir alâkası bulunmayan tuhaf iddialara, tarihi ideolojilere kurban etme uğruna ardarda sıraladığımız saçmalıklara ve düşünmeden konuşanların sarfettikleri garip sözlere bu hafta bir yenisi ilâve edildi: Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Refik Turan, “Sevr diye bir andlaşmanın mevcut olmadığı, zira imzalanmadığı ve tanınmadığı” iddiasında bulundu.

Türk Tarih Kurumu, Sevr’in bundan böyle okullarda “andlaşma” değil, “belge” diye öğretilmesi için çalışacakmış, zira ortada “Sevr” diye bir andlaşma mevcut değilmiş, gerçi bir belge varmış ama bu belge “andlaşma” olamazmış!
Hoppalaaaa!
Tamam, uğradığımız mağlûbiyetlerden bahsetmek âdetimiz değildir, hatâlarımızı değerlendirmek için bile olsa yenilgilerimizi hatırlamamaya çalışırız, meselâ 1071’in ve 1922’nin Ağustos’unda kazandığımız Malazgirt ile Başkumandanlık Meydan Muharebeleri’ni düşünüp Ağustos ayının “zaferler ayı” olduğunu söyleriz ama 10 Ağustos 1920’de tarihimizin en büyük felâketlerinden biri olan Sevr Andlaşması’nı imzalamak zorunda kaldığımızdan pek bahsetmeyiz.
Bu sene bu tuhaf âdetimizi bir tarafa bıraktık, Türkiye’nin akademik tarihçilikte en önemli müessesesi olan Türk Tarih Kurumu’nun başkanı tarihimizin en ağır utanç belgesi olan Sevr Andlaşması’ndan bahsetti ama işte böyle, yani “Sevr andlaşma değildir, uygulanmadığı için sadece bir belgedir” diyerek!
Bizim için bir züll olan Sevr’in uygulanması, hem de en ağır şekilde uygulanması ile alâkalı belgelerden bazılarını aşağıda nakledeceğim ama önce, Sevr hakkında sık yapılan bir hatayı düzelteyim:
Sevr Andlaşması’nı Damad Ferid Paşa’nın imzaladığı şeklinde yaygın bir kanı mevcuttur ama andlaşmanın altında Ferid Paşa’nın imzası yoktur! Ferid Paşa andlaşmanın imzalanması sırasında sadrazamdır, yani başbakan idi ama delege değildi; dolayısıyla andlaşmaya imza koymamıştı. Sevr’i Türkiye adına imzalayanlar üç kişiydi: O zamanlar “Meclis-i Ayân âzası” yani “senatör” olan Hâdi Paşa ile şair Rıza Tevfik ve Türkiye’nin İsviçre’deki ortaelçisi Reşad Halis Beyler...
Ankara İstiklâl Mahkemesi, Sevr’in imzalanmasından bir buçuk ay sonra, 1920’nin 7 Ekim’inde andlaşmayı imzalayan bu üç kişiyi önce “vatana ihanet” gerekçesi ile gıyaplarında idama mahkûm etti, her üçü de daha sonra 150’likler listesine alınp vatandaşlıktan çıkartıldılar ve Türkiye’ye girişleri yasaklandı. Sevr’in imzalanmasından önce 22 Temmuz 1920’de Yıldız Sarayı’nda toplanan, başkanlığını bizzat Sultan Vahideddin’in yaptığı ve andlaşmanın imzalanıp imzalanmaması hususunu görüşen Saltanat Şûrâsı’nda andlaşmanın kabulü lehinde oy kullananlar da Lozan Andlaşması’ndan sonra şayet hâlâ görevde iseler vazifelerinden azledildiler ve emeklilik hakları da iptal edildi.

UNUTMAYALIM: SEVR, TAM BİR UTANÇ BELGESİDİR!

Hâdi Paşa, Rıza Tevfik ve Reşad Halis Beyler’in imzaladıkları metin, andlaşmadan ziyade güçlü bir memleketin çıkarttığı bir sömürge yasasını andırır; getirdiği askerî, siyasî ve malî hükümlerin yanısıra bir barış andlaşmasında bulunmaması gereken bazı garip maddeleriyle, müttefiklerin Türkiye’ye “medenileştirilmesi gereken geri kalmış bir topluluk” gibi baktıklarını da gösterir. Andlaşmada, “Türkiye’nin tren vagonlarını sürekli fren aygıtının işlemesine engel olmayacak biçime sokması” (madde: 358), “kazı yapma iznini yalnız yeterli arkeoloji deneyimi olduğu konusunda güvence gösteren kişilere vermesi” (madde: 421, ek: 7), “Ağustos 1914’ten önce elde edilmiş tarihi eserleri iade etmesi” (madde: 422), “beyaz kadın ticaretini yasaklayıp önlenmesi” (madde: 273/6), “müstehcen yayınları yasaklanması” (madde: 273/7) ve “tarıma yararlı kuşları korunması” (madde: 273/11) gibisinden ancak sömürge idarelerinde rastlanabilecek yaptırımlar da vardır.
Şimdi bu utanç verici maddeler ve daha da önemlisi, Sevr’in Türkiye’yi paramparça etmiş olması ve hükümlerinin İstiklâl Harbi sayesinde ortadan kaldırılması bir tarafa bırakılıyor ve “Sevr andlaşma değildir, onaylanmadığı için geçerliliği yoktur, sadece bir belgedir” deniyor!
Bu iddia, ayıptan da öte bir cür’ettir!

TASDİK ETMEDİK AMA HERŞEYİ İLE UYGULANDI!

Sözü edilen “Sevr’in onaylanmaması”, yani “hukukî geçersizlik” hadisesinin aslı şudur:
Uluslararası bir andlaşma imzalanır ve imzalanmasının ardından taraf olan memleketlerin devlet başkanı veya meclisi tarafından tasdik edilir. Sevr imzalanmış ama Türkiye’de resmen tasdik edilmemiştir, bu doğru…
Sultan Vahideddin, San Remo’da sürgünde bulunduğu sırada, vefatından kısa bir müddet önce, geçmişte Sultan Abdülhamid döneminin Stockholm Büyükelçiliğini yapmış olan Şerif Paşa’ya yazdırdığı notlarında Sevr Andlaşması’ndan bahsederken “Andlaşmayı imzalamaktansa tahttan feragat etmeye kararlıydım” der.
Vahideddin’in ilk kez bundan 20 sene önce benim “Şahbaba” isimli kitabımda yayınladığım notlarında Sevr hakkında söylediklerinin bir kısmı şöyledir:
“…Sevr Andlaşması bana göre ne bir andlaşmaydı, ne de bir pakttı: kötülüğün baştan aşağı kendisiydi.
Müttefiklerin baskısı neticesinde andlaşmayı uzun bir toplantıdan sonra kabul eden Saltanat Şûrası’nı ve metni imzalayanları bu hareketlerinden dolayı mes’ul tutamayız. Bana gelince; mecburi ve geçici imza taktiğiyle biraz zaman kazanmaya çalıştım. Saltanat Şûrası’nı da zaten her türlü mes’uliyeti üzerime alarak galipleri ve zaferlerinden sonra Türkiye’ye karşı aşın düşmanca bir tavır içine giren bu memleketlerin kamuoyunu biraz sakinleştirmek için teşkil etmiştim. Gelişmeleri bu şekilde beklerken biraz zaman kazanmaya çalıştım, zira olayların gidişatını normale sadece zaman çevirebilirdi.
Bu oyalama kararımı Sevr Andlaşması’nı kabul etmememi söylemek için delege gönderen Hindistan Hilâfet Komitesi’ne de bildirdim. Hadiselerin gelişmesini beklemeyi tercih etmiştim. Eğer işler kötü gider ve oyalamakta muvaffak olamazsam, andlaşmayı imzalamaktansa tahttan feragat etmeye kararlıydım”.
Sultan Vahideddin’in söyledikleri doğrudur. Andlaşmayı onaylamamış ve o günlerde Meclis-i Mebusan da zaten kapatılmış olduğu için bizde Sevr resmen tasdik edilmemiştir.
Ama, mesele bu kadar basit değildir…
Sevr, Türkiye tarafından tasdik edilmemiştir fakat Osmanlı Türk delegeleri Sevr’i imzalamışlar ve andlaşmaya imza koyan diğer memleketlerden bazılarının devlet başkanları, kralları ve parlamentoları sonraki aylarda andlaşmayı onaylamışlar ve Sevr bütün şiddeti ile uygulanmıştır!

BU BELGELER NASIL GÖRMEZDEN GELİNİR?

Arşivlerimizde, Sevr’in uygulanmasından doğan sıkıntıları, üzüntüleri, yıkıntıları, çekilen elemi ve ıztırabı gösteren yüzlerce belge vardır…
Aşağıda, Osmanlı Arşivleri’nde muhafaza edilen bu belgelerden sadece bir kısmının katalog numaralarını ve özetlerini naklediyorum:

* HR.SYS.27/179: Yunanlılar’ın Sinekli İstasyonu’ndan ihraç olunduğu. Sevr Andlaşması’na göre Yunan birliklerinin Istranca’dan çıkarılması.

* BEO.4682/351150: Sevr Ahidnamesi’nde terki mevzubahis olan arazideki memurların maaşlarına dair kararnamenin tâdili hakkında Hukuk Müşavirliği mütalâaname suretinin takdim olunduğu.

* DH.İ.UM.19/1: Sevr Muahedesi’nden sonra Yemen’de bulunan Vali Nedim Bey ve İmam Yahya Efendi ile diğer mülkiye memurlarının hukuki durumlarının ne olacağı.

* DH.İ.UM.20/14: Sevr Muahedesi’ni tatbik vesilesiyle Yunanlılar’ın, işgalleri altında bulunan mahallerde icra ettikleri cefa ve mezalimi havi raporun Harbiye Nazırı Safa Bey’e takdimi.

* DH.İ.UM.20/14: Sevr Muahadesi’nin jandarmaya ait hükümlerinden birçoğunun tatbik edilemeyeceğine dair Jandarma Müfettiş-i Umumîsi General Folan, Makedonya’nın ilk jandarma tensikatında Tensikat Komisyonu Başkanı de Corcis, İstanbul’da Beynelmüttefikîn Polis Kontrol Komisyonu’nda İtalyan Mümessili Miralay Kont Kaprini tarafından hazırlanıp hükümetlerine takdim ettikleri raporların ilgili fıkralarının Umum Jandarma Kumandanlığı’ndan gönderildiği, önemine binaen Sadaret’e takdim edildiği.

* DH.İ.UM.20/14: Salihli kazasına bağlı olup Sevr Muahedesi ile Yunan idaresinde kaldığı Yunanlılar tarafından iddia edilen çeşitli köylerin ağnam resminin Yunanlılar tarafından toplanmak istendiği ve bu konuda ne yapılacağı hakkında vuku bulan tahrirat.

* DH.İ.UM.20/14: Sevr Barış Andlaşması mucebince muvakkaten Yunan idaresine tevdi edilmiş olan bölgelerdeki memurların maaşlarının ödenmesi.

* DH.İ.UM.20/14: Sevr Muahadesi’nin 225. maddesi gereğince Memalik-i Osmaniye’de vefat eden sivil ve asker esirlerin listelerinin hazırlanabilmesi için bunların isimleriyle, ölüm sebepleri ve mahallefatının bulunup bulunmadığının tesbit edilerek bildirilmesine dair İstanbul, Hüdavendigâr, Adana vilayetleri ile Çatalca, Karesi, Kal’a-i Sultaniye Mutasarrıflıkları’na yazılan tahrirat.

* HR.İM.59/14: Sevr Andlaşması’nın revizyonu gözönünde bulundurularak Ermenistan’ın teşkili konusunda Güney Afrika Delegesi Profesör Gilbert Murray’ın Cemiyet-i Akvam’a sunduğu rapor.

* HR.İM.59/15: Sevr Andlaşması’nın revizyonu ve Osmanlı’dan bağımsız olarak Ermenilere yurt verilmesi hususunun Cemiyet-i Akvam’da ele alınması. Anadolu ve komşu topraklarda birçok Ermeni kadın ve çocuğun zorla evlerinden alınıp kadınların Türk haremine kapatıldığı, çocukların Müslüman kurumlarına yerleştirildiği iddialarını hâvî Dr.Kennedy, Miss Emma Cushman ve Miss Jeppe’nin Cemiyet-i Akvam’a sundukları görüşler ve öneriler.

* HR.İM.59/16: Sevr Andlaşması’nın revizyonu gözönüne alınarak Osmanlı’dan bağımsız Ermenistan teşkili konusunda Cemiyet-i Akvam’ın İtilâf Devletleri’ne çağrısı.

* DH.İ.UM.EK.122/7: Sevr Muahede-i Sulhiyesi’nin idare-i umumiye ile ilgili maddelerinin tâmimen tebliği.

* MV.20/72: Sevr Muahedesi ahkâmınca, gümrük rüsumunun kıymet-i eşya üzerinden alınacağı.

* MV.220/258: Sevr Muahedesi hükümlerine göre geçici olarak Yunanlılarca işgal edilen İzmir ve hinterlandında Osmanlı memurlarının vazifeleri başında kalacakları ve Yunan müdahalesinin men’i için teşebbüslerde bulunulması.

* MV.221/234: Sevr Muahedenamesi’nin tayin eylediği sınırlar dahilinde vazife yapan kadı ve müftülerin atanma ve azilleri konusunda Yunanlılar tarafından vuku bulan tebligatın tedkiki.

* HR.İM.225/52: Sevr Muahedesi’nin imzasından sonra Wilson tarafından çizilen Türk-Ermeni hududu hakkında Hazine-i Evrak’ta belge bulunmadığı, Wilson şeraitine verilen cevabı muhtevî muhtıra suretinin ise çoğaltılarak bir nüshasının irsal kılındığı.

* HSD.AFT.6/128: Sevr Antlaşması’nın imzalanıp imzalanmaması konusunu görüşmek üzere toplanmış olan Saltanat Şurası’na kimlerin davet edildiğine ve Sevr Antlaşması’nın lehinde ve aleyhinde görüş bildirenlerin listesini göndermesine dair İstanbul Defterdarlığı’ndan Ali Fuad Bey’e gönderilen tahrirat.

Bu evrakı ve arşivde mevcut bulunan daha yüzlerce belgeyi görmezden gelip o günlerde yaşanmış bütün acıları da unutarak “Sevr diye bir andlaşma yoktur” demek en azından ayıptır, insafsızlıktır ve aklı başında bir tarihçinin yapacağı iş değildir!
BİR DEĞİL, TAM SEKİZ AYRI SEVR VARDIR!

Türkiye’de, tarihimizin en acı vesikalarından olan Sevr’in imzalanmasının üzerinden neredeyse bir asır geçmiş olmasına rağmen, bu konuda hâlâ derinlemesine bir araştırma yapılmamıştır ve daha da önemlisi, Sevr’in Müttefikler ile Türkiye arasında imzalanmış tek bir andlaşmadan ibaret olduğu zannedilir.
Sevr, bir “andlaşmalar serisi”dir, Türkiye’nin imzaladığı ve tam bir “ölüm fermanı” olan metin bu serinin sadece biridir ve Paris’in banliyölerinden Sévres’deki çini fabrikasının sergi salonunda 10 Ağustos 1920’de öğleden sonra saat dördü sekiz geçeden itibaren ardarda imzalanan Sevr Andlaşmaları, sekiz adettir:
1. Müttefikler ile Türkiye arasında imzalanan barış andlaşması.
2. İngiltere, Fransa ve İtalya’nın Anadolu hakkında imzaladıkları üçlü andlaşma.
3. Müttefikler ile Polonya, Romanya, Sırp-Hırvat-Slovak Devleti ve Çekoslovakya arasında imzalanan sınırlarla ilgili andlaşma.
4. Müttefikler ile İtalya, Polonya, Romanya, Sırp-Hırvat-Slovak Devleti ve Çekoslovakya arasında imzalanan andlaşma.
5. İtalya ile Yunanistan arasında imzalanan andlaşma.
6. Müttekifler ile Yunanistan arasında Trakya konusunda imzalanan andlaşma.
7. Müttefikler ile Ermenistan arasında imzalanan andlaşma.
8. Yunanistan ve Bulgaristan arasında karşılıklı göç konusunda imzalanan andlaşma.
İşte, Türkiye’de “Sevr” dendiğinde bu sekiz andlaşmanın ilk sırasındaki metin anlaşılır ve o gün imzalanan diğer andlaşmalar ile ilgili olarak henüz bir çalışma yapılmamıştır.
Sevr’in bugün Fransız Dışişleri Bakanlığı Arşivi’nde muhafaza edilen imzalı orijinal nüshasının Türkiye’ye verilen tasdikli nüshasında delegelerin isimlerinin son ve maddelerin başladığı ilk sayfası (Osmanlı Arşivi, MHD.4616).
https://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/2099644-iste-yoktur-dedikleri-sevrin-belgeleri

25 Mayıs 2017 Perşembe

OSMANLININ ALEVİ BEKTAŞİ DÜŞMANLIĞI


OSMANLININ ALEVİ BEKTAŞİ DÜŞMANLIĞI
Cumhuriyet tarihinin en tartışmalı konularından biri tekke ve zaviyelerin kapatılmasıdır. Osmanlı’nın kuruluşunda önemli rol oynayan, imparatorluğun altın çağlarında önemli  ilim adamlarını yetiştiren tekkeler, imparatorluğun yıkılma döneminde ise devleti içten çürüten bir mikrop haline gelmiştir. 16. yüzyılın sonlarından itibaren tamamen nakilci bir din anlayışını benimseyen tekke ve zaviyeler, gerçek hayattan koparak imparatorluğun ,sosyal hayatındaki aktif görevlerini eskisi gibi yerine getirememişlerdir. Bu yüzden tekkeler, imparatorluğun gerileme ve yıkılış dönemlerinde tamamen ahireti düşünen, dünyadan kopuk, her yeniliğe karşı yobaz kurumlara dönüşmüştür
Bektaşilik, temellerini Hacı Bektaşi Veli’nin attığı islamın tasavvuf ekollerinden biridir. Hacı Bektaşi’nin hayatıyla ilgili yazılan ilk eser ölümünün üzerinden 200 yıl sonra yazılan Vilayetnamelerdir. Bu nedenle Hacı Bektaşi Veli’nin kim olduğu, nerede, ne zaman dünyaya geldiği hakkında kesin bilgiler yoktur fakat rivayetlere göre 1210 yılında Nişabur’da doğmuş, 1270 yılında Sulucakarahöyük’te vefat etmiştir.
Osmanlı tarihinin temel kaynaklarından biri kabul edilen Aşıkpaşazade, Hacı Bektaşi Veli’nin Anadolu’ya gelişini ve hayatını şöyle anlatmaktadır :
“Hacı Bektaş Horasan’dan kalktı. Bir kardeşi vardı, Menteş derlerdi. Birlikte kalktılar. Anadolu’ya gelmeye heves ettiler. Evvela doğru Sivas’a geldiler. O zamanda Baba İlyas gelmiş, Anadolu’da oturur olmuştu. Meğer onu görmek isteğiyle gelmişler…. Bu Hacı Bektaş, kardeşiyle Sivas’a, Sivas’tan Baba İlyas’a geldiler. Oradan Kırşehir’e, Kırşehir’den Kayseri’ye geldiler. Menteş yine memleketine yöneldi.Hacı Bektaş kardeşini Kayseri’den gönderdi. Vardı, Sivas’a çıktı.Oraya varınca eceli yetişti. Onu şehid ettiler.”(Aşıkpaşazade,  Aşıkpaşaoğlu Tarihi.İstanbul 1992 M.E.B. Yayınları s.164)

OSMANLININ KURULUŞUNDA BEKTAŞİLİK
Bektaşilik ile Osmanlı arasındaki ilişki imparatorluğun kuruluş dönemine kadar dayanır. Osmanlı kurulduğunda sanıldığı gibi bir şeriat devleti değildi. Bu nedenle devletin kuruluşunda Anadolu’daki dini tarikatler ile Osmanlı beyleri arasında uyumlu bir ilişki olmuştur ve ilk Osmanlı sultanları, Rum abdalları da denilen Bektaşi dervişleriyle iyi geçinmişlerdir ve zaman içinde Bektaşilik, Osmanlı’da önemli bir mevki kazanmıştır. Özellikle 14. yüzyılın ikinci yarısından sonra ve 15. yüzyılda Rumeli fetihlerinde bu bölgelerin islamlaştırılmasında kolonizatör Türk dervişleri de denilen  Bektaşi dervişlerinin önemli rolü olmuştur ve yaptıkları hizmetler karşılığında kendilerine tekke ve zaviyeler açılıp köyler bağışlanmıştır. Bu dönem tarihçiler tarafından ”Osmanlı’nın sünnileşmediği dönem” olarak adlandırılmaktadır.

BEKTAŞİLİK VE YENİÇERİ OCAĞI İLİŞKİSİ
Bektaşi tarikatının itibar kazanmasının diğer nedeni ise Yeniçeri ocağı ile Bektaşilik arasındaki ilişkidir. 1362 yılında 1. Murat’ın kurduğu Yeniçeri ocağı, 15, yüzyıldan , ocağın lağv edilmesine kadar bektaşi tarikatına bağlı kalmıştır. Bunun en önemli nedenlerinden biri yeniçeri ocağının Hristiyan devşirmelerden oluştuğu için sünniliğe göre daha yumuşak olan bektaşiliği kendilerine daha yakın hissetmeleridir. Yeniçeri ocağında bir çok Bektaşi özelliğine rastlamak mümkündür. Örneğin Ocağa, ‘Ocağ-ı Bektaşiyan’; Yeniçerilere, ‘taife-i Bektaşiye’, ‘Gürüh-u Bektaşiye’, ‘Zümre-i Bektaşiyan’; Ocak ağalarına ‘rical-i dudman-ı Bektaşiye’; Ocaktaki Çorbacılara ‘Sanadid-i Bektaşiyan’, ‘Ağayan- ı Bektaşiyan’ denilmektedir.

1657 YILINDAN ÖNCE BİR YENİÇERİ
Yeniçerilerin savaşa giderken, savaş sırasında ve sonrasında çektikleri gülbank, Bektaşiliğin ocak üzerindeki etkisini net bir şekilde göstermektedir. Çünkü yeniçerilerin çektiği gülbank ile Bektaşilerin gülbankı aynıdır. Yeniçerilerin savaş sırasında çektiği gülbank şöyledir :
“Allah Allah Eyvallah / Baş uryan, sine puryan, kılıç al kan / Bu meydanda nice başlar kesilir hiç olmaz soran / Eyvallah… Eyvallah / Kahrımız kılıcımız düşmana ziyan / Kulluğumuz padişaha ayan /
Üçler, yediler, kırklar / Gülbankı Muhammed, Nuri Nebi, Keremi Ali / Pirimiz Hünkarımız Hacı Bektaş Veli / Demine devranına hu diyelim /Hu (Burhan Kocadağ – Alevi Bektaşi Tarihi Can Yayınları 1996 s.78)

OSMANLI’NIN BEKTAŞİ TARİKATLARINI NASIL KAPATTIĞINI, BEKTAŞİLERE NASIL ZULÜMLER YAŞATTIĞINI BİLMEK LAZIM.
Hep Cumhuriyet tarihiyle yüzleşecek değiliz ya biraz da Osmanlı tarihiyle yüzleşelim ne dersiniz? İşte tüm ayrıntılarıyla Osmanlı’nın Bektaşi tekkelerini kapatması ve Bektaşilere yaşattığı zulüm…

BEKTAŞİ TEKKELERİNİN KAPATILMASI
Yeniçeri Ocağı ile Bektaşi tarikatı arasındaki ilişki, bektaşi tekkelerinin kapatılmasında önemli etkenlerden biri olmuştur. Yeniçeri ocağının kanlı bir şekilde kaldırılmasından sonra Bektaşi tekkeleri de yeniçerilerle aynı kabul ederek zararlı görülmüş, islam dışı, sapık, zındık bir tarikat olarak nitelendirilmiştir.

BEKTAŞİLİĞE YÖNELTİLEN SUÇLAMALARDAN BAZILARI ŞUNLARDIR:  namaz kılmamak, oruç tutmamak, içki içmek, Hz. Ali’yi tek halife bilerek, Hz. Osman ve Hz. Ömer’e hakaret etmek, halkı doğru yoldan saptırmak…

DÖNEMİN ÜNLÜ DEVLET ADAMLARINDAN AHMET CEVDET PAŞA BEKTAŞİLİĞİ ŞÖYLE TANIMLAMAKTADIR :
Bektaşiler, Peygamberlik iddiasından sonra karışıklığa yatkın olan halkın kalbini çelip kötülüklere sürüklediler. Özellikle cahil insanlara ve yeniçerilere sokulup işledikleri kötülüklerle onları da baştan çıkarıp isyan edecek duruma soktular. Osmanlı topraklarının her yerinde öncesi ve sonraki kanun yolu ile idam edilmeleri, devleti sevenlerin amacı idi.”(Ahmet Cevdet Paşa Tarih-i Cevdet. Cilt 12 İstanbul Üçdal Neşriyat 1966 s.236)
Görüldüğü gibi bir zamanlar padişahların bile saygı duyup benimsediği Bektaşilik 19. yüzyıla gelindiğinde Cevdet Paşa’ya göre yok edilmesi, vatanseverliğin bir göreviydi.

PEKİ AMA NE OLDU DA BİR ZAMANLAR ÇOK SAYGIN KABUL EDİLEN BEKTAŞİLİK, ŞEYTANLAŞTIRILDI?
Bunun tek nedeni, Bektaşiliğin islamdan uzaklaşması mıydı? Cevap : Tabii ki hayır. İslamdan uzaklaşma suçlaması sadece bahaneydi. Gerçek neden tamamen siyasiydi. Bektaşilerin, Yeniçeri ocağı üzerindeki etkisi Bektaşi tekkelerin kapatılmasındaki en önemli etkendir. Çünkü, Bektaşi tekkelerinin Yeniçerileri kışkırttığı düşünülüyordu. Son Yeniçeri isyanında da Bektaşilerin destek olması, Bektaşi tekkelerinin kapatılmasında önemli etken olmuştur. Kısacası, devlet için Bektaşi tekkeleri fitne yuvasından başka bir şey değildir
8 Temmuz 1826 tarihinde Saray-ı Hümayun camisinde Bektaşi tekkelerinin durumunu görüşmek için toplantı düzenlenir. 2. Mahmut’un da izlediği toplantıya Nakşibendi, Mevlevi,Halveti,Celveti, Sadiyye gibi birçok tarikatın temsilcisi, sadrazam ve eski, yeni şeyh-ül islamlar katılmıştır. Toplantının ilginç olan yönü, toplantıya katılanların tamamının Sünni inanca mensup olmasıdır. Yani Bektaşilik hakkında karar veren kurul, Bektaşiliği zındık olarak gören sünni bir kuruldur. Böyle bir kurulun Bektaşilik hakkında ne karar vereceğini tahmin etmek zor değildir.  Toplantıda Sadrazam, tarikat temsilcilerine görüşlerini sormuş, tarikat temsilcileri Bektaşilikle alakaları olmadığı için bilgileri olmadığını söyledikten sonra Bektaşilik hakkında duydukları islam dışı faaliyetleri anlatmışlardır. Ardından şeyh-ül islam söz alarak Bektaşiliğin islam dışı olduğu hakkında bir konuşma yapmış ve toplantı sonunda Bektaşi tekkelerinin kapatılması kararı alınmıştır.

KARAR KISACA ŞÖYLEDİR :  Üsküdar ve Eyüp başta olmak üzerine 60 yıldan daha eski olan Bektaşi tekkeleri diğer tarikatlara verilecek, son 60 yılda yapılan tekkeler ise yıkılacaktır Bektaşi Baba ve müridleri ise dinsel açıdan ‘düzelmesi’ için Hadim, Birgi ve Kayseri gibi ulemanın yoğun olduğu yerlere sürgün edilecektir   Yüzyıllar boyunca devlete hizmet eden Bektaşilere reva görülen hak işte budur.  Kapatma kararından sonra hemen harekete geçilerek İstanbul tekkelerindeki Bektaşi babaları ve müritleri tutuklanarak Darphane’ye hapsedildiler.Kıncı Baba, İstanbulağasızade Ahmed Baba ve Salih Baba adındaki Bektaşi babaları idam edildi.

İMAN SINAVI VE SÜRGÜN
 Diğer Bektaşi babaları ise Şeyh-ül islam tarafından ”iman sınavına”tabi tutuldu. Yapılan sınav sonucunda Bektaşi babaların islamı hiç bilmediğine ve zındık olduklarına karar verildi ve her biri farklı yerlere sürgün edildi. Sürgün edilen Bektaşi babalarından bazıları ve sürgün edildikleri yerler şöyledir :
Rumelihisarı’nda Şehitlik tekkesinden Mahmud Baba ile yedi nefer müridi Kayseri’ye,
Paşalimanı tekkesindeki Ahmed Baba ve Kazlıçeşme tekkesindeki Hüseyin Baba ikişer nefer müridl eriyle Hadim’e
Karaağaç tekkesinden o tarihte aynı zamanda ‘Hacı Bektaş Vekili’ olan İbrahim Baba ile sekiz nefer müridi, Sütlüce tekkesinden Mustafa Baba ve Eyüp’te Karyağdı Tekkesinden Mustafa Baba üç nefer Bektaşi ile Birgi’ye,
Karaağaç Tekkesinde misafir olan Yusuf Baba Amasya’ya, ve diğer misafirlerden biri olan Ayıntablı Mustafa Baba Güzelhisar’a,
Kıncı Baba’nın kardeşi Mehmed Baba, Çamlıca Tekkesinden Mehmed Baba ve Merdivenköyü tekkesinden diğer Mehmed Baba dört nefer müridi ile Tire’ye (John Kingsley Birge – Bektaşilik Tarihi  (Çeviren: Reha Çamuroğlu). İstanbul:Ant Yayınlar 1991 s.89)
İstanbul’daki diğer Bektaşi babaları sürgün edilmemek için Sünni taklidi yapmışlardır.

İZZET MOLLA, BEKTAŞİLERE YAPILAN BASKIYI ŞÖYLE DİLE GETİRMİŞTİR:
“Ağalar eyledi cehiyme sefer / Çaldı Bektaşiler de göç borusun”(Ahmet Cevdet Paşa Tarih-i Cevdet. Cilt 12 İstanbul neşriyat 1966 s.238)  Devletin, Bektaşi düşmanlığı öyle bir hal almıştır ki sevilmeyen, ayağı kaydırılmak istenen kişiler bile Bektaşi olmadığı halde Bektaşi olmakla suçlanmışlardır. Örneğin Beşiktaş Cemiyeti İlmiyesinde hoca olan  Melekpaşazade Abdülkadir bey,eski vakanüvis Şanizade Mehmet Ataullah Efendi ve defterdar İsmail Ferah (Ferruh) Efendi Bektaşi olmadıkları halde Bektaşilikle suçlanarak Manisa, Menemen ve Bursa’ya sürgün edilmişlerdir. Bu örneklerin dışında Bektaşi olmadığı halde sadece devlete muhalif olduğu için Şabçı Yahudi adındaki bir sarraf, Bektaşilikle suçlanıp idam edilmiş, sonra da mallarına el konulmuştur.
Bektaşi düşmanlığı zaman içinde hastalık halini almıştır. Sadece isimlerinin sonunda ”baba” ifadesi geçtiği için  Halep’teki Bayram Baba Tekkesi kapatılmış, ancak daha sonra bu tekkenin Halvetiye tekkesi olduğu anlaşılınca tekrar açılmıştır.  İstanbul’daki Bektaşi tekkeleri, devletin baskısı altında her gün ezilirken 2. Mahmud Rumeli’deki Bektaşi tekkelerinin yıktırma kararı almıştır ve Hacı Ali bey ile Pirlepeli Ali ağayı görevlendirmiştir.Anadolu’daki tekkelerin yıkılması görevi ise Cebecibaşı Ali Ağa ve müderrislerden Çerkeşi Mehmed Efendi’ye 1 Ağustos 1826 tarihinde verilmiştir. (Bknz : İsmail Hakkı Uzunçarşılı Kapıkulu Ocakları Ankara TTK Yayınları 1988 s.572)
2. Mahmud bir yandan Bektaşi tekkelerini yıktırma kararı alırken diğer yandan Bektaşi tekkelerini Nakşibendiliğe dönüştürmeye çalışmıştır.
Örneğin 1827 yılında Hacı Bektaşi Veli vakfını Nakşibendi tarikatı esaslarına göre yönetmesi şartıyla Bektaşi babası Hamdullah Efendi’nin yerine kardeşi Veliyüddin efendiyi verdiği şu beratla görevlendirmiştir :
“… kötünün ortadan kaldırılmasıyla Nakşibendi Tarikatı usulü yerine getirilmek koşuluyla adı geçen kardeş Seyyid Veliyüddin’e ………………..  görev belgesi gereğince bu beratı verdim” (Baki Öz- Alevilik’le İlgili Osmanlı Belgeleri. İstanbul: CanYayınları 1997 s.93)

2. MAHMUDUN BEKTAŞI DÜŞMANLIĞI VE SADRAZAMA VERDİĞİ EMİRDEKİ USLÜP
2. Mahmud Bektaşiliğin kökünü kazımaya kararlıdır ve Bektaşi tekkelerinin kapatılmasında gevşek davranıldığını düşünmektedir. Sadrazama verdiği emirdeki üslubunun sertliği Bektaşilere ne kadar düşman olduğunu açıkça göstermektedir:
“… Şöyle böyle denilerek bunların yerine getirilmesi pek gecikti.. Denetçileri görevden uzaklaştırasın. Birçok yasaların uygulanmasına izin vermeme karşın, yine yüzüstü bırakılıyor. Her ne kadar işler çoksa da, birine bir düzen verilmeden başkalarına başlanıyor, işler arapsaçına döndüğünden bir kat daha zorlaşıyor. Zecriye maddesi nasıl oldu?… her biri hizmet beğendireyim diyerek işleri birbirine dolaştırıyorlar. Şimdiye kadar bir şey söylenmediğinden aşırıya gitmeye başladılar. Sonunda kızacağımı düşünmüyorlar mı?… Sonra şöyle oldu, böyle oldu sözlerini dinlemem.” (Baki Öz- Alevilik’le İlgili Osmanlı Belgeleri. İstanbul: Can Yayınlar 1997 s.94)
Sadrazam Selim Paşa, Şeyh-ül islam yüzünden görevin ağır yürütüldüğünü söyleyerek şeyh-ül islamın da görevlendirilmesini ister. Bunun üzerine padişah şu fermanla Şeyh-ül islamı da görevlendirir :
”Benim vezirim… Bektaşilerin, tarikat şeyhleri, Kuran hocaları ve şeriat memurları, mahalle imamları gibi yansız kişilerden oluşan inceleme-araştırma kurulları yoluyla durum incelenerek baskı ve korumanın dışında tutularak, haklarında şeri yasalar neyi gerektiriyorsa onu uygulayarak, yoksul-zengin ayrımı yapılmaksızın hangi sınıftan olursa olsun eşit tutularak, şu BEKTAŞİ FESADI maddesinin ehli sünnet arasından tümüyle temizlemek için şeyhülislamlığın bu işi üstlenmesi buyruğumuzdur. Bu Bektaşilik fesadının Muhammed ümmedi arasından kaldırılmasına birlikte çaba ve özen gösteriniz.”(Baki Öz- Alevilik’le İlgili Osmanlı Belgeleri. İstanbul: Can Yayınları 1997 s.91)
Padişahın bu sert fermanından sonra Anadolu ve Rumelideki bir çok Bektaşi tekkesi kapatılmış, Bektaşi Babaları sürgün ya da idam edilmiş ve Bektaşi tekkelerinin mallarına el konulmuştur.

 SADECE 1826 YILINDA KAPATILAN BEKTAŞİ TEKKELERİNİN İSİMLERİ ŞUNLARDIR :
Anadolu da kapatılan Bektaşi Tekkeleri :  Haydar Baba Tekkesi, Yatağan Baba Tekkesi, Hazma Baba Dergahı, Ayn-i Ali BabaTekkesi, Niyazi Baba Tekkesi, Cafer Baba Tekkesi, İnci Baba Tekkesi;
İstanbul’da kapatılan Bektaşi Tekkeleri : Şahkulu Sultan Dergahı, Karaağaç Tekkesi, Karyağdı Tekkesi, Perişan Baba Tekkesi, Şehitlik Tekkesi, Akbaba Tekkesi, İvaz Fakih Baba Tekkesi, Bademli Tekkesi, Yarımca Baba Tekkesi, Ağlamış Baba Tekkesi,
 Rumeli’de kapatılan Bektaşi Tekkeleri : Pınarhisar Tekkesi, Demir Baba Tekkesi, Seyyid Ali (Kızıl Deli) Sultan Dergahı, Kesriye Tekkesi, Vodorina Tekkesi, Velikiot Tekkesi, Kuç Tekkesi, Hıdır Baba Tekkesi; Mısır: Kaygusuz Abdal tekkesi, Kasr-ı Ayn Tekkesi (Frederick William Hasluck – Anadolu ve Balkanlarda Bektaşilik İstanbul 1995 Ant Yayınları)

BEKTAŞİLERİN GİZLENMESİ VE TAKİYYE
2. Mahmud’un indirdiği bu darbeden sonra Bektaşiler, gizlenme yolunu tercih etmişlerdir.
Ahmet Cevdet Paşa’nın anlattığına göre idam edilenler ve sürgüne yollananlar dışında kalanlar sünni inanca bağlılıklarını bildirmişler fakat tutum ve davranışları bakımından yalan söylemektedir. Paşa’ya göre ortada Bektaşi kıyafetiyle dolaşan kimse kalmamıştır. Çünkü Bektaşiler, mücadelelerini sürdürebilmek için takiye yolunu seçmişler, sünni gibi görünmüşlerdir.
Devletin yoğun baskısından kurtularak özgürce inancını yaşamak isteyen Bektaşiler ise devletin merkezinden uzak olan Arnavutluk’u merkez olarak seçmişlerdir. Arnavutluk dışında Bosna, Yunanistan, Yanya ve Girit, Bektaşilerin inançlarını yaşamak için seçtikleri diğer yerlerdir.







22 Mayıs 2017 Pazartesi

OSMANLIDA İÇKİ FABRİKALARI 2.ABDULHAMİT ZAMANINDA KURULDU

OSMANLIDA İÇKİ FABRİKALARI 2.ABDULHAMİT ZAMANINDA KURULDU
OSMANLI’DA İLK RAKI FABRİKASI VE BİRAHANE ABDÜLHAMİT DÖNEMİNDE AÇILMIŞTIR
Abdülhamit ise Yıldız Sarayı’nda adeta ablukaya alınmış ve kendisini kuşatan İngiliz derin devletinin oyunlarına yenik düşmüştür. Tüm devlet büyükleri gibi saygıyı hak etmektedir, ama o dönemi Osmanlı’nın kudretli günleri gibi kendisini de hatasız evliya bir şahıs gibi göstermek tarihi gerçeklere uygun düşmemektedir.

Osmanlı’nın en geniş toprak kayıpları,
İlk rakı fabrikasının ve birahanenin açılması,
Sigara üretiminin başlaması,
Genelevlerin ve gayri meşru hayatın yaygınlaşması,
Avrupa’ya şarap ihracatı yapılması,

Allah’ın varlığını inkar eden Darwinizm’in Osmanlı’nın dört bir yanına yayılması,
Bizzat İngiliz paşaları ve onların destekçilerini devlete atayarak Osmanlı yönetiminin İngiliz derin devletinin eline terk edilmesi,
Osmanlı Donanması’nın çürütülmesi,
Duyun-i umumiye ile Osmanlı’nın ekonomik olarak Batı’ya tam bağımlı hale gelmesi ve İslam ümmetinin dağılması Abdülhamit döneminde olmuştur.

Abdülhamit’in İzniyle Açılan Bomonti Birahanesi
Abdülhamit döneminde ilk birahane, İstanbul’da Bomonti Kardeşler tarafından kuruldu. Selanik'te de Olimpos Bira ve Şampanya Fabrikası açıldı. Fabrikaların arz tezkiresine yani üretim iznine Abdülhamit kendi imzasıyla onay verdi. Bomonti birahanesinde yılda 7 milyon litre bira üretiliyordu. Zamanla üretim 10 milyon litreye kadar çıktı. Trakya ve Marmara Körfezi kıyılarından Eskişehir'e kadar uzanan bölgede halkın bira içebilmesi için “Bomonti Bira Bahçeleri” kuruldu.
Abdülhamit döneminde İstanbul ve çevresinde bira tüketimi o derece artmıştı ki Viyana’dan bile trenle taze bira getiriliyordu.

Abdülhamit döneminde içki üretimi devletin resmi faaliyetlerinden biri haline geldi
Abdülhamit içkinin vergi düzenlemesini de yaptı. ‘‘Müskirat Nizamnameleri” yani ‘‘İçki Yönetmelikleri” çıkarttı. 7 Nisan 1886 tarihli yönetmelikle içkiden alınacak vergiler düzenli bir şekle getiriliyor, 14 Temmuz 1890’da ise, ihraç edilecek şarapların kalitesi ve vergileri belirleniyordu.

Türkiye’de ilk rakı fabrikası da Abdülhamit döneminde açıldı
Abdülhamit döneminde başka rakı fabrikaları da açıldı. Örneğin Niğde’nin Fertek kasabasında Fertek Rakısı fertek rakısı şu anda yok üretilmeye başlandı. Boğaziçi, Ruh, Âlem, Deniz Kızı bu rakılar şu anda yok  gibi rakılar birbirleriyle yarışır olmuşlardı. Saray görevlilerinin bile rakı ürettiği Abdülhamit döneminde, en çok tüketilen rakılarından bir diğeri de Üzüm Kızı rakısıydı. Buna  tanıtım resmi nedeniyle halk “Kızlı Rakı” derdi. İnsan sağlığına son derece zararlı olan, toplumsal düzenin ve ahlakın bozulmasına sebep olan içkinin bu derece yaygınlaşması Osmanlı’yı hızla çöküşe sürükledi.

Abdülhamit döneminde içki üretimi ve tüketimini gösteren grafikler

Sadece 1896 yılında toplam şarap üretimi yaklaşık 86 milyon kilo
Rakı üretimi 14 milyon kilo  
Brandi üretimi 32 milyon kilo
Bira üretimi 1 milyon kilo
Toplam içki üretimi 102 milyon kilodur
Abdülhamit Bergama’da Yunan rakısı uzo üretimi için de ferman verdi
Avrupa bağlarında bozulma başlayınca, başta Fransa olmak üzere Avrupa ülkeleri şarap ihtiyaçlarını Osmanlı’dan gidermişlerdir. Abdülhamit döneminde 1904’de, İmparatorluğun şarap ihracatı, tam 340 milyon litreye çıkmıştı. Dönemin Osmanlı gazetelerinde şarap ilanları dahi yayınlanıyordu.
Çeşitli markaların konyak ilan tabelaları İstanbul’un birçok yerine asıldı.
Abdülhamit döneminde Erdekli Kotroni Efendi’nin damıttığı Osmanlı konyakları ise Paris’te yarışmaya girmiş, madalyalar almıştı.
Abdülhamit döneminde içki üretimi ve tüketimi o derece yaygınlaşmıştı ki, Ayşe Fahriye Hanım’ın ilk baskısı 1883’te yapılan ve çok tutulan “Ev Kadını” adlı yemek kitabının 34. Bölümü evde rakı üretimini anlatmaktaydı. Hatta, Gazeteci Ahmet Cemaleddin Saraçoğlu’na göre, “Abdülhamit dönemi, vatandaşlar için kocaman bir meyhane” idi.
Oysa Allah Müslümanlara içkiyi haram kılmıştır. Elbette her insan istediği şekilde yaşamakta özgürdür ancak İslam Halifesi olan bir şahsın içki fabrikaları açılması için kendi imzasıyla tezkire yayınlaması ve içkinin yayılmasına destek olması kabul edilir bir durum değildir. 
Ey iman edenler, içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden olan pisliklerdir. Öyleyse bun(lar)dan kaçının; umulur ki kurtuluşa erersiniz. (Maide Suresi, 90)


OSMANLIDA İÇKİ İÇEN PADİŞAHLAR ABDUL MECİT"OSMANLI'YI DEDELERİMİN İÇKİSİ YIKTI"

OSMANLIDA İÇKİ İÇEN PADİŞAHLAR
ABDUL MECİT"OSMANLI'YI DEDELERİMİN İÇKİSİ YIKTI"
TÜRKİYE'de son günlerde gündeme gelen "içki" ve "millî içki" tartışmalarına bugün İslam dünyasının ve Osmanlı İmparatorluğu'nun son halifesi olan Abdülmecid Efendi de katılıyor...
Abdülmecid Efendi 1920'lerde kaleme aldığı, yayınlanmayan ve şimdi bende bulunan kendi elyazısı ile olan bir risalesinde tahta geçen 36 padişahın özelliklerini anlatıyor, hepsini hataları ve sevapları ile değerlendiriyor ve yıkılmanın sebebini bazı hükümdarların içkiye olan aşırı düşkünlüklerine bağlıyor.
Osmanoğulları'nın son halifesi olan Abdülmecid Efendi 1868'de İstanbul'da doğmuş, 1944'te Paris'te sürgünde ölmüştü.
Birkaç yabancı dil bilir, resim ve batı müziğiyle uğraşır, modern Türk resminin ilk ve en büyük isimlerinden kabul edilirdi. Çamlıca'daki köşkü devrin entellektüellerinin uğrak yeri, hattâ bir çeşit akademi idi. Besteleri batı formlarındaydı; konçertolar ve oda müziği eserleri besteler, bunları köşkünde kadınlardan oluşturduğu topluluklara çaldırır, Türkiye içinde ve dışında açılan resim sergilerine yağlıboya tablolarını gönderirdi. İstanbul'daki yabancı elçiliklerin raporlarında ondan bahsedilirken "Fes giymediği zamanlarda iyi yetişmiş bir Fransız'ı andırıyor" gibisinden ifadelere rastlanırdı.
Abdülmecid Efendi'nin yandaki kutuda yeralan ifadelerini yayınlanmamış risalesinin içkiden bahsettiği kısımlarından ve diğer bazı yerlerinden özetleyip günümüzün Türkçesi'ne aktararak naklediyorum.
İşte, bir torunun kaleminden dedelerin öyküsü...

'İçtiği şarapların manevî cezası, başını hamamın mermerinde parçalamak oldu'

HALİFE ABDÜLMECİD Efendi, 1920'li senelerde kaleme aldığı yayınlanmamış risalesine "Osmanlı Devleti'nin çöküşüne sebep olan dertlerin başında, içki gelir. İçki, dinen de yasaklanmıştır ve haramdır. Halife çocuğu olan şehzadeler bunu asla unutamazlar ve unuttukları takdirde hem ilâhî emirlere karşı gelmiş, hem de millete ve Osmanlı Hanedanı'na verilmiş olan hilâfet ile saltanata ihanet etmiş olurlar. İçki içenlerin hilâfette ve saltanatta hiçbir hakları yoktur" sözleri ile başlıyor.
Abdülmecid Efendi, büyük boy kâğıtlara yazdığı bu 35 sayfalık risalesinde Osmanlı padişahlarının tamamı hakkında değerlendirmeler yapıyor. Aşağıda, son halifenin içki konusunda yazdıklarının bazılarını özetleyerek naklettim:

* İKİNCİ BAYEZİD: Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri'nin oğlu olan İkinci Bayezid, pederinin heybetine ve büyüklüğüne sahip olmaktan mahrumdu. Ne babasından kendisine kalan büyük devleti idare edebildi, ne de İslâm âleminin çöküşüne, meselâ o zaman İspanya'da yıkılan Emevî Devleti'nin felâketine ve Avrupalılar'ın Müslümanlar'ı işkencelerle katletmelerine çare bulup ses çıkartabildi. En nihayet millete karşı vazifelerini yerine getirememesi ve içkiye olan düşkünlüğü yüzünden devletin geleceğinin büyük bir büyük felâket ile karşı karşıya bulunduğunu gören oğlu Yavuz Sultan Selim'in şiddetli müdahalesi ile ezilip bertaraf oldu. Felâketinin başlıca sebebi, içmesi idi.

* İKİNCİ SELİM: Kanunî Sultan Süleyman gibi büyük bir padişahın yegâne hatası, âkıl evlâdı Şehzade Mustafa'yı feda ederek devletin idaresini İkinci Selim gibi bir sefih bir serhoşa bırakması idi ki, yükselmenin sona ermesi işte böyle başlar.
O zamana kadar mağlubiyet bilmeyen Osmanlılar'ın Haçlı donanmasına yenilmeleri üzerine bütün Avrupa'da ilk şenliklerin yapılması, İkinci Selim zamanındadır. İkinci Selim, Kıbrıs şarabı ile serhoş olan ve hiçbir işe yaramayan başını eski sarayda hamam mermerlerine çarparak parçalamış ve bu suretle lâyık olduğu manevî cezayı görerek vücudunu dünyadan kaldırmıştı. Artık bundan sonra sefahat, işret, şehvet ve israf devri başlamış; felâket yollarına doğru büyük adımlar atılmıştı. Uğranan her çeşit belâ fedâkâr millete yüklenmiş, refah ve saadet uzaklaşmış ve arada bir yüzünü göstermiş ise de, akşam güneşi gibi hemen batıp gitmişti.

* ÜÇÜNCÜ MURAD, ÜÇÜNCÜ MEHMED: Bu iki padişaha "Osmanlı Devleti'nin amansız cellâdı" denmesi doğrudur. Her türlü rezaleti icra ederek Osmanlı Devleti'nin azametli saltanatını çöküşe mahkûm etmişlerdir. Üçüncü Mehmed, şehzadelerin kafes arkasında yaşamaları kaidesini de icad etmiştir.

* DÖRDÜNCÜ MURAD:
Hakikaten en büyük padişahlarımız arasında sayılmak yeteneğine sahipti ve mertliği ile bütün Osmanlılar'ı hayrette bırakmıştı. Fazilet sahibi idi, eski pehlivanların kaldıramadıkları demirlere ve gürzlere başka halkalar ilâve ettirir ve bunları kaldırarak hünerini icra ederdi. Bağdat ve İran seferlerine çıkan iktidar sahibi bu padişah, geleceğin en büyük hükümdarı olmaya namzet iken içtiği rakının kurbanı olmuş; devletin talihini ve geleceğini İbrahim gibi akıl noksanı ve anlayıştan mahrum bir şahsa terkederek dünyadan çekilmişti.

* ÜÇÜNCÜ AHMED:
Devletin en hassas zamanlarını Lâle Devri'ne çevirerek bütün milleti zevk ve sefahatle mestetti, günlerini, Sâdâbâd safâları ile geçirdi. Fırsatlar elden kaçtı, zira padişahın eğlenceden başını kaldırıp devletin ufkunu görmeye zamanı yoktu; baksa bile görmek için bir kabiliyeti de bulunmuyordu. Sefahat kendisini tamamen ele geçirmişti. Çıkan bir isyan neticesinde saltanatı Birinci Mahmud'a terkedip başarısız şekilde bir köşeye çekilmeye mecbur oldu.

* İKİNCİ MAHMUD: Tarihimizin incelenmeye en fazla lâyık devirlerinden biri, büyükbabam İkinci Mahmud'un iktidar yıllarıdır.
Osmanlı Devleti'ni geçmişten alıp parlak bir şekilde geleceğe nakleden azimli bir padişah idi. Genç yaşında iken üzerine aldığı vazifeler o kadar önemli ve o kadar da zor idi ki, geçmişten gelen dertlerin altında eziliyordu. Böyle zor bir zamanda üstlendiği görevi yerine getirebilmesi için gereken azmin, ilmin ve irfanın yanında büyük cesarete de sahipti. Bu sayede bazı hatalarına rağmen devletin yeniden ayağa kaldırılması için gerekenleri yerine getirmeye muvaffak oldu ama ne çare ki eserini tamamlayamadan henüz genç sayılabilecek bir yaşta vefat etti.
Sultan Mahmud'un yaptığı büyük işleri yarım bırakmasının sebebi ne idi? İşte, aradığımız mesele budur!
Başlattığı inkılâp, kuvvetten düşmüş olan devleti her türlü zorluklar ile karşı karşıya bırakmıştı. İç sıkıntılar, Rusya meselesi, devletin bir vilâyeti olan Mısır'ın Mehmed Ali Paşa vasıtası ile bağımsızlığını kazanıp muazzam ve şevket sahibi Osmanlılar'ı mağlûp etmesi, İkinci Mahmud Hazretleri'ni sıkıntıya sokmaya kâfi idi. Mısır'da kendisine karşı isyan eden Mehmed Ali Paşa'ya "Aradığım adam sen imişsin, gel burada benimle beraber çalış, Osmanlı'yı ihyâ edelim" diyeceği yerde Paşa'yı gıyabında idama mahkûm etmekle başına büyük dert açmış, bu gibi dertler az imiş gibi çelik gibi vücudunu tahrip etmek için bir de içkiye müptelâ olmuş, 55 yaşında tam tecrübeye sahip olmuş ve iş görüp eserini tamamlayacağı sırada üzüntüler içinde gözleri kapatmış idi. Son sözü "Ah kahpe İngiliz, en nihayet eserimi tamamlayamadan benim de canıma kıydın!" olmuştu.

* SULTAN ABDÜLMECİD: Saltanata, devletin en buhranlı zamanında gelmişti. Pederinin kendisine bıraktığı mühim ama tamamlanamamış vazifeyi üzerine alarak aynı siyaseti büyük bir iktidar ile devam ettirdi. Tanzimat'ı cihana ilân ederek bütün devletlerin itimadını kazandı. Osmanlı İmparatorluğu'nu Avrupa devletlerinin arasına kattı, Kırım Savaşı'nı da kazandı ve memleketine büyük hizmetler etti.
Ama binlerce defa yazıklar olsun ki, babasından devraldığı işleri bitirebilmek için daha pek çok çalışması lâzım iken o da içkiye müptelâ oldu ve bu yüzden vefat etti.

* SULTAN ABDÜLÂZİZ: Pederim olan Abdülâziz Han Hazretleri, Allah'a şükürler olsun ki, bu gibi ahlâk zaaflarından hiçbirine müptelâ değildi. Hatta, ağzına hayatı boyunca bir damla olsun içki koymadığı gibi tütün de kullanmaz ve kahveyi bile nadiren içerdi. Bu sayede oldukça kuvvetli bir bedene sahip olmuştu. On beş küsur senelik saltanatını hiçbir hastalık görmeden geçirdi.
Ama, kendisine ve başladığı büyük işlere yardım edecek tek bir kimseye bile sahip olamadığından tahttan indirilme felâketine maruz kalıp şehid edildi.

* ABDÜLMECİD'İN ÇOCUKLARI: Sultan Abdülmecid, ardında saltanat makamına ve hilâfete namzet dört oğul (Beşinci Murad'ı, İkinci Abdülhamid'i, Sultan Reşad'ı ve Sultan Vahideddin'i kastediyor) bıraktı. Bunların hepsi ardarda tahta geçerek Avusturya sınırından Basra Körfezi'ne uzanan koskoca bir devletin çöküşünün sebebi oldular. Ben, bu dört hükümdarı, tarihin vereceği en şiddetli hükme bırakmakla yetiniyorum.

15 Haziran 2015 Pazartesi

OSMANLIDA KURULAN İÇKİ FABRİKALARI



ATATÜRKÜN İÇTİĞİ BİR KADEH   RAKI İÇİN   SARHOŞ DİYENLER BAKIN

OSMANLIDA KURULAN İÇKİ FABRİKALARI



İslamcıların sanki bir suçmuş gibi Padişahların alkollü içki içmediklerini ve ilk bira fabrikasının Atatürk tarafından kurulduğunu söylediklerini biliyoruz.
 

2.Abdülhamid'in torunu Osman Ertuğrul, Dedesinin Rom içtiğini söylediği zaman yine bu islamcılardan hakaret ve küfürler yediğinide biliyoruz.Onların gözünde bütün Osmanlı Sultanları, içmez,yemez,sevişmez hiçbir zaafı olmayan üstün insan ''Evliyaullah''tandır.
İşte görmezden gelinen gerçekler :

İlk bira fabrikası Osmanlı İmparatorluğu döneminde 1890'da İsviçreli Bomonti kardeşler tarafından Feriköyde kurulmuştur.
Biranın Osmanlı topraklarına girmesi 1839 senesine Osmanlının batıya açılma sürecine denk gelir.
1840 lı yıllardan itibaren çeşitli illere birahaneler kurulmuştur.
İzmir Alsancak’ta bulunan A. Prokopp’a ait birahanenin seramik şişesinde, kuruluş tarihi 1846 olarak belirtilmektedir.
1888’de İstanbul’da 15’i Beyoğlu’nda, 8’i Galata’da, 8’i diğer semtlerde olmak üzere 31 birahane mevcuttur

1894 yılında iller temelinde sadece İstanbul, İzmir, Selanik ve Ankara’da birahane vardır.İstanbul’da 33, İzmir’de 5, Selanik’te 4, Ankara’da 3 tane birahane bulunmaktadır.

1862 yılı vergi mevzuatında rastlanan bir maddeye göre Arpa suyundan yüzde 20 zaiyat bedeli düşüldükten sonra yıllık raiç bedeli üzerinden yüzde 10-15 kayıt alındığına dair kayıt vardır.

Bomonti bira fabrikasıyla elde edilen vergilerden memnun olan Osmanlı, 2. bira fabrikasının (Olimpos Bira Fabrikası) 1892 yılında Selanikte açılmasına izin verdi.

Osmanlı’da bira üretim miktarıyla ilgili ilk bilgi 1896 yılına aittir. Bu bilgiye göre bira üretimi 12.000 hl, yani 1,2 milyon litredir. Hızla arttığı görülen üretim 1913-1914 yılında 9,9 milyon litredir. Türkiye Cumhuriyeti döneminde bu rakama ancak 1940’lı yıllarda ulaşılmıştır.

Osmanlı döneminde kurulan Bomonti Bira Fabrikası 1938 de Tekel'e geçmiştir. / Putsuz

Kaynaklar: birayadair.com, Mert Sandalcı 1997


OSMANLIDA KURULAN İLK RAKI FABRİKASI

Rakı, ilk defa Türkiye'de üretilmeye başlanmış ve Osmanlı Devleti döneminde Anadolu'da ve Rumeli'nde yaygın olarak içilen bir içecek haline gelmiştir. Tanzimat'tan sonra meyhanelerin çoğalmasıyla birlikte rakı üretiminde de artış olmuştur.

ilk rakı fabrikası, 1880'li yıllarda Sultan Abdülhamit döneminde, başmabeyinci ve maliye bakanlarından Sarıcazade Ragıp Paşa tarafından Tekirdağ yolu üzerinde Umurca Çiftliği'nde kurulmuştur. Umurca Rakı Fabrikası'nda üretilen Umurca Rakısı ve asıl adı "Bozcaada" (Tenedos) rakısı olan Deniz Kızı rakısı dönemin en kaliteli rakılarıydı. Osmanlılar döneminde azınlıklarda İstanbul'da rakı imalathaneleri açmışlardır.

Cumhuriyet döneminde Tekel Genel Müdürlüğü'nün kurulmasıyla rakı çeşitleri de arttı.



OSMANLIDA MEYHANELER

İstanbul’da 1000’den fazla meyhane vardı



“Muhteşem Yüzyıl” dizisinde Kanuni Sultan Süleyman’ın içkisine de yer verilmesi, Osmanlı’yı koyu bir din devleti sananları şaşırttı, tepkilere yol açtı. Oysa Osmanlı içkiye karşı hoşgörülüydü, sıkı içilirdi. Osmanlı şarapları, konyakları ünlüydü...

Türkiye’nin gündemini geçtiğimiz hafta iki içki tartışması işgal etti. Biri “Muhteşem Yüzyıl” dizisindeki Kanuni figürüyle ilgili “Padişahı içkici ve eğlence düşkünü göstererek atalarımıza saygısızlık yapılıyor” tartışmaları, diğeri Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu’nun yeni yönetmeliğiyle içkiye koyduğu garip sınırlamalarıydı. İkinci konuyu haftaya genişçe yazacağız ama Osmanlı’da içki ile ilgili tartışmalarda, “demiri tavında dövmek” ve bu konudaki yine “muhteşem” literatüre sıcağı sıcağına göz atmak iyi olacak...


OSMANLI’DA ÜRETİLEN KONYAKLAR PARİS’TEN MADALYA ALMIŞTI
Osmanlı hayranı bazı kesimler o dönemleri katı, baskıcı ve yasakçı dönemler olarak göstermeye çalışsa da, gerçekler öyle değil. Osmanlı içki kültürünün zengin olduğu, her tür içkinin üretildiği ve belli dönemlerde ithal edildiği bir toplum olmuş. Meyhane sayısı aşırı artınca ve içki yaygınlaşınca sert yasaklar uygulansa da, kısa sürede gevşeyip eski hale dönülmüş. Dizide tartışılan Kanuni, saltanatının son yıllarında içkiye katı yasaklar getirmiş ama Baki ve Nevi gibi şairler de bundan şikâyet eden şiirler yazmış.
Padişahlar aleni içmemişler ama bir bölümü içkiyi de hayli sever ve tüketirmiş... II. Selim’in bir lâkabının da “Sarhoş Selim” olması boşuna değil; Kıbrıs’ın kehribar renkli şaraplarının tutkunuymuş. Fatih Sultan Mehmed’in “Avni” mahlasıyla yazdığı şiirlerde şarap övgülerine rastlanıyor. Şarap ve tütün içenlerin peşine hafiyeler salan IV. Murad’ın da tutkulu bir şarapsever olduğunu tarih yazıyor. II. Mahmud da şarap sevmesiyle biliniyor. Fransa’dan adından dolayı maden suyu sanılır diye fıçılarla “Carbonnieux” şarabı getirten padişahın ise ismi ne yazık ki bilinmiyor ama Bordo’daki şatonun kayıtlarında “Sultan için Constantinople’a gidecek” yazıları var...
Osmanlı’nın şarap kültürü, edebiyatına da yansımış. 1838’de vefat eden ve kabri Galata Mevlevihanesi mezarlığında bulunan şair Ayıntaplı (Antepli) Ayni Efendi’nin şu dizeleri, bu örneklerden:
*Gice gündüz içüp Erdek şarâbı
*Ola Nukl’i mezem ördek kebâbı
*Varub sofi içer papazkarası
*Olur meyhanede yüzler karası
*Sığır dili kavurma kuş kebâbı
*Söğüş büryan ile nûş it şarâbı


BİRAHANELERE VİYANA’DANTRENLE TAZE BİRA GELİRDİ
Osmanlı, şarabı önemli gelir kaynağı olarak görmüş. “Hamr” denilen şarabın getirilen her fıçısından 15 akçe vergi alınmış, “hamr emaneti” adlı bir vergi teşkilatı bile kurulmuş. Şarap ticareti, şarabın nereden nereye getirilip nasıl satılacağı fermanlarla düzenlenmiş. Şarap hayata renk katmış, kimi zaman dizeleri, kimi zaman minyatürleri süslemiş. Lâle Devri’nde şair Nedim “Testide, kadehte doyamam görmeğe bari / Ey gevher-i şeffaf senin mahzenin olsam” gibi coşkulu dizeler yazmış.
İmparatorluğun son dönemi ise, özellikle İstanbul’da içkinin yaygınlaştığı, rahatça içildiği bir dönem olmuş. Geleneksel meyhanelerin yanına Pera Palas ve Tokatlıyan gibi lüks otellerin alafranga restoranları ve Viyana’dan bile trenle taze biranın geldiği şık birahaneler eklenmiş. Bomonti Bira Fabrikası kurulmuş, bira bahçeleri yaygınlaşmış. Yurdun değişik yerlerinde rakı üretilmiş, Boğaziçi, Ruh, Âlem, Deniz Kızı gibi rakılar birbirleriyle yarışır olmuşlar. Osmanlı gazetelerinde şarap ilanları çıkmaya başlamış, Martell konyaklarının ilan tabelaları İstanbul’un birçok yerini süslemiş. Erdekli Kotroni Efendi’nin damıttığı Osmanlı konyakları ise Paris’ten bile madalyalar almış.
Bu satırlar, “Muhteşem Yüzyıl” ekibini bunaltan kesimleri öfkelendirebilir... Ancak hepsi belgeli gerçekler. Kültür Bakanlığı’nın kendi yayınlarında, kimi Osmanlı arşivlerinde, kimi de sağcı yazarların kitaplarında... Bazıları için kabullenmek -nedense?- zor gelse de... 


ROMCULARA İSYAN EDEN MEYHANECİLER
Yetmişiki milletten insanı barındıran Osmanlı İstanbul’unun liman ve ticaret bölgeleri olan Galata ve Karaköy civarları, rakı ve şarap satan meyhanecilerle rom satan “punççi”lerin mücadelesine bile sahne olmuş. 1800’lerde gemiciler yoluyla bu bölgelerde rom ve sıcak suyla yapılan “punch” modası türemiş. “Panç” diye okunan bu kokteyle halk arasında “punç”, bu içkiyi satanlara da “punççi” denmiş o zamanlar. Bu küçük barımsı içkicilerin sayısı hızla artmış, hatta şekerci dükkânları bile panç satmaya başlamışlar. 1850’de işleri azalan meyhaneci esnafı sadrazama başvurup, “On yılda sayısı bini aşan şekerlemeci ve punççi dükkanı açıldı. Bizi batırmak üzereler. Üstelik vergi de vermiyorlar” diye şikayette bulunmuşlar. Savaşın galibi, meyhaneciler olmuş...


OSMANLI’DA MEYHANELER SINIFLANDIRILMIŞTI
Evliya Çelebi’nin yazdığına göre 1600’lerin ortalarında İstanbul’da binden fazla meyhane varmış. Bu meyhaneler zamanla bugünün ünlü restoranları gibi “markalaşmış”; Hançerli, Karagöz, Ormanos, Köroğlu, Sakızlı, Karanfil, Sümbüllü gibi renkli isimlerle tanınmışlar.
Bugün nasıl içkili mekânlar bistro, pub, bar ve restoran gibi isimlerle ayrılıyorsa, Osmanlı’da meyhaneler de kendi içinde sınıflandırılırmış:

* Gedikli de denilen koltuk meyhaneleri herkesin uğrayıp dirseğini bir tezgaha dayayarak içki içebileceği yerlermiş.
* Selatin meyhaneler ise kibar takımının uğrak yerleriymiş. 

* AVRUPA’DAKi BAĞLAR HASTALANINCA OSMANLI FRANSA’YA ŞARAP SATTI
Zaman zaman uygulanan katı yasaklı dönemler dışında hoşgörülü bir düzen kuran Osmanlı İmparatorluğu, Müslüman olmayan halkın kendi ihtiyaçları için bağcılık ve şarapçılık yapmasına ses çıkarmamış, şarapları vergilendirerek bu üretimi yasallaştırmış. Şarap çeşitleri de hayli zenginmiş; İstanbul meyhanelerinde şarapların geldikleri yerler fıçıların üzerlerine tebeşirle yazılır, “Bana bir Girit şarabı ver” diyen müşteriye meyhaneci bir de “Kaç yıllık olsun?” diye sorarmış. Arasında Ankara, Erdek, Gelibolu, Girit, Kıbrıs, Sisam, Marmara Adası, Tokat ve Trabzon şarapları pek ünlüymüş.
19’uncu yüzyılda ulaşım imkânlarının artmasıyla, Osmanlı şarapları dünyada da tanınır olmuş. Yüzyıl sonlarında, filoksera (asma biti) hastalığı Avrupa bağlarını kırıp geçirince, başta Fransa olmak üzere Avrupa ülkeleri şarap ihtiyaçlarını Osmanlı’dan gidermişler. 1904’de, İmparatorluğun şarap ihracatı, tam 340 milyon litreye çıkmış! 


ERENKÖY CABERNET’Sİ...
Bu yıllarda batılılaşma eğilimlerinin güçlenmesiyle sayıları artan Osmanlı topraklarındaki yabancılar bağ yatırımlarına da girişmişler. Ünlü Fransız yazar Lamartine’in 1839’da Fransa’dan getirdiği bağ çubuklarıyla Ege’de tesis ettiği dev bağlardan yarım asır sonra, İstanbul’da özellikle Erenköy’de 700 dönümü bulan Cabernet Sauvignon bağları dikilmiş. Bu yıllarda Erenköy Cabernet’sinin bir fıçısı 150-160 franka alıcı bulurmuş. Yine Erenköy’de bir Alman da uçsuz bucaksız Riesling bağları kurmuş.
Sadece Marmara ve Trakya bölgesi değil, Ege bölgesi de şarapçılıkta çok canlı bir bölgeymiş o zamanlar. Bugün en büyük tarımsal ihraç ürünlerimizden olan çekirdeksiz kuru üzümlerin yetiştirildiği Ege’deki Sultaniye üzümü bağları, o dönemde şaraplık üzüm yetiştirilen bağlarmış ve Ege bölgesi bugünkü gibi üç kuruşa üzüm satmak yerine, o yıllarda Avrupa’a şarap satarmış. Sadece 1901’de ihraç edilen şarap miktarı 6.5 milyon litreymiş.üplü meyhanelerde ise şaraplar büyük küplerden maşrapalarla sunulurmuş.

http://www.milliyet.com.tr/istanbul-da-1000-den-fazla-meyhane-vardi/mehmet-yalcin/pazar/yazardetay/16.01.2011/1339767/default.htm