düşman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
düşman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mayıs 2017 Perşembe

OSMANLININ ALEVİ BEKTAŞİ DÜŞMANLIĞI


OSMANLININ ALEVİ BEKTAŞİ DÜŞMANLIĞI
Cumhuriyet tarihinin en tartışmalı konularından biri tekke ve zaviyelerin kapatılmasıdır. Osmanlı’nın kuruluşunda önemli rol oynayan, imparatorluğun altın çağlarında önemli  ilim adamlarını yetiştiren tekkeler, imparatorluğun yıkılma döneminde ise devleti içten çürüten bir mikrop haline gelmiştir. 16. yüzyılın sonlarından itibaren tamamen nakilci bir din anlayışını benimseyen tekke ve zaviyeler, gerçek hayattan koparak imparatorluğun ,sosyal hayatındaki aktif görevlerini eskisi gibi yerine getirememişlerdir. Bu yüzden tekkeler, imparatorluğun gerileme ve yıkılış dönemlerinde tamamen ahireti düşünen, dünyadan kopuk, her yeniliğe karşı yobaz kurumlara dönüşmüştür
Bektaşilik, temellerini Hacı Bektaşi Veli’nin attığı islamın tasavvuf ekollerinden biridir. Hacı Bektaşi’nin hayatıyla ilgili yazılan ilk eser ölümünün üzerinden 200 yıl sonra yazılan Vilayetnamelerdir. Bu nedenle Hacı Bektaşi Veli’nin kim olduğu, nerede, ne zaman dünyaya geldiği hakkında kesin bilgiler yoktur fakat rivayetlere göre 1210 yılında Nişabur’da doğmuş, 1270 yılında Sulucakarahöyük’te vefat etmiştir.
Osmanlı tarihinin temel kaynaklarından biri kabul edilen Aşıkpaşazade, Hacı Bektaşi Veli’nin Anadolu’ya gelişini ve hayatını şöyle anlatmaktadır :
“Hacı Bektaş Horasan’dan kalktı. Bir kardeşi vardı, Menteş derlerdi. Birlikte kalktılar. Anadolu’ya gelmeye heves ettiler. Evvela doğru Sivas’a geldiler. O zamanda Baba İlyas gelmiş, Anadolu’da oturur olmuştu. Meğer onu görmek isteğiyle gelmişler…. Bu Hacı Bektaş, kardeşiyle Sivas’a, Sivas’tan Baba İlyas’a geldiler. Oradan Kırşehir’e, Kırşehir’den Kayseri’ye geldiler. Menteş yine memleketine yöneldi.Hacı Bektaş kardeşini Kayseri’den gönderdi. Vardı, Sivas’a çıktı.Oraya varınca eceli yetişti. Onu şehid ettiler.”(Aşıkpaşazade,  Aşıkpaşaoğlu Tarihi.İstanbul 1992 M.E.B. Yayınları s.164)

OSMANLININ KURULUŞUNDA BEKTAŞİLİK
Bektaşilik ile Osmanlı arasındaki ilişki imparatorluğun kuruluş dönemine kadar dayanır. Osmanlı kurulduğunda sanıldığı gibi bir şeriat devleti değildi. Bu nedenle devletin kuruluşunda Anadolu’daki dini tarikatler ile Osmanlı beyleri arasında uyumlu bir ilişki olmuştur ve ilk Osmanlı sultanları, Rum abdalları da denilen Bektaşi dervişleriyle iyi geçinmişlerdir ve zaman içinde Bektaşilik, Osmanlı’da önemli bir mevki kazanmıştır. Özellikle 14. yüzyılın ikinci yarısından sonra ve 15. yüzyılda Rumeli fetihlerinde bu bölgelerin islamlaştırılmasında kolonizatör Türk dervişleri de denilen  Bektaşi dervişlerinin önemli rolü olmuştur ve yaptıkları hizmetler karşılığında kendilerine tekke ve zaviyeler açılıp köyler bağışlanmıştır. Bu dönem tarihçiler tarafından ”Osmanlı’nın sünnileşmediği dönem” olarak adlandırılmaktadır.

BEKTAŞİLİK VE YENİÇERİ OCAĞI İLİŞKİSİ
Bektaşi tarikatının itibar kazanmasının diğer nedeni ise Yeniçeri ocağı ile Bektaşilik arasındaki ilişkidir. 1362 yılında 1. Murat’ın kurduğu Yeniçeri ocağı, 15, yüzyıldan , ocağın lağv edilmesine kadar bektaşi tarikatına bağlı kalmıştır. Bunun en önemli nedenlerinden biri yeniçeri ocağının Hristiyan devşirmelerden oluştuğu için sünniliğe göre daha yumuşak olan bektaşiliği kendilerine daha yakın hissetmeleridir. Yeniçeri ocağında bir çok Bektaşi özelliğine rastlamak mümkündür. Örneğin Ocağa, ‘Ocağ-ı Bektaşiyan’; Yeniçerilere, ‘taife-i Bektaşiye’, ‘Gürüh-u Bektaşiye’, ‘Zümre-i Bektaşiyan’; Ocak ağalarına ‘rical-i dudman-ı Bektaşiye’; Ocaktaki Çorbacılara ‘Sanadid-i Bektaşiyan’, ‘Ağayan- ı Bektaşiyan’ denilmektedir.

1657 YILINDAN ÖNCE BİR YENİÇERİ
Yeniçerilerin savaşa giderken, savaş sırasında ve sonrasında çektikleri gülbank, Bektaşiliğin ocak üzerindeki etkisini net bir şekilde göstermektedir. Çünkü yeniçerilerin çektiği gülbank ile Bektaşilerin gülbankı aynıdır. Yeniçerilerin savaş sırasında çektiği gülbank şöyledir :
“Allah Allah Eyvallah / Baş uryan, sine puryan, kılıç al kan / Bu meydanda nice başlar kesilir hiç olmaz soran / Eyvallah… Eyvallah / Kahrımız kılıcımız düşmana ziyan / Kulluğumuz padişaha ayan /
Üçler, yediler, kırklar / Gülbankı Muhammed, Nuri Nebi, Keremi Ali / Pirimiz Hünkarımız Hacı Bektaş Veli / Demine devranına hu diyelim /Hu (Burhan Kocadağ – Alevi Bektaşi Tarihi Can Yayınları 1996 s.78)

OSMANLI’NIN BEKTAŞİ TARİKATLARINI NASIL KAPATTIĞINI, BEKTAŞİLERE NASIL ZULÜMLER YAŞATTIĞINI BİLMEK LAZIM.
Hep Cumhuriyet tarihiyle yüzleşecek değiliz ya biraz da Osmanlı tarihiyle yüzleşelim ne dersiniz? İşte tüm ayrıntılarıyla Osmanlı’nın Bektaşi tekkelerini kapatması ve Bektaşilere yaşattığı zulüm…

BEKTAŞİ TEKKELERİNİN KAPATILMASI
Yeniçeri Ocağı ile Bektaşi tarikatı arasındaki ilişki, bektaşi tekkelerinin kapatılmasında önemli etkenlerden biri olmuştur. Yeniçeri ocağının kanlı bir şekilde kaldırılmasından sonra Bektaşi tekkeleri de yeniçerilerle aynı kabul ederek zararlı görülmüş, islam dışı, sapık, zındık bir tarikat olarak nitelendirilmiştir.

BEKTAŞİLİĞE YÖNELTİLEN SUÇLAMALARDAN BAZILARI ŞUNLARDIR:  namaz kılmamak, oruç tutmamak, içki içmek, Hz. Ali’yi tek halife bilerek, Hz. Osman ve Hz. Ömer’e hakaret etmek, halkı doğru yoldan saptırmak…

DÖNEMİN ÜNLÜ DEVLET ADAMLARINDAN AHMET CEVDET PAŞA BEKTAŞİLİĞİ ŞÖYLE TANIMLAMAKTADIR :
“Bektaşiler, Peygamberlik iddiasından sonra karışıklığa yatkın olan halkın kalbini çelip kötülüklere sürüklediler. Özellikle cahil insanlara ve yeniçerilere sokulup işledikleri kötülüklerle onları da baştan çıkarıp isyan edecek duruma soktular. Osmanlı topraklarının her yerinde öncesi ve sonraki kanun yolu ile idam edilmeleri, devleti sevenlerin amacı idi.”(Ahmet Cevdet Paşa Tarih-i Cevdet. Cilt 12 İstanbul Üçdal Neşriyat 1966 s.236)
Görüldüğü gibi bir zamanlar padişahların bile saygı duyup benimsediği Bektaşilik 19. yüzyıla gelindiğinde Cevdet Paşa’ya göre yok edilmesi, vatanseverliğin bir göreviydi.

PEKİ AMA NE OLDU DA BİR ZAMANLAR ÇOK SAYGIN KABUL EDİLEN BEKTAŞİLİK, ŞEYTANLAŞTIRILDI?
Bunun tek nedeni, Bektaşiliğin islamdan uzaklaşması mıydı? Cevap : Tabii ki hayır. İslamdan uzaklaşma suçlaması sadece bahaneydi. Gerçek neden tamamen siyasiydi. Bektaşilerin, Yeniçeri ocağı üzerindeki etkisi Bektaşi tekkelerin kapatılmasındaki en önemli etkendir. Çünkü, Bektaşi tekkelerinin Yeniçerileri kışkırttığı düşünülüyordu. Son Yeniçeri isyanında da Bektaşilerin destek olması, Bektaşi tekkelerinin kapatılmasında önemli etken olmuştur. Kısacası, devlet için Bektaşi tekkeleri fitne yuvasından başka bir şey değildir
8 Temmuz 1826 tarihinde Saray-ı Hümayun camisinde Bektaşi tekkelerinin durumunu görüşmek için toplantı düzenlenir. 2. Mahmut’un da izlediği toplantıya Nakşibendi, Mevlevi,Halveti,Celveti, Sadiyye gibi birçok tarikatın temsilcisi, sadrazam ve eski, yeni şeyh-ül islamlar katılmıştır. Toplantının ilginç olan yönü, toplantıya katılanların tamamının Sünni inanca mensup olmasıdır. Yani Bektaşilik hakkında karar veren kurul, Bektaşiliği zındık olarak gören sünni bir kuruldur. Böyle bir kurulun Bektaşilik hakkında ne karar vereceğini tahmin etmek zor değildir.  Toplantıda Sadrazam, tarikat temsilcilerine görüşlerini sormuş, tarikat temsilcileri Bektaşilikle alakaları olmadığı için bilgileri olmadığını söyledikten sonra Bektaşilik hakkında duydukları islam dışı faaliyetleri anlatmışlardır. Ardından şeyh-ül islam söz alarak Bektaşiliğin islam dışı olduğu hakkında bir konuşma yapmış ve toplantı sonunda Bektaşi tekkelerinin kapatılması kararı alınmıştır.

KARAR KISACA ŞÖYLEDİR :  Üsküdar ve Eyüp başta olmak üzerine 60 yıldan daha eski olan Bektaşi tekkeleri diğer tarikatlara verilecek, son 60 yılda yapılan tekkeler ise yıkılacaktır Bektaşi Baba ve müridleri ise dinsel açıdan ‘düzelmesi’ için Hadim, Birgi ve Kayseri gibi ulemanın yoğun olduğu yerlere sürgün edilecektir   Yüzyıllar boyunca devlete hizmet eden Bektaşilere reva görülen hak işte budur.  Kapatma kararından sonra hemen harekete geçilerek İstanbul tekkelerindeki Bektaşi babaları ve müritleri tutuklanarak Darphane’ye hapsedildiler.Kıncı Baba, İstanbulağasızade Ahmed Baba ve Salih Baba adındaki Bektaşi babaları idam edildi.

İMAN SINAVI VE SÜRGÜN
 Diğer Bektaşi babaları ise Şeyh-ül islam tarafından ”iman sınavına”tabi tutuldu. Yapılan sınav sonucunda Bektaşi babaların islamı hiç bilmediğine ve zındık olduklarına karar verildi ve her biri farklı yerlere sürgün edildi. Sürgün edilen Bektaşi babalarından bazıları ve sürgün edildikleri yerler şöyledir :
Rumelihisarı’nda Şehitlik tekkesinden Mahmud Baba ile yedi nefer müridi Kayseri’ye,
Paşalimanı tekkesindeki Ahmed Baba ve Kazlıçeşme tekkesindeki Hüseyin Baba ikişer nefer müridl eriyle Hadim’e
Karaağaç tekkesinden o tarihte aynı zamanda ‘Hacı Bektaş Vekili’ olan İbrahim Baba ile sekiz nefer müridi, Sütlüce tekkesinden Mustafa Baba ve Eyüp’te Karyağdı Tekkesinden Mustafa Baba üç nefer Bektaşi ile Birgi’ye,
Karaağaç Tekkesinde misafir olan Yusuf Baba Amasya’ya, ve diğer misafirlerden biri olan Ayıntablı Mustafa Baba Güzelhisar’a,
Kıncı Baba’nın kardeşi Mehmed Baba, Çamlıca Tekkesinden Mehmed Baba ve Merdivenköyü tekkesinden diğer Mehmed Baba dört nefer müridi ile Tire’ye (John Kingsley Birge – Bektaşilik Tarihi  (Çeviren: Reha Çamuroğlu). İstanbul:Ant Yayınlar 1991 s.89)
İstanbul’daki diğer Bektaşi babaları sürgün edilmemek için Sünni taklidi yapmışlardır.

İZZET MOLLA, BEKTAŞİLERE YAPILAN BASKIYI ŞÖYLE DİLE GETİRMİŞTİR:
“Ağalar eyledi cehiyme sefer / Çaldı Bektaşiler de göç borusun”(Ahmet Cevdet Paşa Tarih-i Cevdet. Cilt 12 İstanbul neşriyat 1966 s.238)  Devletin, Bektaşi düşmanlığı öyle bir hal almıştır ki sevilmeyen, ayağı kaydırılmak istenen kişiler bile Bektaşi olmadığı halde Bektaşi olmakla suçlanmışlardır. Örneğin Beşiktaş Cemiyeti İlmiyesinde hoca olan  Melekpaşazade Abdülkadir bey,eski vakanüvis Şanizade Mehmet Ataullah Efendi ve defterdar İsmail Ferah (Ferruh) Efendi Bektaşi olmadıkları halde Bektaşilikle suçlanarak Manisa, Menemen ve Bursa’ya sürgün edilmişlerdir. Bu örneklerin dışında Bektaşi olmadığı halde sadece devlete muhalif olduğu için Şabçı Yahudi adındaki bir sarraf, Bektaşilikle suçlanıp idam edilmiş, sonra da mallarına el konulmuştur.
Bektaşi düşmanlığı zaman içinde hastalık halini almıştır. Sadece isimlerinin sonunda ”baba” ifadesi geçtiği için  Halep’teki Bayram Baba Tekkesi kapatılmış, ancak daha sonra bu tekkenin Halvetiye tekkesi olduğu anlaşılınca tekrar açılmıştır.  İstanbul’daki Bektaşi tekkeleri, devletin baskısı altında her gün ezilirken 2. Mahmud Rumeli’deki Bektaşi tekkelerinin yıktırma kararı almıştır ve Hacı Ali bey ile Pirlepeli Ali ağayı görevlendirmiştir.Anadolu’daki tekkelerin yıkılması görevi ise Cebecibaşı Ali Ağa ve müderrislerden Çerkeşi Mehmed Efendi’ye 1 Ağustos 1826 tarihinde verilmiştir. (Bknz : İsmail Hakkı Uzunçarşılı Kapıkulu Ocakları Ankara TTK Yayınları 1988 s.572)
2. Mahmud bir yandan Bektaşi tekkelerini yıktırma kararı alırken diğer yandan Bektaşi tekkelerini Nakşibendiliğe dönüştürmeye çalışmıştır.
Örneğin 1827 yılında Hacı Bektaşi Veli vakfını Nakşibendi tarikatı esaslarına göre yönetmesi şartıyla Bektaşi babası Hamdullah Efendi’nin yerine kardeşi Veliyüddin efendiyi verdiği şu beratla görevlendirmiştir :
“… kötünün ortadan kaldırılmasıyla Nakşibendi Tarikatı usulü yerine getirilmek koşuluyla adı geçen kardeş Seyyid Veliyüddin’e ………………..  görev belgesi gereğince bu beratı verdim” (Baki Öz- Alevilik’le İlgili Osmanlı Belgeleri. İstanbul: CanYayınları 1997 s.93)

2. MAHMUDUN BEKTAŞI DÜŞMANLIĞI VE SADRAZAMA VERDİĞİ EMİRDEKİ USLÜP
2. Mahmud Bektaşiliğin kökünü kazımaya kararlıdır ve Bektaşi tekkelerinin kapatılmasında gevşek davranıldığını düşünmektedir. Sadrazama verdiği emirdeki üslubunun sertliği Bektaşilere ne kadar düşman olduğunu açıkça göstermektedir:
“… Şöyle böyle denilerek bunların yerine getirilmesi pek gecikti.. Denetçileri görevden uzaklaştırasın. Birçok yasaların uygulanmasına izin vermeme karşın, yine yüzüstü bırakılıyor. Her ne kadar işler çoksa da, birine bir düzen verilmeden başkalarına başlanıyor, işler arapsaçına döndüğünden bir kat daha zorlaşıyor. Zecriye maddesi nasıl oldu?… her biri hizmet beğendireyim diyerek işleri birbirine dolaştırıyorlar. Şimdiye kadar bir şey söylenmediğinden aşırıya gitmeye başladılar. Sonunda kızacağımı düşünmüyorlar mı?… Sonra şöyle oldu, böyle oldu sözlerini dinlemem.” (Baki Öz- Alevilik’le İlgili Osmanlı Belgeleri. İstanbul: Can Yayınlar 1997 s.94)
Sadrazam Selim Paşa, Şeyh-ül islam yüzünden görevin ağır yürütüldüğünü söyleyerek şeyh-ül islamın da görevlendirilmesini ister. Bunun üzerine padişah şu fermanla Şeyh-ül islamı da görevlendirir :
”Benim vezirim… Bektaşilerin, tarikat şeyhleri, Kuran hocaları ve şeriat memurları, mahalle imamları gibi yansız kişilerden oluşan inceleme-araştırma kurulları yoluyla durum incelenerek baskı ve korumanın dışında tutularak, haklarında şeri yasalar neyi gerektiriyorsa onu uygulayarak, yoksul-zengin ayrımı yapılmaksızın hangi sınıftan olursa olsun eşit tutularak, şu BEKTAŞİ FESADI maddesinin ehli sünnet arasından tümüyle temizlemek için şeyhülislamlığın bu işi üstlenmesi buyruğumuzdur. Bu Bektaşilik fesadının Muhammed ümmedi arasından kaldırılmasına birlikte çaba ve özen gösteriniz.”(Baki Öz- Alevilik’le İlgili Osmanlı Belgeleri. İstanbul: Can Yayınları 1997 s.91)
Padişahın bu sert fermanından sonra Anadolu ve Rumelideki bir çok Bektaşi tekkesi kapatılmış, Bektaşi Babaları sürgün ya da idam edilmiş ve Bektaşi tekkelerinin mallarına el konulmuştur.

 SADECE 1826 YILINDA KAPATILAN BEKTAŞİ TEKKELERİNİN İSİMLERİ ŞUNLARDIR :
Anadolu da kapatılan Bektaşi Tekkeleri :  Haydar Baba Tekkesi, Yatağan Baba Tekkesi, Hazma Baba Dergahı, Ayn-i Ali BabaTekkesi, Niyazi Baba Tekkesi, Cafer Baba Tekkesi, İnci Baba Tekkesi;
İstanbul’da kapatılan Bektaşi Tekkeleri : Şahkulu Sultan Dergahı, Karaağaç Tekkesi, Karyağdı Tekkesi, Perişan Baba Tekkesi, Şehitlik Tekkesi, Akbaba Tekkesi, İvaz Fakih Baba Tekkesi, Bademli Tekkesi, Yarımca Baba Tekkesi, Ağlamış Baba Tekkesi,
 Rumeli’de kapatılan Bektaşi Tekkeleri : Pınarhisar Tekkesi, Demir Baba Tekkesi, Seyyid Ali (Kızıl Deli) Sultan Dergahı, Kesriye Tekkesi, Vodorina Tekkesi, Velikiot Tekkesi, Kuç Tekkesi, Hıdır Baba Tekkesi; Mısır: Kaygusuz Abdal tekkesi, Kasr-ı Ayn Tekkesi (Frederick William Hasluck – Anadolu ve Balkanlarda Bektaşilik İstanbul 1995 Ant Yayınları)

BEKTAŞİLERİN GİZLENMESİ VE TAKİYYE
2. Mahmud’un indirdiği bu darbeden sonra Bektaşiler, gizlenme yolunu tercih etmişlerdir.
Ahmet Cevdet Paşa’nın anlattığına göre idam edilenler ve sürgüne yollananlar dışında kalanlar sünni inanca bağlılıklarını bildirmişler fakat tutum ve davranışları bakımından yalan söylemektedir. Paşa’ya göre ortada Bektaşi kıyafetiyle dolaşan kimse kalmamıştır. Çünkü Bektaşiler, mücadelelerini sürdürebilmek için takiye yolunu seçmişler, sünni gibi görünmüşlerdir.
Devletin yoğun baskısından kurtularak özgürce inancını yaşamak isteyen Bektaşiler ise devletin merkezinden uzak olan Arnavutluk’u merkez olarak seçmişlerdir. Arnavutluk dışında Bosna, Yunanistan, Yanya ve Girit, Bektaşilerin inançlarını yaşamak için seçtikleri diğer yerlerdir.







15 Mayıs 2017 Pazartesi

RIZA NUR KİM? ATATÜRK DÜŞMANLARININ YALAN VE İFTİRA KAYNAĞI RIZA NUR KENDİNİ ANLATIYOR





RIZA NUR  KİM?   ATATÜRK DÜŞMANLARININ YALAN VE İFTİRA KAYNAĞI  RIZA NUR KENDİNİ ANLATIYOR

PEKİ ANILARINDA KENDİSİ HAKKINDA NELER YAZMIŞTIR? TARİH BÖYLE BİR DELİYİ YAZMAMIŞTIR.
 “Karımdan şu mektubu aldım: ‘Ben burada kendime bir hayat arkadaşı buldum. Bunu başkasından duyarak üzülmene imkan bırakmıyorum.’ Namussuz karı! Sonunda bana boynuz da taktı” (s.1785). “Galiba bu işte (M. Kemal’in) ve İsmet’in (İnönü) de parmağı var”  (s.1786)
 ”(Karımın) ahlakı da bozuldu. Evdeki kızları benden gizli çırılçıplak soyuyor, dans ettiriyor” (s.1346)
”Bir Rus doktor, zampara mı zampara. Karının sözüne göre de bizim karıya da sataşmış” (s.1410)
 ”Yataktan fırladım. Adam da derhal kaçtı. Baktım ki donum kesilmiş. Artık uyuyamadım” (s.7)
 ”Yaşlı adam tabancasını çekti ve bana, ‘Çöz! Yoksa öldürürüm!’ dedi… Boğuşma başladı… Nihayet bayılıp kalmışım… Gözümü açtığım vakit yanımda kimse yoktu”  (s.84)
 ”Bu çocuğu (Harbiyeli) herkesten ziyade sevmeye başladım… Görmesem aklımdan hiç çıkmıyor, görsem yüzüne bakamıyor, içimde heyecan duyuyordum… Anladım ki bu çocuğa aşık olmuştum… Böyle bir aşkın sonu livata (sapık cinsel ilişki) demektir”  (s.22)
 ”Kadın, erkekten aşağı bir mahluktur”  (s.1530)
 “Ne hayvan, ne de insan sevmem. Hele insanlar, iğrendiğim şeylerdir”  (s.1531)
 “Arnavutları isyana teşvik ettiğimi ben kendi elimle yazdım. Bu kusur değil, iftiharım sebebidir” (s.378) “Bugün de bununla iftihar ederim. Bana büyük şereftir”  (s.1305)
 “Ahlak ve temiz adetler ve faziletlerin bir kısmı kendiliğinden gitti, bir kısmını da bilerek ben terke mecbur oldum. Yalan da söyledim”  (s.105)
 Rıza Nur anılarında, “Şüphesiz ki ben nevrastenik(şizofren) idim” diyerek bizzat kendisi akıl hastası olduğunu itiraf etmiştir.

 RIZA NUR İÇİN DR. HASAN BEHÇET TOKOL, ŞU TANILARDA BULUNMUŞTUR:
 “Bu kişide bir koğuş hastaya yetecek kadar hastalık var. Teşhisim; psikopatik bir zemin üzerinde paranoit reaksiyon, yani çok ağır bir ruhsal bozukluk tablosu. Bu tür hastalar, zeka fakülteleri tamamen bozulmadığından kısa süreli de olsa olumlu işler yapabilirler. Anılarını; son duygu, düşünce ve yargılarına göre değiştirerek, geriye dönüp yeniden kurgulayarak, sanki gerçekmiş gibi aktarmış ki, bu tutum, bu tür hastalara özgü bir telafi ve tatmin yoludur. Böyle bir hastanın anılarını ve tanıklığını ciddiye almak tıbben olanaklı değildir.”

 “Doktorun, Rıza Nur’da belirlediği hastalık adları da şöyle: İzolasyon (kendini çevreden soyutlama), depresyon (ruhsal yavaşlama, içe kapanma, çöküntü), homoseksüel eğilimli, Obsesif- kompülsiv sendrom (toz, mikrop korkusu), depersonelizasyon (aşağılık duygusu), agresif ve hostil (saldırgan ve kızgın), psikopat (kişilik bozukluğu), mitomani (yalan söyleme), fabulasyon (masal uydurma, hayali hikayeci), fanteziler (hayal ettiği olayları gerçek sanma), megalomani (büyüklük fikirleri), narsisizm (kendine hayran olma), paranoid reaksiyon (takip edildiğini sanma duygusu, öldürülme korkusu), egosantirizm (kıskançlık, herkesi karalama, güvensizlik, devamlı övünme, sahte gurur).”

 Rıza Nur’un hazırladığı parti programı da onun nasıl bir ruh halinde olduğunun açık bir ifadesidir. İşte o maddeler :
 * İdare sistemi laik ve sosyaldir. Fakat devletin resmi dini vardır.
* Eski yazıya dönülecek ve Latin harfi ile ikisi beraber yürüyecek.
* M. Kemal’in Nutuk’u toplattırılıp, imha edilecek .
* Partiye mistik bir şekil verilip, üyeleri Türkçülük hususunda tarikat ve dervişlik gibi ilahi bir ideal ve gayrete sahip olacaktır.
* Halveti tarikatına müsaade etmeli.
* Hilafetin yeniden tesisi hayati bir ihtiyaçtır.
* Başbakanlığa bağlı bir ırk müdürlüğü kurulacak, Türk olmayanlar memurluktan çıkarılacak.
* Kadını erkekle eşit saymak, ona memuriyet vermekten büyük hata olamaz. Kadın çocuk makinesidir.
* Dans yasaklanacak.
* Kalıtsal hastalığı olanlar kısırlaştırılacak
 Buraya kadar Rıza Nur’u tanıdıktan sonra şimdi Atatürk hakkında attığı iftiralara geçeceğim. Yıllardır bir delinin uydurmaları üzerinden nasıl bir tarih yazılmış, nasıl bu millet zehirlenmiş akıl alacak iş değil. Bölüm bölüm o iftiraları yazıyorum

Kaynak : Rıza Nur’un Hayatım ve hatıralarım adlı kitap 


5 Kasım 2014 Çarşamba

ATATÜRK UYARIYOR: İÇ DÜŞMANLARIMIZ



ATATÜRK UYARIYOR: İÇ DÜŞMANLARIMIZ

İki Mustafa Kemal vardır: Biri benim, et ve kemikten, geçici Mustafa Kemal...

Diğeri Ölümsüz Mustafa Kemal… Onu "ben" kelimesiyle anlatamam; o, ben değildir, o bizdir! O, ülkemizin her köşesinde yeni fikir ve yeni hayat için, büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasıyım sadece. Benim girişimlerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir.

O Mustafa Kemal sensin; o Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan Mustafa Kemal, yaşaması ve başarılı olması gereken, Ölümsüz Mustafa Kemal sizlersiniz!


Bu yazıda Mustafa Kemal, milletimizin iç düşmanlarını tanıtıyor. Ölümsüz Mustafa Kemal tamamlıyor, yorumluyor ve güncelliyor.
MİLLİ MÜCADELE’DE KARŞIMIZDA İKİ DÜŞMAN VARDI
Biz Milli Mücadele’de iki sınıf düşmanla karşılaştık. Biri dış düşmanlarımız: İstilacı-sömürgeci Batı ülkeleri; diğeri iç düşmanlarımız, onlarla işbirliği yapan fesat güçleri: Padişah, Saray ve Babıâli... Bu ikinciler düşmanla birlik olup millete karşı harekete geçmişlerdi. Kullandıkları temel hıyanet aracı, ne yazık ki İslam’dı.

BİRİ EMPERYALİZM, DİĞERİ İÇİMİZDEKİ HAİNLERDİ

İşte, ben ve arkadaşlarım zulme karşı bu iki cephede mücadele ettik: Bir yandan istilacı Emperyalizm’le, despotizm zulmüyle mücadele ettik; bir yandan da içerdeki hainlerle, namussuzlarla, karanlıkla ve eğitimsizlikle mücadele ettik, “Allah ile aldatma” gibi bilgisizlik zulmüyle mücadele ettik.

MİLLETİMİZ, BUNLARIN KÖTÜLÜKLERİNE KARŞI KOYMAYA ÇALIŞIYORDU

Büyük çoğunluğu rençber ve köylü olan milletimiz, Batı’nın emperyalizm ve kapitalizm mahkûmiyetinden kendini kurtarabilmek için bunlara karşı birleşmiş olarak mücadeleye karar verdi ve bu kararını uyguladı. Ülke ve milletimiz her taraftan emperyalist ve kapitalistlerin hücumlarına maruz bulunmaktaydı. Aynı şekilde fiilen bunlara iştirak eden İstanbul hükümetinin padişahına atfen ülke dahilinde çıkarılan karışıklıklardan doğan yerel anlaşmazlıklara da karşı koymak zorundaydı.

DÜŞMANLIKLARI LOZAN’DAN SONRA DA DEVAM ETTİ

Cumhuriyetimiz Lozan’dan sonra da kendi haline bırakılmadı: Nasıl emperyalizm ve kullandığı çeşitli isyanlar daha Kurtuluş Savaşı sırasında devrimi hırpalamaya, başarısını engellemeye çalışmışsa, ondan sonra da birtakım iç isyanlar, dış gailelerle genç cumhuriyetin temelini sarsmaya gayret ettiler.
 AYNI FELAKETLERLE BUGÜN DE KARŞI KARŞIYAYIZ
Yıllarca zayıf ve kararsız hükümetlerin yönetiminde yaşadık. Bu zayıf ve kararsız hükümetler ki emperyalizmin baskılarına boyun eğerek iç kuvvetlerin gelişmesini kısıtladılar. Ya emperyalizmin, iktidarların önemli şahsiyetleriyle içte ve dışta ilişki kurarak, millete telkin edip durduğu açık ve doğru olmayan umutlar?... Bütün bunlar, tıpkı Millî Mücadele yıllarında olduğu gibi Türkiye’nin kuşatılmasını ve içerden çökertilmesini amaçlamıyor mu? Benim saptamalarım o kadar doğru ve yerindedir ki, yalnız o dönemdeki iç isyanları, siyasal kargaşalıkları, yönetimi zayıf düşüren silahlı eylemleri değil, bugünkü anarşiyi, tırmanan terörizmi ve yaygınlaşan bölücülük faaliyetlerini de açıklamaktadır.

Emperyalizm Ve İşbirlikçileri Bugün de Aynı Şekilde Çalışıyor

Benim o zaman, emperyalizmin, ülkeyi çökertmek için başvuracağı çarelere ilişkin söylediklerim bugün de geçerli: Yeni Türkiye, içinden oyularak çökertilmek isteniyor, yine siyasal kargaşa çok iyi bir araç olarak kullanılıyor, yine emperyalizm bu araçtan ve bazı makamların kesin teslimiyet taraftarlığından istifade ederek çalışıyor.
Sizi Nutuk’ta uyardım, ah o iç bedhahlar, o iç düşmanlar!… Onlar millî birliği ihlal ve ülkeyi
 İÇ DÜŞMANLAR DIŞ DÜŞMANLA İŞBİRLİĞİ YAPAN HAİNLERDİ
parçalanmaya götürmek için, düşman emellerine âlet olanlardı. Onlar İngilizlerin satın aldığı, milleti birbirine düşürmek maksadını güden hainlerdi; halkı aldatmak için türlü yalanlar söylüyorlardı. Düşman istilasına uğramış vatanımızı savunanları, din ve milletin şerefi için kan döken kardeşlerimizi arkadan vurmak ve vurdurmak isteyen alçaklardı.
ONLAR VİCDANSIZ, ÇIKARCI, VATANSIZ, HALK DÜŞMANLARIDIR
Onlar vicdan yerine düşman parası taşıyan alçak şahıslardır. Onlar birtakım eli kanlı, muhteris, vatansız adamlardır ki bugün de aranızdadır. Sırf çıkar temini amacıyla yabancı parmağı ve parasıyla, millî varlık ve bağımsızlık için, ülke namusu için mücadele eden milletin evlatlarını birbirine kırdırmaya çalışırlar. Allah’ın laneti düşmana yardım eden bu hainlerin üzerine olsun.
DAVAMIZ BÜYÜKTÜ, HAİNLERE MERHAMET EDEMEZDİK

Dâvâmız çok büyüktü. Bir ölüm kalım savaşına girişmiştik. Batıdan düşman kan dökerek geliyordu, ocakları söndürerek geliyordu. Vatanın dört yanı ateşten bir çembere dönmüştü, her taraf alev alev yanıyordu. Vatansız, istiklalsiz kalmak tehlikesi her gün biraz daha yaklaşıyordu. Ayrıca, bir de içimizdeki düşmanlarla uğraşmak, ne güçtü, ne kadar acı idi. Biz o vatan hainlerine merhamet edemezdik. Eğer biz onları yok etmesek, onlar bizi daha feci şekilde yok edeceklerdi.
İNGİLİZLER ÖNCE PADİŞAHI ELE GEÇİRDİLER
İngilizler esaretleri altında bulundurdukları İslam âlemi üzerindeki baskılarını muhafaza edebilmek için değerli bir alete, bir araca muhtaçtılar. Bu ihtiyaçlarını devir devir göstermişlerdir. Onların gözünde bu değerli araç, hilafet makamına oturtacakları zattı. İşte bu teşebbüs içinde bulunan İngilizler; Mütareke’nin ardından o aradıkları araç –ki kendi tabirlerince, kendilerinden işittim: Ün şoz presiyöz, ‘pek değerli cevher’dir- mutlaka bu cevheri avuç içinde bulundurmak gerektiği kanısındaydılar. Gerçekten de onu avuçları içinde buldular. İngiliz avucunun içine giren bu şey, Padişah Vahdettin’di.
BİR GÜCÜ KALMADIĞINI GÖRÜNCE FIRLATIP ATTILAR
İngiliz veya herhangi bir millet, herhangi bir hükümet ancak kuvvet karşısında konum alır, kudretten ve kuvvetten yoksun olduğu maddeten sabit olmuş olan bir şahsın, kendi tabirlerince “Petro”luğu kalmamıştır. Artık, kendilerince hiçbir değeri kalmayınca, Zatı Şahane’yi de bırakıvermişlerdir.
DÜŞMANDAN KURTULUŞ BEKLENİR Mİ?
Oysa ben o padişaha yazmıştım ki Selçuk Türklerinden beri nerdeyse bin yüz yılı aşan bir zamandır, bağımsızlık, özgürlük ve din için gaza eden büyük milletiniz, Asya’nın ve İslam’ın bayraktarı diye dünya çapında şöhreti olan milletiniz; kurtuluşunu, hiç canına susamış düşmanlarının merhametinden bekler mi?
İSTANBUL HÜKÜMETLERİ DÜŞMANLA BİR OLUP MİLLET ALEYHİNE ÇALIŞIYORDU
Milletimiz, o büyük vatandan artakalan son parçada, son kaleye çekilmiş, en son savunmasını yaparken, hükümet adını alan heyetler, düşmanlar hesabına, düşman safları arasında kendi milletleri aleyhine çalışıyorlardı. Bizans’ın son günlerinde, Fatih’in teslim çağrısına karşı "Allah’ın bana bir emaneti olan bu ülkeyi, ancak Allah’a teslim ederim" diyen son Rum kayserinin tahtına vâris bir hanedandan gelen bugünkü halife ve sultanın hükümeti; esir olmamak isteyen milleti, kendi eliyle bağlayarak düşmanlara teslim etmeye çalışıyordu.
DAMAT FERİT VE HÜKÜMETİ BİZİ SIRTIMIZDAN VURDU
Damat Ferit'in kurduğu hükümetler ki, her ne pahasına olursa olsun, İtilâf Devletlerine karşı kesin itaat fikrini benimsemişti. Ülkenin kendi hukuk ve egemenliğini devam ettirmek için esirgemediği fedakârlıkları, düşmanlarla çalışmak suretiyle başarısızlığa uğratmayı özel bir iş edinmişlerdi. Bu fikrin taraftarları, ülkenin şer ve hıyanete elverişli ne kadar nankör evlâdı varsa, hepsini tahrik ettiler, donattılar; kendilerini milleti savunmaya adayan yurtseverler aleyhine kullandılar. İslam dini adına yayımlanan sahte fetvaların, paşalıkla ödüllendirilen Anzavur’larla bağımsızlık ve savunma fikri aleyhine yaydıkları mânevî, maddî zehir ve fesat kuvvetleri ile, Anadolu aylarca çarpışmaya mecbur kaldı. Onlar, düşmanların hesabına cephelerimizi kaç defa arkadan vurdu.

DÜŞMANDAN MERHAMET DİLENMEZ

Düşmandan merhamet dilenerek sonuç alınmaz. Oysa İstanbul Hükümeti böyle yapıyordu. Onlara duyurdum ki İtilaf devletlerine karşı böyle sahte yaranma tavırları göstermekle hakkımızda merhamet uyandırmayı başaracağınızı ve bu ikiyüzlü hareketlerin, barış şartlarının değişmesine tesir edeceği zannını besliyorsanız, sizin bu gafletinize acırız.

MİLLETİMİZ HÜKÜMETE KADERİNİ TESLİM EDEMEZDİ

Türk milleti hiçbir zaman, hiçbir bahane ile, yazgısını ve geleceğini, düşman elinde oyuncak olmaya mahkûm bir hükümete teslim edemezdi.
BANA EN ÇOK KARŞI ÇIKANLAR BATICILAR OLDU
Cumhuriyet rejimi kurulunca, bana en çok direnenler Osmanlı’nın batıcıları olmuştur. Bir örnek olarak işte bunlardan ittihatçı Cavit Bey’in Batı yanlısı görüşü: “Büyük Avrupa devletlerinin yardımı olmaksızın ve bu yardımı sağlayacak ödünleri vermeksizin, Anadolu’nun ortasında tek başımıza devlet kurup yaşamamız mümkün değildir.” Ve tarih 1945’ler… CHP Hükümeti Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Feridun Cemal Erkin de aynı kafada: “Türkiye, kaderini ancak Amerika ve Büyük Britanya’ya bağlarsa, esenliğe kavuşabilir.”

İRTİCAYI VE İHANETİNİ ŞİDDETLE MAHKÛM ETTİM

Ben irticaya da, hurafeye de karşı oldum; ancak aynı kefeye koymadım bunları. İrticayı en ağır biçimde mahkûm ettim, özellikle hıyanet karakteri yüzünden. Bize göre hıyanet “ülkeyi, bir biçimde, emperyalist sömürgecilerin denetim veya esareti altına sokmaya çalışmaktı.”
İSKİLİPLİ ATIF BİR ÖRNEKTİR

Bunlara bir örnek İskilipli Atıf Hoca’dır. O, Müdafaai Hukuk mücadelesine ihanet etmişti. Suçu Türkiye Cumhuriyeti’nin Teşkilatı Esasiye Kanunu’nu tamamen veya kısmen tağyir etmekti. Asılma sebebi buydu, şapka risalesi değildi.
İSKİLİPLİ ATIF DÜŞMAN SAFINDA YER ALMIŞTI
Atıf Hoca Millî Mücadele’de Batı Anadolu’yu işgal eden Yunan ordusuna karşı çıkılmaması için çaba gösterdi; mahkemece belgelenmiştir bu. Başında bulunduğu Tealii İslam Cemiyeti’nin imkânlarını kullanarak İngiliz ve Yunan işgallerine direnilmemesi için çalışmış, bu yolda hazırlattığı beyannameleri Türk köylerine dağıtmıştır. Millî Mücadele’ye değil ihanet, en küçük bir yamukluk bile bizim affedeceğimiz şey değildi.

DÜŞMAN BAŞARIYI İÇ DÜŞMANLARIN NİFAK ÇIKARMASINDAN BEKLER

Milletin bağımsızlığını kurtarmak gayesinden ibaret olan millî azmi ihlal için, düşmanlarımızın en önce girişmek istedikleri çare, iç nifak idi. Çünkü en çok başarıyı milletimizin, hayati çıkarlarını idrak edemeyerek münafıklara kapılmalarından bekliyorlardı. Biz de ulusal bağımsızlığı temin için, özellikle içerdeki nifak sokucu girişimlere karşı kesin karar ve önlemler aldık. Anzavur, Gâvur İmam gibiler milletimizi birbirine kırdırmaya araç olan fesat başlarındandı.

DÜŞMAN ÜLKEYİ İÇERDEN ÇÖKERTMEYE ÇALIŞIR

Yurttaşlarım, unutmayın! Direncinizi kıracak bir araç, düşmanın Türkiye’yi içerden oyarak çökertmesidir. Düşman, ülkede mevcut siyasi nifaklardan ve yüksek makamların teslimiyetçilik eğiliminden istifade ederek çalışır her zaman.

KAYNAKLAR
-Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 6-11, Kaynak Yayınları.
-Attila İlhan, Hangi Atatürk, Bilgi Yayınevi, Ank., 1981.
-Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an Penceresinden Kurtuluş Savaşı’na Bir Bakış, Yeni Boyut Yayınları, İst., 2012.