mustafa kemal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mustafa kemal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mart 2019 Perşembe

TIBBİYELİ HİKMET


TIBBİYELİ HİKMET
TIBBİYE ÖĞRENCİLERİNİN SİVAS KONGRESİ’NE DELEGE SEÇMESİ  VE TIBBIYELİ HİKMET(orhan boranın babası)
SIVAS KONGRESİNE TIBBIYELİLERİ TEMSİLEN KATILAN  TIBBIYELİ HİKMET(HİKMET 

BORAN) MUSTAFA KEMAL E DÖNEREK ŞUNLARI SÖYLER: “Paşam, murahhası bulunduğum Tıbbiyeliler beni buraya istiklal davamızı başarmak yolundaki mesaiye katılmak üzere gönderdiler. Mandayı kabul edemem. Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olursa olsun şiddetle red ve takbih ederiz. Farzı muhal, man­da fikrini siz kabul ederseniz sizi de reddeder, Mustafa Kemal’i “vatan kurtarıcısı” değil, “vatan batırıcısı” olarak adlandırır ve tel’in ederiz,” diye bağırır
Tıbbiye öğrencileri vatanın işgal edilmesi karşısında boş zamanlarında bildiriler ha­zırlayıp İstanbul sokaklarına gizlice yapıştırıyorlardı. Tıbbiye’de yapılan bir toplantıda öğrenci Emin Ali (Şavlı) Bey “Arkadaşlar, imza toplamak, bildiri dağıtmak gibi şeyler boştur. Yapılacak iş, bugünlerde Anadolu’ya geçen kumandanın arkasından gitmek veorada hizmet etmektir,” diyerek harekete geçilmesini önermişti.
Bu sırada Tıbbiye’de çalışan ve “Parmaksız” diye anılan Dr. Talat Bey öğrencilerin Sivas Kongresi için delege seçmelerini teşvik etti ve Tıbbiyeli Yusuf ’la konuşarak top­lantı yapılmasını sağladı. Öğrenciler Mustafa Kemal Paşa’nın Sivas’ta yapacağı kongreye katılmak için alacakaranlıkta okulun hamamındaki göbek taşında toplandılar. Son sınıf öğrencileri bir an önce mezun olabilmek için imtihanlarla meşgul olduğundan (1335 mezunları) toplantıya bu sınıftan sadece Nazım Hülagü ve Baydur, üçüncü sınıftan Hik­met Mehmet (Boran), Yusuf İsmail (Balkan), Sudi Cavit (Ural), Yusuf Naci (Ceylan), Şefik Tevfik (Ural) ve Faik; dördüncü sınıftan Reşat Mahmut Ayan, Şükrü Sevki, Fahri Ünseren, Kamil Kaptanoğlu, Sezai Konukgil, Emin, Ekrem Şerif Eğeli (sonradan Tıp Fa­kültesi 2. Dahiliye Kliniği Profesörü ve Dekanı olmuştur), Nüzhet Şakir Dirisu (1941’de Gülhane’de Türkiye’nin ilk yataklı Fizik Tedavi kliniğini kurmuştur, 1899-1948), Şefik Tevfik (Erdemir), Nermi (Karadeniz), Ahmet Hamit (Selgil), Kamil Hurşit (Kaptanoğlu) ve Hüsnü Ahmet (Gürol) olmak üzere toplam 25 kişi katıldı.

Toplantıda Sivas Kongresi’ne iki kişinin gönderilmesi kararlaştırıldı. Bunlar üçüncü sınıftan Hikmet’le Yusuf Bey’di. Arkadaşları onlara oradaki duruma göre hareket etme­lerini ve memleketin istiklali için çalışmalarını söyledi. Sonra Sivas’a kadar gitmeleri için gerekli olan parayı sağlamak amacıyla öğrenciler ceplerindeki 25, 35 ve 50 kuruşları çıkarıp verdi. Toplam 950 kuruş toplandı (Dr. Kemal Özbay 15 lira olduğunu belirtir). Bunun üzerine Yusuf, bu parayla Hikmet’in gönderilmesini teklif etti ve arkadaşları da bu öneriyi kabul etti. Tıbbiyeli Hikmet’in gidebilmesi için bir belgeye ihtiyacı vardı. As­keri idareden bu belgeyi alma imkânı olmadığı gibi, fakülte kâtibine yapılan müracaattan da bir sonuç alınamamıştı. Sonunda dördüncü sınıf sivil talebesi olan Talebe Cemiyeti Reisi Kemal Bey Yusuf ’tan durumu öğrenince hemen kalemini çıkarıp Hikmet’in Tıp Fakültesi Talebe Cemiyeti adına gönderildiğine ait bir vesika yazıp mühürledi ve Hikmet ancak bu vesikayla Sivas Kongresi’ne gidebildi.
Tıbbiyeli Hikmet, trenle Haydarpaşa’dan Ankara’ya gitmek üzere yolcu edildi ve Ankara’da İsmail Fazıl Paşa’yla (Ali Fuat Cebesoy Paşa’nın babası) Sivas’a hareket ederek, kongreye katılmış ve on beş gün sonra geri gelmişti.

Tıbbiyeliler, Sivas Kongresi öncesi “İzmir Faciaları” adlı bir kitap hazırlamışlardı. 1000 tane basılacak olan kitap için bin lira gerekiyordu. Bu parayı Ali Sait Akbaytugan (1864-1950) Paşa’nın kardeşi Hayriye Melek (Hunc) Hanım verdi. Hayriye Melek Ha­nım İstanbul’da yapılan mitinglerde heyecanlı konuşmalar yapan milliyetçi ve aydın bir kadındı. Ağabeyi Ali Sait Paşa da İstanbul’un işgal olduğu gün (16 Mart 1929) tutukla­narak Malta’ya sürülmüştür. Nermi (Karadeniz) Bey ve Hikmet (Boran) Bey’in düzeltme ve baskı işlerini bitirmesiyle, Hikmet Bey’in kongreye gitmesinden önce kitabın baskısı tamamlandı.1607 Kitabı Tıbbiyeli Hikmet, Sivas Kongresi’nde delegelere dağıttı.
Öğrencilerden Zileli Abdullah Mazhar (Ataay), Düzceli Rusuhi, Nureddin Osman, lah Mazhar Ataay Amasya Askeri Hastanesi’nde Sıhhiye onbaşısı olarak çalışmıştır. Sivas Kongresi’nden döndükten sonra, Hikmet’le Yusuf, 1920’de Çamlıca-İzmit-Adapazarı yoluyla milli mücadeleye katılmak üzere Ankara’ya gitti. Bir yıl kaldıktan sonra mektebi bitirmek üzere İstanbul’a döndüler. 1338 yılında mezun olan diğer askeri tıp öğrencileri teğmen olarak mezun olduğu halde, Yusuf ve Hikmet üsteğmen olarak mezun oldu.

SİVAS KONGRESİ VE TIBBİYELİ HİKMET’İN MANDAYI REDDETMESİ
 Mustafa Kemal ve arkadaşları 2 Eylül’de Sivas’a varır. Şehir dışında Sivas’ta bulunan 3. Kolordu Kumandanı Albay Selahattin Bey, Müftü Abdürrauf Efendi, Müdafaa-i Hu­kukçular ve halk büyük bir karşılama töreni yaparlar. Tehditler savuran Fransız Binbaşı Bruno Malatya’ya kaçmıştır. Sivas Müftüsü Abdürrauf Efendi Sivas Kongresi esnasında Erzurum’dan gelecek misafirleri karşılamak için ev ev, dükkân dükkân dolaşır ve arka­daşları ile birlikte Atatürk’ün kalacağı odayı evlerinden getirdikleri eşyalarla tefriş ederler.
Sivas’ta 4 Eylül 1919’da başlayan ve 11 Eylül’de sona eren kongrede 120 kişi olma­sı gerekirken ancak 31 delege vardı. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının bu yüzden çok canı sıkılmış ve “bu olmadı” diyerek Büyük Anadolu Kongresi adı altında başka bir kongre hazırlığına bile girişmişlerdi. Oysa Sivas Kongresine gelenlerin birçoğu da bura­ya Amerikan mandasını kabul ettirmek için gelmişlerdi. Erzurum Kongresinde özellikle Trabzon delegelerinin yaptığı İttihatçılık suçlamaları nedeniyle Mustafa Kemal Paşa ted­bir almış ve ilk icraat olarak kongre delegelerine ne ittihatçılık ne de fırkacılık yapılma­yacağına dair yemin ettirmişti. Böylece hem iç ve hem dışarıya bu hareketin İttihatçı bir hareket olmadığı duyuruluyordu.
Kongrenin ilk günü Mustafa Kemal 31 oyla reis seçilir. Sivas’ta alınan kararla Ana­dolu ve Rumeli’deki Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri birleştirilerek “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adını aldı ve ordu birliklerinin gizlice Kuvayi Milliye birlik­lerine dönüştürülmesi kararı alındı. Bu nedenle Umum Kuvayi Milliye Komutanlığı’na Ali Fuat Paşa atandı. Ayrıca İstanbul ile haberleşmenin artık kesilmesi gerektiği bütün vali ve komutanlara 12 Eylül 1919 tarihli beyanname ile duyuruldu.

Sivas Kongresi’ne katılan delegeler içinde Askeri Tıp Okulu’nun öğrencisi Hikmet Bey de vardı. Okuldaki ismi Kara Hikmet idi. Tıbbiyeli Hikmet asker-sivil bütün tıp öğrencileri adına İsmail Fazıl Paşa (Cebesoy) ve İsmail Hami Bey’le (Danişment) birlikte İstanbul’un üçüncü delegesi olarak Sivas Kongresi’ne gitmişti. Sivas Kongresi’nde 7 Eylül 1919’da yapılan ikinci celsede verilen önergede Tıbbiyeli Hikmet’in de imzası vardı.
Sivas Kongresi toplanmış; ancak 8 Eylül günü İsmail Fazıl Paşa (Ali Fuat Paşa’nın babası), Bekir Sami Bey ve İsmail Hami Danişment’in sundukları ve 25 delegenin imzası olan önergede Amerikan mandası isteniyordu. Mandacılık demek bağımsızlığı kabul et­meden bir devletin himayesi altına girmek demekti. Mustafa Kemal, yaptığı konuşmada Amerikalı gazeteci Brown ile konuştuğunu ve Amerika’nın manda istemediğini anlatı­yordu. Daha sonra manda tartışmaları devam etti. Bekir Sami, İsmail Fazıl Paşa ve İs­mail Hami Danişment yaptıkları konuşmada Amerikan mandasını savundular. Erzurum delegesi Hoca Raif Efendi “Hedef ve gayemiz tam bağımsızlıktır” dedi. Refet Paşa ise yine mandayı savundu. Bursa delegesi Ahmet Nuri Bey “Ya ölürüz ya tam istiklal sahibi oluruz” diye bağırmıştı. Vakit geçtiği için Mustafa Kemal oturumu ertesi gün açmak üze­re kapattı. O gece manda tartışmaları yapılmaya devam etti. Sivas’ta Temsil Kurulu’nun kaldığı lise binasında, 9 Eylül 1919 gecesi manda konusu tartışılırken odada bulunan Tıbbiyeli Hikmet Mustafa Kemal’e mandayı reddettiğini heyecanlı bir şekilde söylemişti.

Mazhar Müfit Kansu anılarında bu anı şöyle anlatır:
“…Hikmet isminde Askeri Tıbbiye talebesi ve Sivas Kongresi’nde Askeri Tıp talebesi dele­gesi olan bir genç, İstanbul efendi ve paşalarına vatanseverlikte, memleketçilikte, milliyetçi­likte rehber ve örnek olacak ölçüde doğru düşünce, milli inan ve imanın sahibi bulunuyordu.
Bu genç de Paşa’nın odasındaydı. Sanki birdenbire ateş ve heyecan kesilmiş olarak, yüksek sesle “Paşam, murahhası bulunduğum Tıbbiyeliler beni buraya istiklal davamızı başarmak yolundaki mesaiye katılmak üzere gönderdiler. Mandayı kabul edemem. Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olursa olsun şiddetle red ve takbih ederiz. Farzı muhal, man­da fikrini siz kabul ederseniz sizi de reddeder, Mustafa Kemal’i “vatan kurtarıcısı” değil, “vatan batırıcısı” olarak adlandırır ve tel’in ederiz,” diye bağırdı.
 Bu gencin yürekten kopup gelen bu sözleri karşısında hazırunun birçoğunun gözleri yaşarmıştı. Mustafa Kemal Paşa da müteheyyiç olmuştu. Heyecanlı bir sesle “Arkadaşlar gençliğe bakın, Türk milli bünyesindeki asil kanın ifadesine dikkat edin,” dedi. Sonra da Hikmet Bey’e dönerek “Evlat, müsterih ol. Gençlikle iftihar ediyorum ve gençliğe güveniyorum. Biz, ekaliyetle kalsak dahi mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: Ya istiklal ya ölüm!”
Tıbbiyeli genç, hemen yerinden fırladı: “Var ol Paşam…” diyerek Mustafa Kemal’in elini öptü.
Kongrede Türk münevver gençliğinin olduğu kadar daima ileri ve inkılâpçı fikirlere alemdarlık etmiş, Tıbbiye’nin de mümessili olan ve askeri üniformasıyla kongreye iştirak eden bu biricik gencin de Mustafa Kemal alnından öptü.
“Gençler, vatanın bütün ümit ve istikbali size, genç nesillerin anlayış ve enerjisine bağ­lanmıştır,” dedi. Ve mecliste hazır bulunan bütün murahhaslar da aynı hararetle paşayı teyid ettiler.”
Mustafa Kemal Paşa yıllardan sonra Ankara’da “Acaba bizim Sivas Kongresi’ndeki biri­cik ateşli genç Tıbbiyelimiz nerede?” diye sormuştu. Hikmet’i mebus yapmak istiyordu. Bulu­namadı ve ölmüş dendi. Oysa ki geçen sene hayatta olduğunu, albay rütbesini ibraz etmiş bu­lunarak bir askeri hastanenin başhekimliğinde bulunduğunu memnuniyetle öğrendim.”

Sivas’tan dönen Hikmet (Boran) yakın arkadaşı Yusuf Balkan’la birlikte tekrar Anadolu’ya geçip Ankara’ya gitmiş ve milli mücadele için hizmet vermiştir. Bir yıl sonra İstanbul’a dönmüş ve tahsilini tamamlamıştır.
Yıllar sonra Atatürk eski günleri anarken tıp öğrencisi Hikmet Bey’in hemen bulu­nup mebus yapılmasını emreder. Fakat Hikmet Bey bulunamaz ve öldüğü söylenir. Çok üzülen Atatürk, sofrayı dağıtır. Oysa Hikmet Bey sağdır ve Anadolu’nun bir köşesinde doktorluk yapmaktadır. Hiçbir zaman kendini Atatürk’e hatırlatmak istemez. Atatürk’ün ölümünden birkaç ay sonra Mazhar Müfit Kansu sokakta Hikmet Bey’e rastlar. Boynuna sarılır ve yapılan yanlışlığı anlatır.
Aradan yıllar geçer, Dr. Hikmet Boran bir gün Balıkesir’den mebus yapılmak iste­nir, ancak “Balıkesir’in yabancısıdır, Giresunludur,” diye aleyhinde propaganda yapılır. Oysa Hikmet Boran Balıkesir-Savaştepe’lidir. Savaştepe’nin eski adıysa Giresun’dur. Dr.Hikmet Boran’ın oğlu ünlü sanatçı ve spiker Orhan Boran’dır. Dr.Yusuf Balkan, Dr.Hikmet Boran’ın kız kardeşiyle evlidir. 1970’te yazar Mahmut Goloğlu hastanede Dr.Yusuf Balkan’ı ziyaret ederek bu durumu öğrenir.

Dr. Hikmet Boran hakkında detaylı bilgileri okul arkadaşı Dr. Ahmet Selgil, yazar Mahmut Goloğlu’na 29 Ocak 1970’de şöyle anlatmıştır:
“Hikmet çok sessiz, fevkalade hassas, sinirlendiği zaman yıkıcı, kırıcı fakat arkadaşları tarafından çok sevilen bir gençti. 1943 yıllarında Halk Partisi tarafından Balıkesir’den mil­letvekili adayı gösterilmek istendi. Karadeniz Giresunlusudur diye propaganda yapıldığından kaybetti. Zannederim 1944 veya 1945 yıllarında tüberkülozdan vefat etti.
Rahmetli Mazhar Müfit bir gün mecliste anlatmıştı. Atatürk sofrada konuşurken Hikmet’i hatırlamış. Mebus adayı gösterilmesini söylemiş, Mazhar Bey de “Paşam Allah sizle­re ömür versin, Hikmet öldü” demiş. Atatürk çok üzülmüş, o akşam sofrayı dağıtmış. 1938’de Atatürk vefat ettikten sonra Mazhar Bey köprüden geçerken Hikmet’e rastlamış ve şaşırmış.
“Boynuna sarıldım, yaptığım yanlışlığı anlattım,” derdi.
Hikmet çok mütevazi, iddiasız, fakat kıymetli bir insan, eşsiz bir hekimdi. Hiçbir gün kendini Atatürk’e hatırlatmamış, hatta rahatsız ederim düşüncesiyle, Atatürk Hikmet’in çalıştığı şehirlere geldiği zaman karşısına çıkmaktan sakınmış. Hakkında biraz daha ge­niş malumat almak isterseniz Ankara’daki Numune Hastanesi altındaki Rehabilitasyon Hastanesi’nde, bir ameliyat dolayısı ile maalesef bacaklarında hasıl olan rahatsızlık yüzün­den yatan Dr. Yusuf Balkan’la konuşunuz.”
Tıbbiyeli Hikmet, 1901 yılında Balıkesir’in Savaştepe bucağında doğmuştur. Posta- Telgraf memurlarından Hakkı Bey’in oğludur. Dr. Hikmet Boran 1922 yılında Askeri Tıbbiyeden mezun oldu (Sicil No: 1337-53). Hariciye ihtisası yaptıktan sonra operatör oldu ve çeşitli hastanelerde çalıştı. 1945 yılında vefat etmiştir.
http://www.astibder.org/tibbiyeli-hikmet/  

31 Mayıs 2017 Çarşamba

ATATÜRK’E HAKARET EDEN ,İFTİRA EDENLERİN SONU HİÇDE İYİ OLMUYOR





 ATATÜRK’E HAKARET EDEN ,İFTİRA EDENLERİN SONU HİÇDE İYİ OLMUYOR
 
ATATÜRK'E 'SELANİK P..İ' DİYEN AHMET EYYÜBİ ÖLDÜRÜLDÜ
Kaplan Cemaati'nin önde gelen isimlerinden Ahmet Eyyübi evinin önünde silahlı saldırıya uğrayarak öldürüldü.Kurşunlandı geberdi.
Halkmedia.com’da yer alan habere göre Atatürk'e ettiği küfürler nedeniyle sosyal medyada tepki çeken Ahmet Eyyübi, kurşunlanarak öldürüldü.
Ahmet Eyyübi öldürüldü
Kara Ses olarak da bilinen Kaplan Cemaati'nin önde gelen isimlerinden olan Ahmet Eyyübi evinin önünde silahli saldırıya uğrayarak öldürüldü.
 Ahmet Eyyübi: "Atatürk , Selanik p..i"
Daha önceki konuşmalarından birinde Atatürk için " Kafir, Selanik p..i" diyen ve konuşmasıyla tepki çeken Ahmet Eyyübi'nin ölümü ile ilgili soruşturma başlatıldı. Lüks konutundan çıkıp aracına binen Ahmet Eyyübi hareket etmek isterken kalaşnikof marka silahla arabası tarandı. Olay yerinde hayatını kaybeden Ahmet Eyyübi'yi öldüren kişilerin kimliğine ulaşılamadı. Halkmedia.com'dan alınan habere göre Ahmet Eyyübi'nin katillerine ulaşılamadı. Kaplan Cemaati üyeleri ise sosyal medyadan olayı doğrulayan açıklama yaptı.


 YENİ AKİT YAYIN YÖNETMENİ KADİR DEMİREL DAMADI TARAFINDAN BIÇAKLANARAK ÖLDÜRÜLDÜ.
Yeni Akit gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Kadir Demirel, damadı tarafından bıçaklanarak öldürüldü. 
Alınan bilgiye göre, Kadir Demirel, Başakşehir Yunus Emre Caddesi'ndeki kızı Esma Karanfil'in evinde damadı Cemil Yavuz Karanfil ile tartıştı. Kavgaya dönen tartışmanın ardından Karanfil, kayınpederini bıçakladı. Araya giren eşi Esma Karanfil'i de bıçaklayan damat, daha sonra olay yerinden kaçtı.
Ağır yaralanan Demirel hayatını kaybederken, Esma Karanfil ise kaldırıldığı hastanede ameliyata alındı.


HASAN KARAKAYA  AŞIRI DOZ VİAGRA'DAN ÖLDÜ

Yeni Akit Gazetesi Yazarı Hasan Karakaya Medine'de Viagra Kullandı  Bugüne kadar yaptığı etkili haberleri ile son yıllarda yıldızı parlayan Katar Merkezli El Cezire Arap Televizyonu Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın heyeti içinde Umre'ye giden Ünlü Türk Gazeteci Hasan Karakaya'nın aşırı doz Viagraya bağlı olarak Medine'de kalp krizi geçirip hayatını kaybettiğini duyurdu. İstanbul Times Haber Merkezi Katar Merkezli El Cezire TV nin muhabiri olduğu iddia olunan kişinin CNN muhabiri olduğunu ifade edenlerde var. Bir çok kişi bunun FETÖ mensuplarınca montajlandığını söylüyor Karakaya'nın Medine'de hayatını kaybeder etmez haber ihbar hattımıza gelen bir çok mailde ölümün Viagra'ya bağlı olduğunu,kanıt olarak da El Cezire Tv Muhabirini olduğu iddia olunan kişinin fotoğrafı altına İngilizce olarak "Ünlü Türk Gazeteci Hasan Karakaya Aşırı doz Viagra kullanımından dolayı hayatını kaybettiği" yazılıydı. Bizde kesinlikle kesin bir hüküm vermeden bu duyuruyu okuyucularımıza duyurduk. Okurlarımızın bir kısmı Yani Akit'in yazarı Hüseyin Üzmez'de kendisinden çok küçük bir kız ile ilgilendiği için cezaevine girmişti, Karakaya'da Viagra Kullanmış olabilir diyor,Bir kısmı ise Medine'de neden viagra kullansın diyor... Yayınladığımız haberde sadece El Cezire'nin yaptığı iddia olunan bir haber olduğunu okurlarımıza duyurduk. Bu haber sosyal medya başta olmak üzere bir çok yerde yayınlandı. Bir çok okurumuz attıkları yorumlarda farklı açıklamalarda bulundu. Yeni Akit Gazetesi ve Hasan Karakaya'yı sevmeyen kişiler yazıklar olsun kutsal beldelerde neden viagra kullanıyorsun diyerek eleştirlerde bulundu. Diğer bir kesim ise bu kadar da olmaz.Medine'de neden Viagra kullansın diyerek El Cezire Tv kanalının haberinin doğru olamayacağını iddia ettiler. Gazeteci Yazar Merhum Hasan Karakaya'nın normal kalp krizi sonuncu mu,yoksa Viagra'ya bağlı olarak kalp krizi geçirip geçirmediği ölüm raporu ile kesinleşecek. Resmi ölüm raporu olmadan yayın grubu olarak hiç bir kimse hakkında kesin bu veya şu sebepten dolayı hayatını kaybetti diyemeyiz. Kaynak: İstanbul Times Haber Ajansı (İTHA)
http://www.istanbultimes.com.tr/guncel/el-cezire-den-sok-iddia-karakaya-asiri-doz-viagra-dan-oldu-h34324.html


ATATÜRK DÜŞMANLARININ SONU :ATATÜRK DÜŞMANI  ÇOCUK TACİZCİSİ HÜSEYİN ÜZMEZ  GEBERDİ
BURSA'da 2008 yılında, 14 yaşındaki kız çocuğu B.Ç.'ye cinsel tacizde bulunmak suçundan hüküm giyen ve İstanbul'daki Metris Cezaevi'nde cezasını çekerken, verilen raporla, cumhuriyet savcısı tarafından 'cezanın infazının ertelenmesi' kapsamında tahliye edilen Hüseyin Üzmez 83 yaşında öldü.


ALLAH DİYORKİ: İYİLERİN ARKASINDAN KÖTÜ ŞEYLER SÖYLEYENLER İÇİN İBRETLİK SONLAR HAZIRLADIK.
















22 Kasım 2015 Pazar

ATATÜRK'ÜN ANNESİNE ATILAN İFTİRALARA CEVAP MURAT BARDAKÇIDAN

ATATÜRKÜN ANNESİNE ATILAN İFTİRALARA CEVAP MURAT BARDAKÇIDAN 

Kurtuluş savaşının siperm artıkları ingiliz ajanlarında desteği ile Atatürke her türlü iftiralar atarak güya aşılıyor veledi zinanın çocukları
DÜNYADA YEDİĞİ EKMEĞE ,YAŞADIĞI TOPRAKLAARA ,İNANDIĞI DİNE CANI UĞRUNA BU TOPRAKLARI KURTARANLARA İFTİRA VE İHANET EDEN BAŞKA BİR MİLLET TÜRKİYEDEKİ KADAR BULUNAMAZ
ŞEREFLİ NAMUSLU İNSAN SEVMESE BİLE DİNİMİ RAHATÇA YAŞIYORUM ÖZGÜRÜM İŞGAL ALTINDA DEĞİLİM DİYE ŞÜKREDER MÜNAFIK SÜRÜLERİ

KANI BOZUK OLANIN KAREKTERİNİN BOZUK OLMASIDA KAÇINILMAZDIR

10 Kasım 2014 Pazartesi

ATATÜRK‘ÜN SON SÖZÜ AÇIKLANDI!







































ATATÜRK‘ÜN SON SÖZÜ AÇIKLANDI!
Ne dedi? Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi ALİ GÜLER, Atatürk'ün ölmeden önce SON SÖZÜNÜN "ALEYKÜMESSELAM" olduğunu söyledi.


ATATÜRK'ÜN SON SÖZLERİ "ALEYKÜMESSELAM"
Yrd. Doç. Ali Güler, Atatürk'ün pek bilinmeyen son günlerini Vatan gazetesine anlatarak, Atatürk'ün ölmeden önce son sözünün "Aleykümesselam" olduğunu söyledi.

İŞTE ALİ GÜLER'İN ANLATIMIYLA ATATÜRK'ÜN SON GÜNLERİ;
Atatürk'ün hastalığı ilk olarak 1938 Ocak ayında Yalova'da belirti verdi. Kanamalar ve kaşıntılar başladı. Doktorlar sirozdan şüpheleniyorlar. Fransızlar Hatay meselesinin çözümünde geri adım atar endişesiyle hastalığı duyurulmuyor. Programını aksatmıyor. Hatta hastayken Mersin seyahatinde askeri birlikleri bile denetliyor.


ZEHİRLENMEDİ
Atatürk iddia edildiği gibi Mason doktorlar tarafından civalı ilaç verilerek zehirlenmedi. O dönem civalı Saligran adlı bir idrar söktürücü kullanıyordu. Araştırmalarımda gördüm ki 1950'ye kadar civasız bir diüretik yok. Tıp alemi böyle bir ilaçla daha tanışmamış bile.

ÖLÜM NEDENİ KANLI KARACİĞER İLTİHABI
Atatürk'ün ölüm sebebi siroz denilen kanlı karaciğer iltihabı. Doktor raporlarına nedeni Alkol kullanması. Ani bir şekilde ölmediği için otopsiye gerek görülmemiş

GECE ÖLMEDİ
Atatürk'ün ölüm anının gece olduğu ancak tören yapılamayacağı gerekçesiyle 09.05 olarak ilan edildiği iddiası doğru değil. Son dönemi dakika dakika raporlandı

"VEFAT EDENE KADARKİ 38.5 SAAT KONUŞMADI"
Atatürk'ün son komaya girişini Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak anlatıyor.

Özel hekimi Prof. Dr. NEŞET ÖMER İRDELP
ATATÜRK'TEN DİLİNİ UZATMASINI İSTİYOR ama Atatürk dilini içeri çekiyor. Kafasını sağa çevirip, biriyle konuşur gibi "Aleykümesselam" diyerek  8 Kasım 1938 saat 19.00'da komaya giriyor. Vefat edene kadarki 38.5 saat boyunca konuşmuyor.

"AZRAİL'E SELAM VERDİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM"
Ben Nahl Suresi 32'inci ayet ve Vakıa Suresi 91, 92'inci ayetlerde anlatılan inançlı bir insanın ölüm anının gerçekleştiğine inanıyorum.
Kuran-ı Kerim'de anlatıldığı gibi Atatürk'ün ruhunu almaya gelen Azrail'e selam verdiğini düşünüyorum." ifadesinde bulundu.
İlker Akgüngör / Vatan
http://www.haberatesi.com.tr/yasam/ataturkun-son-sozunu-aciklandi-ne-dedi-h2932.html


ATATÜRKÜN ÖLÜRKEN SÖYLEDİĞİ SON SÖZ (Kılıç Ali’nin Anıları Sh 659. Hulusi TURGUT)

İnsanın karşılaşacağı ölüm gerçeğinin son saniyeleri geldiğinde, o sırada yanında bulunanlardan Dr. Neşet Ömer bey “Dilinizi göreyim efendim. Lütfen dilinizi dışarıya doğru çıkartın” diye telaşlanırken, Atatürk, Dr. Neşet Ömer beye bakarak “VE ALEYKÜM SELAM” diyerek gözlerini kapatmıştır.”
(Kılıç Ali’nin Anıları Sh 659. Hulusi TURGUT)

Peki, o sırada Atatürk’ün yanında bulunanlar telaş ve çaresizlik içerisinde kıvranırlarken ve hiç gereği yokken Atatürk’ün “VE ALEYKÜM SELAM” demesinin anlamı ne olabilir diye bir soru akla gelebilir.
İşte Kur’an’ın söyledikleri:

İyiliklerini içeren kitabı sağ tarafından verileceklere, melekler: ‘SELAMÜN ALEYKÜM derler.''

(Vakıa Suresi 90,91)


5 Kasım 2014 Çarşamba

ATATÜRK UYARIYOR: İÇ DÜŞMANLARIMIZ



ATATÜRK UYARIYOR: İÇ DÜŞMANLARIMIZ

İki Mustafa Kemal vardır: Biri benim, et ve kemikten, geçici Mustafa Kemal...

Diğeri Ölümsüz Mustafa Kemal… Onu "ben" kelimesiyle anlatamam; o, ben değildir, o bizdir! O, ülkemizin her köşesinde yeni fikir ve yeni hayat için, büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasıyım sadece. Benim girişimlerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir.

O Mustafa Kemal sensin; o Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan Mustafa Kemal, yaşaması ve başarılı olması gereken, Ölümsüz Mustafa Kemal sizlersiniz!


Bu yazıda Mustafa Kemal, milletimizin iç düşmanlarını tanıtıyor. Ölümsüz Mustafa Kemal tamamlıyor, yorumluyor ve güncelliyor.
MİLLİ MÜCADELE’DE KARŞIMIZDA İKİ DÜŞMAN VARDI
Biz Milli Mücadele’de iki sınıf düşmanla karşılaştık. Biri dış düşmanlarımız: İstilacı-sömürgeci Batı ülkeleri; diğeri iç düşmanlarımız, onlarla işbirliği yapan fesat güçleri: Padişah, Saray ve Babıâli... Bu ikinciler düşmanla birlik olup millete karşı harekete geçmişlerdi. Kullandıkları temel hıyanet aracı, ne yazık ki İslam’dı.

BİRİ EMPERYALİZM, DİĞERİ İÇİMİZDEKİ HAİNLERDİ

İşte, ben ve arkadaşlarım zulme karşı bu iki cephede mücadele ettik: Bir yandan istilacı Emperyalizm’le, despotizm zulmüyle mücadele ettik; bir yandan da içerdeki hainlerle, namussuzlarla, karanlıkla ve eğitimsizlikle mücadele ettik, “Allah ile aldatma” gibi bilgisizlik zulmüyle mücadele ettik.

MİLLETİMİZ, BUNLARIN KÖTÜLÜKLERİNE KARŞI KOYMAYA ÇALIŞIYORDU

Büyük çoğunluğu rençber ve köylü olan milletimiz, Batı’nın emperyalizm ve kapitalizm mahkûmiyetinden kendini kurtarabilmek için bunlara karşı birleşmiş olarak mücadeleye karar verdi ve bu kararını uyguladı. Ülke ve milletimiz her taraftan emperyalist ve kapitalistlerin hücumlarına maruz bulunmaktaydı. Aynı şekilde fiilen bunlara iştirak eden İstanbul hükümetinin padişahına atfen ülke dahilinde çıkarılan karışıklıklardan doğan yerel anlaşmazlıklara da karşı koymak zorundaydı.

DÜŞMANLIKLARI LOZAN’DAN SONRA DA DEVAM ETTİ

Cumhuriyetimiz Lozan’dan sonra da kendi haline bırakılmadı: Nasıl emperyalizm ve kullandığı çeşitli isyanlar daha Kurtuluş Savaşı sırasında devrimi hırpalamaya, başarısını engellemeye çalışmışsa, ondan sonra da birtakım iç isyanlar, dış gailelerle genç cumhuriyetin temelini sarsmaya gayret ettiler.
 AYNI FELAKETLERLE BUGÜN DE KARŞI KARŞIYAYIZ
Yıllarca zayıf ve kararsız hükümetlerin yönetiminde yaşadık. Bu zayıf ve kararsız hükümetler ki emperyalizmin baskılarına boyun eğerek iç kuvvetlerin gelişmesini kısıtladılar. Ya emperyalizmin, iktidarların önemli şahsiyetleriyle içte ve dışta ilişki kurarak, millete telkin edip durduğu açık ve doğru olmayan umutlar?... Bütün bunlar, tıpkı Millî Mücadele yıllarında olduğu gibi Türkiye’nin kuşatılmasını ve içerden çökertilmesini amaçlamıyor mu? Benim saptamalarım o kadar doğru ve yerindedir ki, yalnız o dönemdeki iç isyanları, siyasal kargaşalıkları, yönetimi zayıf düşüren silahlı eylemleri değil, bugünkü anarşiyi, tırmanan terörizmi ve yaygınlaşan bölücülük faaliyetlerini de açıklamaktadır.

Emperyalizm Ve İşbirlikçileri Bugün de Aynı Şekilde Çalışıyor

Benim o zaman, emperyalizmin, ülkeyi çökertmek için başvuracağı çarelere ilişkin söylediklerim bugün de geçerli: Yeni Türkiye, içinden oyularak çökertilmek isteniyor, yine siyasal kargaşa çok iyi bir araç olarak kullanılıyor, yine emperyalizm bu araçtan ve bazı makamların kesin teslimiyet taraftarlığından istifade ederek çalışıyor.
Sizi Nutuk’ta uyardım, ah o iç bedhahlar, o iç düşmanlar!… Onlar millî birliği ihlal ve ülkeyi
 İÇ DÜŞMANLAR DIŞ DÜŞMANLA İŞBİRLİĞİ YAPAN HAİNLERDİ
parçalanmaya götürmek için, düşman emellerine âlet olanlardı. Onlar İngilizlerin satın aldığı, milleti birbirine düşürmek maksadını güden hainlerdi; halkı aldatmak için türlü yalanlar söylüyorlardı. Düşman istilasına uğramış vatanımızı savunanları, din ve milletin şerefi için kan döken kardeşlerimizi arkadan vurmak ve vurdurmak isteyen alçaklardı.
ONLAR VİCDANSIZ, ÇIKARCI, VATANSIZ, HALK DÜŞMANLARIDIR
Onlar vicdan yerine düşman parası taşıyan alçak şahıslardır. Onlar birtakım eli kanlı, muhteris, vatansız adamlardır ki bugün de aranızdadır. Sırf çıkar temini amacıyla yabancı parmağı ve parasıyla, millî varlık ve bağımsızlık için, ülke namusu için mücadele eden milletin evlatlarını birbirine kırdırmaya çalışırlar. Allah’ın laneti düşmana yardım eden bu hainlerin üzerine olsun.
DAVAMIZ BÜYÜKTÜ, HAİNLERE MERHAMET EDEMEZDİK

Dâvâmız çok büyüktü. Bir ölüm kalım savaşına girişmiştik. Batıdan düşman kan dökerek geliyordu, ocakları söndürerek geliyordu. Vatanın dört yanı ateşten bir çembere dönmüştü, her taraf alev alev yanıyordu. Vatansız, istiklalsiz kalmak tehlikesi her gün biraz daha yaklaşıyordu. Ayrıca, bir de içimizdeki düşmanlarla uğraşmak, ne güçtü, ne kadar acı idi. Biz o vatan hainlerine merhamet edemezdik. Eğer biz onları yok etmesek, onlar bizi daha feci şekilde yok edeceklerdi.
İNGİLİZLER ÖNCE PADİŞAHI ELE GEÇİRDİLER
İngilizler esaretleri altında bulundurdukları İslam âlemi üzerindeki baskılarını muhafaza edebilmek için değerli bir alete, bir araca muhtaçtılar. Bu ihtiyaçlarını devir devir göstermişlerdir. Onların gözünde bu değerli araç, hilafet makamına oturtacakları zattı. İşte bu teşebbüs içinde bulunan İngilizler; Mütareke’nin ardından o aradıkları araç –ki kendi tabirlerince, kendilerinden işittim: Ün şoz presiyöz, ‘pek değerli cevher’dir- mutlaka bu cevheri avuç içinde bulundurmak gerektiği kanısındaydılar. Gerçekten de onu avuçları içinde buldular. İngiliz avucunun içine giren bu şey, Padişah Vahdettin’di.
BİR GÜCÜ KALMADIĞINI GÖRÜNCE FIRLATIP ATTILAR
İngiliz veya herhangi bir millet, herhangi bir hükümet ancak kuvvet karşısında konum alır, kudretten ve kuvvetten yoksun olduğu maddeten sabit olmuş olan bir şahsın, kendi tabirlerince “Petro”luğu kalmamıştır. Artık, kendilerince hiçbir değeri kalmayınca, Zatı Şahane’yi de bırakıvermişlerdir.
DÜŞMANDAN KURTULUŞ BEKLENİR Mİ?
Oysa ben o padişaha yazmıştım ki Selçuk Türklerinden beri nerdeyse bin yüz yılı aşan bir zamandır, bağımsızlık, özgürlük ve din için gaza eden büyük milletiniz, Asya’nın ve İslam’ın bayraktarı diye dünya çapında şöhreti olan milletiniz; kurtuluşunu, hiç canına susamış düşmanlarının merhametinden bekler mi?
İSTANBUL HÜKÜMETLERİ DÜŞMANLA BİR OLUP MİLLET ALEYHİNE ÇALIŞIYORDU
Milletimiz, o büyük vatandan artakalan son parçada, son kaleye çekilmiş, en son savunmasını yaparken, hükümet adını alan heyetler, düşmanlar hesabına, düşman safları arasında kendi milletleri aleyhine çalışıyorlardı. Bizans’ın son günlerinde, Fatih’in teslim çağrısına karşı "Allah’ın bana bir emaneti olan bu ülkeyi, ancak Allah’a teslim ederim" diyen son Rum kayserinin tahtına vâris bir hanedandan gelen bugünkü halife ve sultanın hükümeti; esir olmamak isteyen milleti, kendi eliyle bağlayarak düşmanlara teslim etmeye çalışıyordu.
DAMAT FERİT VE HÜKÜMETİ BİZİ SIRTIMIZDAN VURDU
Damat Ferit'in kurduğu hükümetler ki, her ne pahasına olursa olsun, İtilâf Devletlerine karşı kesin itaat fikrini benimsemişti. Ülkenin kendi hukuk ve egemenliğini devam ettirmek için esirgemediği fedakârlıkları, düşmanlarla çalışmak suretiyle başarısızlığa uğratmayı özel bir iş edinmişlerdi. Bu fikrin taraftarları, ülkenin şer ve hıyanete elverişli ne kadar nankör evlâdı varsa, hepsini tahrik ettiler, donattılar; kendilerini milleti savunmaya adayan yurtseverler aleyhine kullandılar. İslam dini adına yayımlanan sahte fetvaların, paşalıkla ödüllendirilen Anzavur’larla bağımsızlık ve savunma fikri aleyhine yaydıkları mânevî, maddî zehir ve fesat kuvvetleri ile, Anadolu aylarca çarpışmaya mecbur kaldı. Onlar, düşmanların hesabına cephelerimizi kaç defa arkadan vurdu.

DÜŞMANDAN MERHAMET DİLENMEZ

Düşmandan merhamet dilenerek sonuç alınmaz. Oysa İstanbul Hükümeti böyle yapıyordu. Onlara duyurdum ki İtilaf devletlerine karşı böyle sahte yaranma tavırları göstermekle hakkımızda merhamet uyandırmayı başaracağınızı ve bu ikiyüzlü hareketlerin, barış şartlarının değişmesine tesir edeceği zannını besliyorsanız, sizin bu gafletinize acırız.

MİLLETİMİZ HÜKÜMETE KADERİNİ TESLİM EDEMEZDİ

Türk milleti hiçbir zaman, hiçbir bahane ile, yazgısını ve geleceğini, düşman elinde oyuncak olmaya mahkûm bir hükümete teslim edemezdi.
BANA EN ÇOK KARŞI ÇIKANLAR BATICILAR OLDU
Cumhuriyet rejimi kurulunca, bana en çok direnenler Osmanlı’nın batıcıları olmuştur. Bir örnek olarak işte bunlardan ittihatçı Cavit Bey’in Batı yanlısı görüşü: “Büyük Avrupa devletlerinin yardımı olmaksızın ve bu yardımı sağlayacak ödünleri vermeksizin, Anadolu’nun ortasında tek başımıza devlet kurup yaşamamız mümkün değildir.” Ve tarih 1945’ler… CHP Hükümeti Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Feridun Cemal Erkin de aynı kafada: “Türkiye, kaderini ancak Amerika ve Büyük Britanya’ya bağlarsa, esenliğe kavuşabilir.”

İRTİCAYI VE İHANETİNİ ŞİDDETLE MAHKÛM ETTİM

Ben irticaya da, hurafeye de karşı oldum; ancak aynı kefeye koymadım bunları. İrticayı en ağır biçimde mahkûm ettim, özellikle hıyanet karakteri yüzünden. Bize göre hıyanet “ülkeyi, bir biçimde, emperyalist sömürgecilerin denetim veya esareti altına sokmaya çalışmaktı.”
İSKİLİPLİ ATIF BİR ÖRNEKTİR

Bunlara bir örnek İskilipli Atıf Hoca’dır. O, Müdafaai Hukuk mücadelesine ihanet etmişti. Suçu Türkiye Cumhuriyeti’nin Teşkilatı Esasiye Kanunu’nu tamamen veya kısmen tağyir etmekti. Asılma sebebi buydu, şapka risalesi değildi.
İSKİLİPLİ ATIF DÜŞMAN SAFINDA YER ALMIŞTI
Atıf Hoca Millî Mücadele’de Batı Anadolu’yu işgal eden Yunan ordusuna karşı çıkılmaması için çaba gösterdi; mahkemece belgelenmiştir bu. Başında bulunduğu Tealii İslam Cemiyeti’nin imkânlarını kullanarak İngiliz ve Yunan işgallerine direnilmemesi için çalışmış, bu yolda hazırlattığı beyannameleri Türk köylerine dağıtmıştır. Millî Mücadele’ye değil ihanet, en küçük bir yamukluk bile bizim affedeceğimiz şey değildi.

DÜŞMAN BAŞARIYI İÇ DÜŞMANLARIN NİFAK ÇIKARMASINDAN BEKLER

Milletin bağımsızlığını kurtarmak gayesinden ibaret olan millî azmi ihlal için, düşmanlarımızın en önce girişmek istedikleri çare, iç nifak idi. Çünkü en çok başarıyı milletimizin, hayati çıkarlarını idrak edemeyerek münafıklara kapılmalarından bekliyorlardı. Biz de ulusal bağımsızlığı temin için, özellikle içerdeki nifak sokucu girişimlere karşı kesin karar ve önlemler aldık. Anzavur, Gâvur İmam gibiler milletimizi birbirine kırdırmaya araç olan fesat başlarındandı.

DÜŞMAN ÜLKEYİ İÇERDEN ÇÖKERTMEYE ÇALIŞIR

Yurttaşlarım, unutmayın! Direncinizi kıracak bir araç, düşmanın Türkiye’yi içerden oyarak çökertmesidir. Düşman, ülkede mevcut siyasi nifaklardan ve yüksek makamların teslimiyetçilik eğiliminden istifade ederek çalışır her zaman.

KAYNAKLAR
-Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt: 6-11, Kaynak Yayınları.
-Attila İlhan, Hangi Atatürk, Bilgi Yayınevi, Ank., 1981.
-Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an Penceresinden Kurtuluş Savaşı’na Bir Bakış, Yeni Boyut Yayınları, İst., 2012.






16 Şubat 2014 Pazar

19 SAYISI VE ATATÜRK



19  SAYISI VE ATATÜRK
Her insanın hayatında belli tecelliler vardır buna kader denir bunların bazılarını değiştirebiliriz  ama bazıları vardırki değiştirmenizde mümkün değildir .Örneğin mesleğiniz,evliliğiniz, çocuklarınız akrabalığınız Dünyaya geldiğiniz ırk yada millet .
İşte Atatürk’ün hayatındada 19 sayısı onun kaderi olmuştur,Çeşitli cephelerde ölümle yüz yüze gelmesine rağmen korunması ön sezisi onu korunan adam yapmıştır  19 sayısı kuranda dahil ilahi emirlerin koruma kod numarasıdır 1990'da öldürülen Reşad Halife 19 sayısının Kur'an'ı koruyan bir 'kod' olduğunu 1974 de ilan eder.
19 sayısı ile Atatürk’ün hayatında o kadar çok ilişki var ki; bu ilişki kimilerine göre bir mucize kimilerine göre ise bir tesadüf. Elbette hayatınızdaki önemli anları rakam yolu ile ilişkilendirirseniz mutlaka bir sayı ile paydalayabilirsiniz. Ancak Atatürk’ün hayatında o kadar çok 19 var ki; bunu çoğu kimde de açıklayamıyor. Çünkü bir insanın hayatında bu kadar 19 rakamının geçme ihtimali milyar kere milyar da 1 bile değil! Ben aşağıda Atatürk ve 19 rakamı arasındaki ilişkileri yazdım. Varın gerisine siz karar verin!
1- Mustafa Kemal Atatürk 19 harften oluşmaktadır.
2- 1881’de doğdu: 1981, 19’un 99 katı.19x99=1881
3- 19. yüzyıla tam 19 yıl kala doğdu: 1900-19=1881
4- Nüfus cüzdanı numarası: 993814.  19×52306=993814
5- 1938’de öldü. 19x102=1938
6- 57 yaşında öldü. 19x3=57
7- 1900 yılında Harbiye’ye girdi. 19x100=1900
8- Harbiye’den mezun olan 19. Türk subayıdır.
9- 57. Devre olarak Harbiye’den mezun oldu. 19x3=57
10- 19 Nisan 1919’da Hareket Ordusu ile İstanbul’a girdi
11- 19 yaşında Harbiye’ye girdi.
12- Harbiye’deki sicil numarası 317-8. Rakamları topladığınızda 3+1+7+8=19
13- 19 Aralık 1904’de dikkatleri çektiği için Padişah tarafından Yıldız Sarayı’na çağrıldı.
14- 19 Mayıs 1915’de Albaylığa terfi etti.
15- Çanakkale Savaşı’nda İngilizlerin saldıracağı tarihi öngörmüştür. 19 Eylül 1915
16- 19 Mart 1916’da Tuğgeneral oldu
17- 30 Nisan 1919’da 9. Kolordu Müfettişliğine atandı. 19 gün sonra Samsun’a gitti.
18- Samsun’a çıkması 19 Mayıs 1919.
19- Bindiği vapurda 19 yolcu bulunmaktaydı.
20- Samsun’da 19 gün kaldı.
21- İlk TBMM’deki kütük sırası 19’du.
22- Hayatı boyunca toplam 19 madalya aldı.
23- İstanbul’a 19 kez geldi
24- Latife Hanım ile 912 gün evli kaldı. 19×48=912
25- Ölümüne kadar 19 yıl Milletin başında kalmıştır. 1938-1919=19
26- 38. ve 57. Piyade Alay komutanlığı yaptı. 19x2=38, 19x3=57
27- Çanakkale Savaşı’nda 19.Tümenin komutanlığını yapmıştır.
28- Mareşal ve Gazilik unvanını 19 Eylül 1921′de almıştır.
29- 19 yıl sivil, 19 yıl askerlik, 19 yıl da Devlet adamlığı yaptı.
30- Cenaze töreninde 19 notalı 19. Schopen marşı çalındı.
31- Öldüğünde nakit kalan mirası 19 bin liradır.
32- İstanbul Akaretler’de oturduğu evin numarası 76. 19x4=76
33- Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene.” Sözü 19 harftir.
34- Gençliğe Hitabe 19 cümledir.

SALTANAT VE HİLAFETE SON VEREN MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN HAYATINI KUŞATMIŞ BULUNAN 19 SİSTEMİ, 41:53 AYETİNDE BELİRTİLEN İŞARETLERDEN BİRİDİR.
Kuran’dan başka dini kaynak kabul etmeyen müminler, bu işaretin anlamını ve önemini kavramakta zorluk çekmezler.
Emevi, Abbasi ve Osmanlı hurafelerini din edinenler ile insanları putlaştıranlar, elbette bu ilahi işareti doğru yorumlayamayacaklardır.
 Kuran’a göre en kötü insanlar, Allah adına din uyduran hahamlar, papazlar, mollalar, şeyhülislamlar değil mi? (18:15; 29:68; 31:6; 42:21).
Atatürk ismi, Muhammetçi (Muhammedi) ve Atatürkçü çevreler arasındaki politik mücadelede spekülasyonlara tükenmez bir kaynak olmuştur.
 Türkiye’nin bugünkü vahim manzarası, menfaat şebekelerinin Atatürkçülük maskesi altında icra ettiği talanların ve ortaçağ Arap kültürünü din diye belleyen müşrik din adamlarının ürettiği yalanların bir sonucudur.
Atatürk inkılapları, en azından, Kuran mesajının dile getirilebileceği ve dinlenebileceği bir ortam oluşturmuştur.
Kendilerini “Allah’ın Gölgesi” olarak bilen zorba halifelerin döneminde “kabağı sevmiyorum” demeniz bile “Muhammed Peygambere hakaret” diye yorumlanıp “mürted” olarak damgalanmanıza yol açabilirdi.
Bu açıklamadan sonra, M. Kemal’in hayatındaki 19 gerçeğine dönelim. Bildiğim kadarıyla, MUSTAFA KEMALİN  hayatındaki 19’lar ilk kez Kadircan Kaflı tarafından 1951 yılında Yeni Sabah Gazetesinden yayımlanan bir makaleyle duyuruldu.
Oradaki verileri tek tek inceledikten sonra konuyla ilgili araştırmalar yaptım. Samsun, Amasya, Erzurum, Ankara gibi illerdeki müzelerde ve anıtlarda bazı gözlemlerde bulundum.
O günler, Kuran’ın mesajını gelenekçi öğretilerin oluşturduğu parazitler yüzünden net olarak alamadığımdan Atatürk’ü “deccal” zannediyordum.
 Tanrı’ya hamd olsun, şimdi asıl deccallerin (sahtekarların) kimler olduğunu çok iyi biliyorum:
Atatürk’ün, minarelerine ot tıkmaya çalıştığı hurafeci din adamları. Atatürk’ün hayatında gördüğümüz 19 örgüsüne bazı örnekler:
Doğum yılı: 1881 veya 99x19
Nüfus kütük numarası: 19
Nüfus cüzdanı numarası: 993814 veya 52306x19
Politikaya girişi: 1900 veya 100x19
Harp okulundan Türk subayları arasından mezun oluş sırası: 19
Harp akademisine kaydolduğu devre: 57 veya 3x19
Orduya yüzbaşı olarak katılırken sıra numarası: 38 veya 2x19
Komutanlık yaptığı ilk piyade alayının numarası: 38 veya 2x19
Komutanlık yaptığı ikinci piyade alayının numarası: 57 veya 3x19
Albaylığa terfi ettikten 19 sonra komutanı olduğu tümenin numarası: 19
Samsun’a çıkışı ve Kurtuluş Savaşını başlatması tarihi: May 19, 1919 veya 101x19
Samsun’a çıkarken kendisi dahil Bandırma gemisindeki subay sayısı: 19
Mareşal ve General ünvanlarını alış tarihi: 1921, September 19
Kendisine verilen toplam madalyaların sayısı: 19
İlk Büyük Millet Meclisindeki sıra numarası: 19
İstanbul Akaret’lerdeki evinin numarası: 76 veya 4x19
Ölüm tarihi: Kasım 10, 1938 veya 102 x19, 57 yaşında veya 3x19
Cenaze nakli ve Cenaze namazı: Kasım 19
Cenazesinde çalınan Şopen’in marşının adı ve marştaki nota sayısı: 19
Şevket Süreyya’nın Tek Adam adlı kitabına göre bankada bıraktığı nakit miras: 19,000 veya 1000x19
Hayatındaki en önemli üç kentin Osmanlıca yazılışlarının Ebced değeri, 19′un katlarıdır: Selanik 171 veya 9x19; Samsun 247 veya 13x19; Ankara 361 veya 19×19
İsmindeki harflerin sayısı: Mustafa Kemal Ataturk: 19
Peki, Kuran’ın matematiksel sistemiyle Atatürk’ün hayatının aynı koda sahip olmasını bir rastlantı olarak görenlerin zorları ne? Ya inanmaktan korkuyorlar, ya da imanlarını düzeltmekten…
“Onun gerçek olduğu onlara apaçık oluncaya kadar onlara, ufuklarda ve kendi içlerinde ayetlerimizi (işaret ve kanıtlarımızı) göstereceğiz. Rabbinin her şeye tanık olması yetmez mi?” (41:53)
Edip Yüksel           23 Ekim 2012

KUTSAL KİTAPLARDA 19

Semavi dinler (İbrahimi dinler) diye adlandırılan dinlerin kitapları içinde 19 rakamı özeldir.
Her ne kadar İncil' de böyle bir özellik görülmese de Tevrat (Tora) ve özellikle Kur'an 'da 19 rakamı üzerine çok sayıda çalışma vardır.

TEVRAT'TA

19 sayısının üzerine bir sistem, 11. yüzyılda yaşayan bir Yahudi hahamı (Rabbi Judah) tarafından ortaya konmuştur. Tevrat'ın dualarından birisinde tesbitlerde bulunmuştur.
Judah Rabinin (baş hahamın) çalışmaları, 1978 yılında Californiya Üniversitesi yayınları arasında yayınlanan Studies in Jewish Mysticism adlı bir kitapta incelenir.

KUR'ANDA

Kur'an 'ın 74. suresi olan, Müdessir (Gizlenen/Bürünen) Suresi'nin 30. ayetinde 'Ondokuz' ibaresi aynen geçer.
74:30 Üzerinde ondokuz vardır onun.
30. ayeti takip eden ayette ise 'bekçi meleklerinin sayısı' şeklinde bir ifade bulunmaktadır. Ard arda gelen ayetler olması sebebi ile bir önceki ayete istinaden bu sayının 19 olduğu belirtilmiştir.
Ayrıca 31. ayette bu sayının (meleklerin sayısı 19'u) ; inkar edenler için bir imtihan, kitap verilenlerin süphelerini gidermesi, inananların imanlarını arttırması için işaret edildiği belirtilir. Ayrıca kalplerinde hastalık bulunanlar da 'Bu örnekle ne demek istendi' demeleri için bir işaret olduğu belirtilir.
74:31 Biz, cehennemin görevlilerini ancak meleklerden kıldık. Onların sayısını inkar edenler için bir imtihan vesilesi yaptık ki, kendilerine kitap verilenler kesin olarak bilsinler, iman edenlerin imanı artsın, kendilerine kitap verilenler ve mü'minler şüpheye düşmesin, kalplerinde bir hastalık bulunanlar ile kâfirler, "Allah örnek olarak bununla neyi anlatmak istedi" desinler. İşte böyle. Allah dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletir. Rabbinin ordularını ancak kendisi bilir. Bu, insanlar için ancak bir uyarıdır.
Her ne kadar bu ayeti bir referans kabul etmeyip, bu rakamı özel bulmayanlar olsa da 19 rakamının Kur'an 'da geçişi; bazı kelimelerin ve harflerin tekrar sayılarının 19'un katı olması kayda değerdir...
Örnekler;
Kuran’da 114 Sure vardır (6x19). 114 ün çarpanları olan 6 ve 19 oluşturduğu 619 sayısı ise 114. asal sayıdır.
Kur'an 'ın başlangıcında yer alan Besmele(Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla) tamlaması bütün Kur'an nüshalarında 114 (6x19) kez geçer. (Bütün surelerin başında olupta, 9. surenin başında yer almayan Besmele ise, Neml (Karınca) Suresi'nin 30. ayetinde yer alır)
Besmele'nin arapça yazılışı olan (Bismillahirrahmanirrahim) 19 harftir. *Üzerinde ihtilaf vardır.
İlk vahiy olarak kabul edilen 96. surenin ilk 5 ayeti, toplam 19 kelimedir. 19 kelimelik ilk vahiy 76 (19 x 4) harftir.
İlk vahiy barındıran 96. Alak Sure'si toplam 19 ayettir. Alak, aynı zamanda sondan 19. sure ve 304 (16 x 19) harfdir
Son vahiy olarak kabul edilen 110. Nasr Suresi 19 kelimedir ve ilk ayet 19 harften oluşmaktadır.
Bazı surelerin başında bulunan harflerle alakalı olarak: Giriş ayetlerinde Kaf (ق) harfi bulunanan sureler olan; 42. Şura Suresinde 57 (3x19), 50. Kaf Suresinde 57(3x19) adet Kaf (ق) harfi bulunur....

Diğer

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatı üzerinde, 19 sayısı ile alakalı çeşitli çalışmalar vardır. Bu çalışmalar bazı kitaplara da konu olmuştur(Örn: Kur'an,İslamiyet, Atatürk ve 19 Mucizesi Cenk Koray)
Atatürk hayatından tarih ve sözlerin, 19 ile bağlantısı hakkında da bazı örnekler;
Doğum tarihi: 1881 (19x99)
Ölüm tarihi:1938 (19x102) de 57 (19x3) yaşında.
Kurtuluş Savaşı'nın başlangıcı kabul edilen Samsun'a çıkması 19 Mayıs 1919.
Cenaze töreninde 19 notalı 19'uncu şopen marşı çalındı.
Mareşal ve Gazilik unvanını 19 Eylül 1921'de aldı.
Çanakkale Savaşı'nda 19' uncu fırka' yı (tümen) kurmuş ve komuta etmiştir. Ayrıca 38'inci (19x2) piyade alay komutanlığı ve 57'inci (19x3) piyade alay komutanlığı yaptı.
Atatürk'ün bu söylediği sözlerden, "Ne Mutlu Türküm Diyene" ile "İstikbal Göklerdedir" 19 harftir.
İsminin ve soyisminin harf sayısı: 19'dur. "Mustafa Kemal Atatürk."

İNANÇLARDA

Bahailikte; 1863 yılında, kendisinin Tanrı'nın bir tecellisi olduğunu ilan eden İranlı Bahaullah'ı izleyen Bahailer, 9 ve 19 sayısını kutsar ve güneş yılını her biri 19 güne sahip 19 aya bölerek kendilerine özgü bir takvim oluşturur. Artakalan dört günü ise "artık günler" olarak adlandırırlar.
1990'da öldürülen Reşad Halife ise 19 sayısının Kur'an'ı koruyan bir 'kod' olduğunu 1974 de ilan eder.
Keza Kur'an'da bazı surelerin başında bulunan, tanımı ve açıklanması yapılamamış 14 adet harfin (hurufu mukataa) 19 ve katları ile başında bulunduğu sureleri koruduğuna iddia eder ve Kur'an 'da zamanında tahrif edilmeye çalışıldığını savunur.