islam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
islam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Eylül 2019 Pazartesi

OSMANLININ SURIYE VE LÜBNANDA TERÖRÜ

OSMANLININ SURIYE VE LÜBNANDA TERÖRÜ

Osmanlı, Lübnan ve Suriye’de terör estirdi mi?

Aleviler (diğer adıyla Nusayriler) dağdan şehre inemiyorlardı. İndiklerinde kendilerine özgü sarıkları, puşileri veya benzeri giysileri Sünni kesimin fanatikleri tarafından ateşe veriliyordu. Bazen başları veya boyunları yanabiliyordu.
Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn, 1 Eyül’de Lübnan Devleti’nin kuruluşunun 100’üncü yıl dönümü dolayısıyla Osmanlı’nın, Birinci Dünya Savaşı sırasında ülkesinde “devlet terörü” estirmesi yüzünden kıtlık ve angarya sonucu yüz binlerce insanın mahvolduğunu söyledi.
Anadolu Ajansı, Türkiye’ye sempati duyan Lübnanlı tarihçi Prof. Dr. Halid el Cundi, Lübnan Müslüman Âlimler Birliği ve Lübnan Türk Kültür Derneği yetkililerinin görüşünü alarak, Cumhurbaşkanı Avn’ın eleştirel tutumuna karşı bir haber-yorum yayınladı. (1 Eylül 2019 tarihli bülten.) Ayrıca AKP Sözcüsü Ömer Çelik, Osmanlı’nın o tarihlerde “terör uygulamadığını” iddia ederek hem Avn’a uyarı niteliğinde bir cevap verdi hem de kendisinin sömürge yanlısı olduğunu ima etti. AKP yanlısı basın da, “Avn’ın sözlerini kasıtlı bularak, “Osmanlı’ya çirkin iftira” (Sabah, 1 Eylül) tarzında manşet haber yaptı.

YAVUZ SULTAN SELİM’İN HALEP FERMANI
Bakalım: Timur, askeri seferi sırasında Suriye’ye de uğramıştır. Halep Kalesi’ni fethettikten sonra kaldığı günlerden birinde, şehrin Sünni din âlimlerini (çoğulu ulema yani din bilginleri) toplayıp huzuruna çağırmış. Onlara, Hz. Ali ile Muaviye meselesinin yanı sıra Kerbela Faciası hakkındaki görüşlerini sormuş. Sünni ulema, ister istemez kendi mezhebinin bakış açısına uygun cevaplarla konuyu gerekçelendirmek istemiş ama Timur, onlara kızıp azarlamış, muhtemelen cezalandırmış. Gerekçelerine ikna olmamış. Çünkü kendisi Ehlibeyt yanlısı bir tutum takınmış. En azından Muaviye’nin Hz. Ali ve evlatlarına haksızlık yaptığını açıkça söylemiş. ( “Timur Alevi mi, Sünni mi, Şii mi?” Atatürkçü Türkçü Sitesi, 6 Ocak 2018)
Timur’la yaşanan Halep’teki o olay üzerine, Sünni kesim arasında büyük bir hoşnutsuzluk belirmiş. Osmanlı ordusu, Mısır seferiyle bağlantılı olarak Halep civarındaki Mercidabık’ta Mısır ordusuyla savaşa tutuştu. Yavuz Sultan Selim’in karşısında Mısır Sultanı (muhtemelen Çerkes asıllı) Muhammed Kansu Gavrî vardı. “Savaşın sonunda Mısır askerleri yenildi ve Sultan Gavrî, Alevi illerine kaçarak dağda gözden kayboldu (onun aşiretine bugün ‘Mehârize’ denmektedir). Sultan Selim, Alevilerin yoğun olduğu Halep şehrine girdi. Bu fırsattan yararlanan Sünni kesimlerden kimi ileri gelenler, Sultan Selim’e gidip Aksak Timur zamanında Halep ve Şam’da Sünnilere yönelik katliamın sebebi olarak Alevileri gösterdiler. Onları şikâyet ettiler. Aslında Yavuz, Mısır’a doğru ilerlerken, kendisini arkasından vuracak kitlesel bir güç, kuvvet istemiyordu. Bu yüzden Alevilerin katledilmesini mezhepsel, siyasal ve askeri açından münasip gördü. Halep’teki bütün ümerâ (emirler, beyler) ve şeyhleri topladı. Alevi ümerâ, mukaddemler (ileri gelenler) ve şeyhler her yerden geldiler… Sultan Selim, (Sünni ulemadan) aldığı fetvaya dayanarak hepsini öldürttü… Ardından diğer Alevilerin din adına katledilmesini emretti!..”
(Rivayete göre-F.B.) Yavuz Selim, “Yarım milyon kadar Türkmen boyunu farklı diyarlardan getirterek Suriye’nin sahil şeridine yerleştirdi. O zamanın Osmanlı siyaset dilinde batı Suriye kıyı şeridi dağlarına kaçan Arap Alevilere ‘sürek’ adını takmışlardı ki, sürgün edilenler, sürülenler (sürek avı: Atlıların avını önüne katarak kovalaması olayı yöre halkı arasında Arapça Sûrâk/Sevarik diye bilinir) anlamına geliyordu.”
“Bu ve benzeri fetvaların Irak’ta yansımaları oldu. Bağdat Rusefa Sünnileri, Kerh bölgesindeki Şiilere saldırarak Alevilerin mallarını yağmalamış, kadınlarını esir almış, büyükleri öldürmüştü.” (27.11.2015 11:50 maximus decimus meridius. Aynı konu başlığı için ayrıca bakınız: Arap Aleviliği sitesi, 7 Nisan 2013.)
Yukarıdaki yorum abartılı ve tartışmaya açık olabilir. Ancak katletme ve tehcir olayını, BBC gibi ciddi bir kaynak teyit ediyor. BBC Radio 4 için hazırlanan programın yapımcısı Damian Quinn, sunucusu Owen Bennet Jone tarafından hazırlanan ve Çağıl Kasapoğlu’nun Türkçeye uyarladığı haber-yorumda şu ibareler yer alıyor: “Aleviler, Osmanlı İmparatorluğu döneminde gördükleri zulüm nedeniyle yıllar boyu kendilerini toplumun dışında tuttu. Yavuz Sultan Selim idaresinde, 15’inci yüzyıl Osmanlı döneminde Alevi din adamlarına Halep’te tuzak kurulduğu ve başları kesilerek öldürüldükleri de Alevi toplumunda zulümlere verilen örneklerden sayılıyor. Akdeniz kıyılarında Lübnan ve Suriye sınırı ile Türkiye’nin güneyine çekilen Aleviler, güçlü Sünni komşularından uzak, yıllar boyu ‘göze batmaktan’, dikkat çekmekten sakınan bir toplum oldu. London School of Economics Üniversitesi Orta Doğu Programı Direktörü Prof. Fawaz Gerges, temeli yüzyıllar öncesine dayanan ‘zulüm ve baskının’ hâlâ Alevi toplumunun üzerinde etkin olduğu görüşünde.” (BBC News Türkçe web sitesi, “Suriye Alevileri: Katliamdan İktidara”, 14 Mart 2013)
Bu sürek avı, Osmanlı’nın son iki yüz yılında Arap Alevilerini kuşatma ve tecrit politikasına dönüştü. Örneğin Aleviler (diğer adıyla Nusayriler) dağdan şehre inemiyorlardı. İndiklerinde kendilerine özgü sarıkları, puşileri veya benzeri giysileri Sünni kesimin fanatikleri tarafından ateşe veriliyordu. Bazen başları veya boyunları yanabiliyordu. Keza dinden imandan çıkmış kâfirler muamelesi gören Arap Alevilerine Kuran satılmıyordu. Onlar, almak istedikleri zaman Hıristiyan din adamlarına sipariş vererek elde edebiliyorlardı (Faik Bulut, Ortadoğu’nun Solan Renkleri” isimli kitabı)
Osmanlı’nın nasıl devlet terörü uyguladığının ilk örneği budur. Gelelim ikinci örneğe, yani Cezzar Ahmed Paşa olayına,

CEZZAR AHMED PAŞA’NIN KESKİN KILICI
Osmanlı’nın Mısır, Suudi Arabistan ve Şam Eyaleti bölgelerindeki en namlı ve belalı görevlisi Cezzar Ahmet Paşa’dır. Her yörede farklı çatışmalara katılmış gözü kara bir paşadır. Biz, onun katliamla biten olaylarına ışık tutalım: Cezzar Ahmed, Mısır Kahire şeyhülbeledi (yöre yöneticisi, mıntıka beyi) Bulutkapan Ali Bey’in nüfuzlu adamlarından Buhayre kâşifi (sancak beyi) Abdullah Bey’in hizmetine girdi. Onun Hunadi urbânına karşı yaptığı seferde öldürülmesi üzerine Mısır’da bağımsız bir idare kurmaya çalışan Ali Bey tarafından Buhayre kâşifliğine getirildi. Bazı kaynaklara göre; Cezzar Ahmed Paşa, Hunadi urbânı ile yaptığı savaşlarda Abdullah Bey’in (1758 yılında) katledilmesine misilleme olarak 70 kişiyi develeriyle birlikte öldürdüğü için kendisine “deve kasabı” anlamına gelen “Cezzâr” lakabı verildi. Bulutkapan Ali Bey, Cezzar Ahmet Paşa’nın isyanı bastırmadaki cesaretini beğenip kendisini beyleri arasına dâhil etti. “Bu lakaptan gocunmuyor musun” diye sorulduğunda, Ahmed Paşa hep aynı cevabı vermiştir: “Abdullah Bey gibi bir adamın intikamını aldığım için bana Cezzar diyorlarsa, bu benim için şereftir.” Ayrıca bu lakabın, korku ile karışık takdir hislerini belirtmek için kendisine halk tarafından verildiği, çok önceden beri bu şekilde anıldığı, hatta düşmanlarını sindirmek, askerî meziyetlerini ifade etmek ve kendi adamları üzerindeki otoritesini yerleştirmek için özellikle bu lakabı kullandığı da ileri sürülür…
Daha sonra Şam Valisi Osman Paşa’ya kapılanan Cezzar Ahmed, o sıralar Zahir Ömer, Zeydan ve Şahap gibi yörenin köklü ailelerinin Suriye’de ayaklanarak devletin başına dert açması üzerine, 1775-76 yılında ayaklanmayı bastırma görevini üstlendi. 1775’te Zahir Ömer’in bertaraf edilmesinden sonra da vezirlik rütbesiyle Sayda Valiliği’ne getirildi… Boşnaklar, Arnavutlar ve Kuzey Afrikalılardan teşkil ettiği Memlükleriyle (Kölemenler) güçlü bir askerî kuvvet kuran Cezzar bölgedeki âsi (isyancı) urbân (Bedevi) ve aşiretlerle mücadeleye başladı; uyguladığı sert tedbirlerle onları iyice sindirdi…

CEMAL PAŞA’NIN LAKABI, “SEFFAH” (KAN DÖKÜCÜ) İDİ
Gelelim üçüncü örnek olaya; Arap aydınlanması ve milli uyanışına (el Nahda) eşlik eden Osmanlı yönetimine yönelik yüksek sesli ve örgütlü itirazlar, Lübnan ile Şam’da ortaya çıktı. Osmanlı yönetimi aleyhine ilk yazılı belge niteliğindeki bildiri, bir grup Suriyeli tarafından yayınlanmıştır. Suriye Arap Cemiyeti adına kamuoyuna açıklanan bildiride, dönemin Osmanlı yönetimin çok sert eleştiri ve yer yer yöneticilere hakaret yer alıyordu…
Asıl konumuza dönelim: Batı kaynaklı olup Osmanlı hükmü altında yaşayan hemen bütün milletleri (Yunan, Bulgar, Arnavut, Arap, Türk, Kürt, Ermeni vs) etkileyen milliyetçi düşüncenin o zamanki Arap dünyasında, özellikle Mısır, Suriye, Lübnan ve Filistin’de nasıl uç verdiği noktasına dair örnekler verelim. Popüler tarih konusundaki yazılarıyla tanınan gazeteci Murat Bardakçı’nın iki makalesinden bilgileri derleyip harmanlayarak alıyoruz: “Mısır’a sürgün edilmiş veya gitmiş Suriyeli bir kesim, 1912’de başkent Kahire’de el Le Merkeziye (Ademi Merkeziyetçilik) adıyla bir dernek kurmuştu. Bu kuruluşun sonradan oluşturulan şubesinin adı Cemiyet-u Suriyet-ul Arabiye (Suriye Arap Derneği) idi. Malum dernekte, Arap aydınları çoğunluktaydı.
O dönemde Şam Eyaleti’nin yöneten zat, Birinci Dünya Savaşı sırasında Dördüncü Ordu Kumandanı Cemal Paşa idi. Kendisi, İttihat ve Terakki Partisi’nin (veya Cemiyeti) üçlü (Enver, Talat ve Cemal) paşasından biriydi. Cemal Paşa, sorumlu olduğu eyaleti, bağımsız bir hükümdar gibi idare ediyordu. Önceleri Arap milliyetçi ayrılıkçılığını görmezden gelen paşa, dünya savaşının ilanından sonra İngiltere ile Fransa’nın Beyrut’ta boşalttığı konsolosluk binalarında arama yaptırdı ve buralarda Arap derneklerine/kuruluşlarına ait çok sayıda belge ele geçirdi. Belgelere göre, Arap halklarının bağımsızlığı için faaliyet gösteren örgütlerin başında yukarıda anılan Suriye Arap Cemiyeti (SAC) geliyordu. SAC, 1915’te kaleme alınmış ve Suriye halkına hitaben yazılmış bir bildiriyi hazırlayıp dağıtmıştı. Bildiride özetle şöyle denmekteydi: “Ey Arap milleti! Ey Arap milletinin mebusları (milletvekilleri), gençleri, Doğu’nun şân ve şerefinin mirasçıları, ve ey zulme boyun eğerek sabahın gelmesini beklemesini kabul etmeyenler! Bu nidâ (çağrı/sesleniş), mezarlarında yatan ecdâdamızın (atalarımızın) nidâsıdır… Memleketimizden Türk (Osmanlı) musibetinden, en hakir ve zelil (aşağılık) milletlerin görmediği o harap edici sülâlenin zulmünden ve yola çıkmasından kurtulabilmiş bir ay, hatta bir gün bile geçmemiş olduğunu görürsünüz. Tarihimizde bunların zulümlerini kaydetmeyen bir sayfa bile bulamayacaksanız… Yemen ile Irak’a Arap askerleri göndermek suretiyle Arap çocuklarını birbirine kırdıran ve kendilerine kendi elleriyle yuvalarını söndürtenin Talat ve arkadaşı (Cemal Paşa-F.B.) olduğunu işitmediniz mi? Memleketinizden toplanan eğitim yardımlarıyla Türk, Ermeni ve Yahudilerin tahsil için Avrupa’ya gönderilerek, (esas sizin) çocuklarınızın, ciğerparelerinizin bu olanaktan nasıl mahrum bırakıldığını bilmiyor musunuz? Yoksa Türklerin sizi baskı altına aldıkları andan itibaren alışkanlıklarınızı katlettiklerini ve şimdi de Arap eserlerinin mahvına uğraştıklarını öğrenemediniz mi?..” (Murat Bardakçı, “Suriye ile Aramızdaki Soğukluk, 1915’te Yayınlanan Bu İsyan Bildirisiyle Başladı”, Haber Türk gazetesi, 24 Haziran 2012)
“Ele geçen belgelerden hareket eden Cemal Paşa, bağımsızlık ve isyan çağrısı yapmak üzere Fransızlarla görüşen dernek üyesi 33 Arap milliyetçisi hakkında yakalama emri çıkardı. Yakalanabilenler tutuklandı. Günümüzde Lübnan sınırları içinde kalan Aley (Dürzî inançlıların yoğun olduğu dağlık bölge) kasabasında kurduğu askeri mahkeme, tutuklu sanıkları yargılamaya başladı. Aralarında Arap dünyasının ileri gelen aydınlarına ek olarak gazeteciler, Osmanlı parlamentosu milletvekilleri ve bir de Hıristiyan rahip vardı. Çoğu idama mahkûm edildi. 6 Mayıs 1916’da Şam şehrinin Merce ile Beyrut’un Burc meydanlarına kurduğu (Osmanlı idare binasının olduğu ve Küçük Saray diye anılan yerde) darağacında asıldılar. Başta mahkûmların yakın aileleri olmak üzere binlerce Arap, Anadolu’nun değişik yerlerine sürgün edildi. Yakalanamayanların gıyabında idam verildi. (M. Bardakçı, aynı makale) Bu yüzden Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta Şehitler Meydanı olarak anılmaktadır. Suriye ise hem 6 Mayıs’ı Şehitler Günü olarak anar hem de Merce Meydanı’nı, Şehit Meydanı diye kayda geçirmiştir. Her ikisinde de idamları simgeleyen anıtlar bulunur… Aliye Divan-ı Harbi’nin kararları yani Cemal Paşa’nın Arap dünyasının önde gelen aydınlarıyla siyasetçilerini 1915 ve 1916 yıllarında Beyrut ve Şam’da idam ettirmesi, asla unutulmadı. İdamlar, El Nahda ismi verilen Arap uyanış akımının/hareketinin sadece entelektüel çevrelerle sınırlı kalmamasına yol açtı. Çünkü bu aydınlanmacı ve laik milliyetçi hareketin merkezi, Kahire’de kaymış oldu… İdamlar, Arap dünyasında “Türkler, bizi dört yüz yıl boyunca sömürdüler; Cemal Paşa ise kan dökücünün tekiydi. Osmanlı onu bölgemize gönderip büyüklerimizi (bir kısmını) astılar, sonra da (kalan kısmını) dinden çıkardılar (laikleştirdiler) kanaati egemendir.” (Murat Bardakçı, “One Minute ve Cemal Paşa” isimli makalesi, Habertürk 09 Haziran 2016)
Ben, 1970’li yıllarda İsrail’e karşı mücadele eden Filistinlilerle birlikteyken, Cemal Paşa’dan her söz açıldığında şu örneği verirlerdi: “Öyle acımasızdı ki, sırf kurşundan tasarruf olsun diye iki veya üç kişiyi peşi sıra dizdikten sonra tek tüfek kurşunuyla onları kafalarından öldürtürdü!”
Yabancı bir kaynaktaki iddialar ise, daha vahimdir: “Arap milliyetçilerinin idam emrini veren Cemal Paşa, Araplar tarafından El Seffah=kan dökücü olarak anılmaktadır. Ayrıca özellikle Lübnan ve Irak’ta 40 bin kadar insanın ölümüne neden olan açlığa da bilerek sebep olmuştur. Siyonist hareketin tarihçisi Adolf Böhm, Cemal Paşa’nın keyfi yönetimi, pervasızlığı ve acımasızlığı nedeniyle bölgedeki topluluklara yönelik şiddet ve katliamının ayrıntılarını, şu kaynakta yayımlamıştır: Die zionistische Bewegung. Bd. 1: Die zionistische Bewegung bis zum Ende des Weltkrieges. 2., erw. Aufl. Tel Aviv: Hozaah Ivrith Co. Ltd., 1935, S. 643 ff
Kanımca Cemal Paşa’nın biricik iyiliği, Filistin’i işgal eden siyonist militanları kararlı biçimde takip etmesi ve Filistin Arap halkının topraklarına akın eden Yahudi yerleşimcilerin önünü kesmesiydi.
Bu arada Cemal Paşa’yı koruyup savunan bir yazıya da yer verelim: “Pek çok kimse Cemal Paşa’yı çok sert tedbirler almakla, eziyet etmekle ve katletmekle suçlamış hatta ona Seffah (kan dökücü) demişlerdir. Ama bu hatıraların içeriğini kavrayan kişi bizimle beraber görecek ki Cemal Paşa, kendilerini ve kalplerini düşmana satmış olanlara bile çoğu kez, fitneyi engellemek, vatanı ve İslam birliğini korumak uğruna, yapılması gerekenden çok daha hafif cezalar uygulamış ve çoğu kez düşmanlarına bile iyi davranmıştır…” (Bakınız, Seyfullah Korkmaz, Cemal Paşa’nın Hatıralarına Göre I. Dünya Savaşı’nda Filistin Cephesi, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi XLIII, 2017/2, 45-77, Geliş Tarihi: 15.10.2017, Yayın Tarihi: 15.12.2017.)
Bu tarihi gerçekler karşısında AKP Sözcüsü Ömer Çelik ne der bilemeyiz. Ancak 1990’larda bazı İslamcı aydınlarla birlikte “Medine Sözleşmesi” temelinde toplumun her kesimiyle barış içinde birlikte yaşamayı ve demokrasi ortak paydasında buluşmayı öneren, bu konuda yazıp çizen Ömer Çelik, eski yol arkadaşlarının çoğu gibi iktidarda yer alınca şiddeti kutsayan ve kitabına uyduran bir devlet adamı görüntüsü veriyor. Öte yandan Osmanlı yönetiminin haksızlıklarına geçmişte itiraz eden halka ve hakkını arayanlara karşı o devirlerde kullanılan şiddeti, “devlet terörü” olarak görmüyor. Oysa devlet demek, şiddet tekelini elinde tutmak ve gerektiğinde kullanmak demektir.
Aynı şekilde fetihçi ve yayılmacı devlet demek, başka toprakları ve şehirleri silah zoruyla almak; oraların halklarını haraca bağlamak, servetlerini yağmalamak, yetmediği yerde katliam ve asma kesme yoluyla yönetmek demektir. Yemen ve Sudan’daki Osmanlı yönetimi üzerine yapılmış bir Arap belgeselini uzun yıllar önce yayınlayan TRT, tercümede tahrifat yapmıştı. İzlerken dikkat ettim: Özgün Arapçada “el isti’imar ‘ul Osmanî” (Osmanlı Sömürgeciliği) ibaresi, Türkçeye “Osmanlı’nın iyi yönetimi” şeklinde çevrilmişti. Haklı haksız ayrımını yapmadan Osmanlı mirasını sahiplenen Yeni Osmanlıcılara duyurulur! Tabii, anlayana!

https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2019/09/15/osmanli-lubnan-ve-suriyede-teror-estirdi-mi/

6 Mart 2019 Çarşamba

KADIN VE KIZLARDA SÜNNET

KADIN VE KIZLARDA SÜNNET
'KADIN SÜNNETİ'NE KARŞI SIFIR TOLERANS GÜNÜ: 'KADIN SÜNNETİ' NEDİR, HANGİ ÜLKELERDE YAYGIN, NEDEN DURDURULAMIYOR?
Birleşmiş Milletler'in (BM) tahminlerine göre dünyada her 20 kız çocuğu ve kadından biri farklı yöntemlerle sünnet ediliyor. Günümüzde dünyada sünnet edilmiş 200 milyona yakın kadın yaşıyor.
BM, 6 Şubat Kadın Sünnetine Karşı Sıfır Tolerans Günü'nde bu uygulamaya son verilmesi çağrısı yapıyor.
Kadın üreme organlarının "sakatlanması" (Female genital mutilation- FGM) olarak da bilinen bu işlemle, ya bebekken ya da ileri yaşlarda kadınların üreme organları kesiliyor, çıkarılıyor veya anatomileri değiştiriliyor.
Kadın sünnetinin hem fiziksel hem de zihinsel sağlık üzerinde kalıcı etkileri var.
Kenya'nın Isiolo bölgesinde yaşayan Borana Kabilesi'nden Bishara Sheikh Hamo, 11 yaşındayken sünnet edilmiş. "Büyükannem saf ve temiz olmak için her kızın 
bunu yapması gerektiğini söylüyordu" diyor.
Ancak Bishara'ya hayatı boyunca idrara çıkma sorunları, tekrarlayan enfeksiyonlar ve adet düzensizliği gibi etkilerinden, zamanı geldiğinde de ancak sezaryenle doğum yapabileceğinden bahsedilmemiş.
Bugün ise kadın sünnetiyle mücadele eden bir aktivist.

KADIN SÜNNETİ NE DEMEK?
Kamuoyunda "kadın sünneti" olarak da bilinen bu uygulama, kasten kadınların dış genital bölgesinin, klitoris ve vajina dudaklarının kesilmesi ya da çıkarılması demek.
Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) tabiriyle, "tıbbi olmayan nedenlerle kadınların üreme organlarını yaralayan her türlü prosedür" bu kategoriye giriyor.
Ancak kadınlar çoğunlukla rızaları olmadan sünnet ediliyor ya da bunu yapmaya zorlanıyor.
Kadınların kendilerine olan bakışını zedeleyerek psikolojilerini etkileyen bu işlem, başkalarıyla ilişkilerini de olumsuz yönde etkiliyor.
diğer kız çocuğuyla beraber sünnet edildiğini söyleyen Bishara, gözlerini ve ellerini bağladıktan sonra bacaklarımı iki yana açtırıp, labyasını (vajinanın dudak kısımları) kestiklerini söylüyor.
"Birkaç dakika sonra keskin bir ağrı hissettim. Bağırdım çağırdım ama beni duyacak kimse yoktu. Kalkmaya çalıştım ama biri bacaklarımdan tuttu. Olabilecek en ağır tıbbi müdahalelerden biri olduğu gibi, hiç hijyenik değildi. Oradaki tüm kızlarda da aynı kesici aleti kullandılar."
Ağrı kesici olarak kullandıkları, geleneksel bir bitkisel kürden ibaretti:
"Bacaklarımı keçi gibi bağlayıp üzerime sürdüler. 'Sıradaki, sıradaki' diye bağırıp, diğer kızları da sünnet ettiler."
Kadın sünneti pek çok ülkede yasak olsa da, Afrika, Asya ve Orta Doğu'da düzenli olarak yapılan bir işlem.
Bu ülkelerden dünyanın başka yerlerine göç eden gruplar arasında da yaygın.
Mısırlı blogger ve film yapımcısı Omnia Ibrahim da sünnet edilen kadınlardan biri. "Buz kübüne dönüyorsun. Hiçbir şey hissetmiyor, kimseyi sevemiyor, arzu duyamıyorsun" diyor.
Ibrahim, "insan bedeni seks demektir ve seks günahtır" öğretisiyle büyüdüğünü söylüyor:
"Aklım, bedenimi üzerindeki bir lanet gibi görmeye başlamıştı. Cinsel yönelimim konusunda kafam karışıktı. Korkmam gerektiğini söyledikleri için mi seksten nefret ediyordum, yoksa canım mı istemiyordu?"

KADIN SÜNNETİNİN 4 TÜRÜ
1. KLİTORİDEKTOMİ: Hassas klitoris bölgesi ve etrafındaki derinin tamamı ya da bir kısmının çıkarılması.

2. EKSİZYON: Klitorisin bir kısmı ya da tamamı ile labya minora yani vajinadaki iç dudakların çıkarılması.

3.İNFİBÜLASYON: Hem iç dudak hem de vajiyı çevreleyen dış dudakların kesilmesi, yapılarının değiştirilmesi.
Bu işlemde çoğu zaman dudaklar, idrar ve kan akmasına yetecek kadar bir aralık bırakılarak birbirine dikilir.
Bu uygulama ağrılı olduğu gibi enfeksiyon riski de barındırıyor.

Vajina ve idrar yolu arasında bırakılan bu aralık bazen o kadar küçük oluyor ki bu kadınların doğum yapabilmek, cinsel ilişkiye girebilmek için o dikişi kesmesi gerekebiliyor. Bu durum, doğumlarda hem bebek için hem de anne için risk yaratıyor.

4.KLİTORİS YA DA GENİTAL BÖLGENİN DELİNMESİ, KAZINMASI VE OYULMASI GİBİ ZARARLI İŞLEMLERİN TAMAMI.
 Kadın sünneti, bekareti korumak için bir yöntem olarak da görülebiliyor. Bazıları kadının sünnet olarak erkekte cinsel arzuyu artıracağını, daha "evlenilesi" olacağını iddia ediyor.
Bazı kültürlerde yetişkinliğe geçiş ritüeli olarak görülen bu uygulama, evliliklerden önce de bir ön gereksinim olarak niteleniyor. Bazılarında ise sünnet olmayan kadınlar "sağlıksız, pis ya da değersiz" olarak görülebiliyor.
Uluslararası toplum bu müdahaleyi bir tür "kadına yönelik şiddet" ve "insan hakları ihlali" olarak, kız çocuklarının sünnet edilmesini de "çocuk istismarı" olarak niteliyor.

HANGİ ÜLKELERDE GÖRÜLÜYOR?
Unicef'in raporuna göre Afrika ve Orta Doğu'da 29 ülkede bu işlem yaygın.
Oysa bu ülkelerden 24'ünde kadın sünneti yasaklayan bazı yasalar ya da düzenlemeler mevcut.
Kadın sünnetinin yasadışı olduğu İngiltere'de dahi birçok bebek ve yenidoğan giderek daha fazla bu uygulamaya maruz kalıyor.
Bu konu, yaygın görüldüğü coğrafyalarda ise kadınlar için bir tabu.
Kadınlar çoğunlukla çevresinden gelecek tepkilerden korkarak sünneti tartışamıyor bile.
https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-47137898?ocid=socialflow_twitter


KADIN VE KIZLARDA SÜNNET
Dünya sağlık örgütüne göre dört türü bulunmaktadır:
Tip I: Prepusla birlikte klitorisin bir kısmının veya tamamının kesilmesi.
Tip II: Klitoris, prepus ve çevredeki küçük (Labia minör) ve bir kısım büyük dudakların (Labia majör) kesilmesi.
Tip III: Klitoris ve prepus ile birlikte küçük ve büyük dudakların neredeyse tümüyle kesilmesi, açık yaranın dış çeperlerinin biraraya getirilerek yaranın tümüyle dikilmesi, sadece idrar ve aybaşı kanamasının akabileceği ve ancak küçük parmak genişliğinde olan bir açıklık bırakılması.
Tip IV: Diğer genital tahripler: Sembolik olarak klitorisi veya dudakları çizmek; klitorisi dağlamak; vaginayı genişletecek şekilde kesmek veya bazı ilaçlarla daraltmak.
Notlar DSÖ'ye göre kadın genitali kesimlerinin %85i Tip I ve Tip II, % 15'i ise Tip III'e dahildir. Tip III genelde Doğu Afrika'da uygulanmaktadır.
Tip III, cinsel organın dış kısmının tümüyle alındığı kemiğe inme veya Firavun sünnetidir. Mısır firavunu Pharaoh dan dolayı Firavun Sünnetiolarak adlandırılır. Antik Mısır mumyalarında bu tür genital kesimlere rastlanmıştır.

COĞRAFİ ALAN
Klitoris kesimi Afrika'nın büyük kısmında uygulanmaktaysa da türleri ve yaygınlığı bölgelere göre farklılıklar göstermektedir. En yüksek oranda uygulandığı Somali Cibuti, Eritre gibi ülkeler Tip I ve II türü kesimin yaygın olduğu yerlerdir.
Afrika dışında sınırlı olsa da Batı Asya'da Suriye  Irak ve İran'da rastlanmaktadır. Güneydoğu Asya ülkelerinden Hindistan, Endenozya ve Malezya'da ise ritüel amaçlı, genitali çizerek kan akıtma şeklinde, uygulanmasına rastlanabilmektedir.

TEPKİLER
Birleşmiş Milletler, Dünya Sağlık Teşkilatı, Uluslararası Af Örgütü ve çeşitli dünya devletleri, "jenital sakatlama" olarak adlandırdıkları klitoris kesimini, kadının kendisi ve doğacak çocuklarının sağlığı açısından son derece sakıncalı görmekte ve uygulamayı sona erdirmeye çalışmaktadırlar. Jenital bütünlük savunucuları ise kadın ve erkek sünneti arasında ayrım yapılmasına tepki göstermekte ve her iki uygulamayla birden mücadele edilmesini istemektedirler.

DİNLERDE KLİTORİS KESİMİ
Klitoris kesimi özellikle orta Afrika'da olmak üzere çeşitli din mensuplarınca uygulanabilmektedir.

AFRİKA KABİLE DİNLERİ
Klitoris kesimi özellikle orta Afrika kabile toplumlarınca yapılan bir uygulamadır. Afrika geleneklerine göre klitoris kesimi kadının temizliği ve saf bir anne olabilmesi için gereklidir. Klitoris kesimi yapılmamış kadınların evlenmesini doğru karşılamazlar. Bazı kabileler ise çocugun doğum sırasında kesilmemiş klitorise değmesi durumunda öleceğine inanırlar.
YAHUDİLİK
Etiyopya Yahudi Topluluğu (Beta Israel) tarafından dini olmayan bir törenle uygulanmaktadır. Ancak kesimin Yahudi bir kadın tarafından yapılması şartı vardır

İSLAM
Kadın sünneti, İslam dininin dîni bir vecibesi değildir. Birçok insanın bu olayı İslam ile ilişkilendirdiği, ama yapılan araştırmalar sonucu ortaya çıkan gerçeğin ; kadın sünnetinin herhangi bir din tarafından desteklenmediği, buna rağmen " birçok dîni lider tarafından insanların bu işleme mahkum edildiği, dolayısıyla uygulamanın dîni engelleri geçtiği " anlatılmakta ve uygulamanın; Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi inancına sahip topluluklarda olabildiği belirtilmektedir.
Bu inançların hiçbirisinin kadın genital uzvunun kesilmesini desteklemediği hatta gerçekte; İslam Şeriatının, çocukları ve onların haklarını koruduğu vurgulanmaktadır. Kadın sünneti uygulaması yapılan ülkelerden: Etiyopya, Fildişi Sahili, Senegal, Kenya, Benin ve Gana'da yaşayan Müslüman nüfus gruplarının, Hıristiyan gruplara nazaran daha fazla kadın sünneti uygulama olasılığının yüksek olduğu; Nijerya, Tanzanya, ve Nijer'de ise, uygulama yaygınlığının Hıristiyan gruplar arasında daha çok olduğu ifadesi yer almaktadır
Bu ifadeler kadın sağlığı üzerine yapılmış ciddi araştırma sonuçları üzerine düzenlenen yayınlarda yer almaktadır
Bazı Afrika müslüman toplumlarında kadın genital uzvunda kesim yapılması (kadın sünneti) olayı, bazı araştırmacılar tarafından daha çok " Afrika gelenekleri " kaynaklı olduğu şeklinde açıklanır.
İslâm'da kadın genital uzvunun kesilmesinin yeri hakkında âlimler arasında bir görüş birliği yoktur. Ancak, islama aykırı olmadığını iddia edenler tarafından temel dayanak olarakEbu Davud'da yer alan bir hadis gösterilmektedir. Ebu Davud kitabında bu hadisin rivayet zincirinde kopukluklar olduğunu ve zayıf olduğunu da belirtmiştir. "Dünya Müslüman Ulemalar Birliği" genel sekreteri ve El Ezher Üniversitesi üyesi Dr. Muhammad Salim al-Awwa klitoris kesiminin islam da yeri olmadığını iddia eder ve zayıf bir hadise dayanarak hüküm verilmesini rededer.

KADIN SÜNNETİ NEDİR?
2 bin 500 yıl kadar önce Mısır'da başladığı tahmin edilen sonraları Yeni Gine, Mısır, Etiyopya olmak üzere Afrika'daki birçok ülkede yaşayan Müslüman topluluklarda ve Avusturya Aborjinleri'nde yaygın hale gelen bir gelenek.
2 bin 500 yıl kadar önce Mısır'da başladığı tahmin edilen sonraları Yeni Gine, Mısır, Etiyopya olmak üzere Afrika'daki birçok ülkede yaşayan Müslüman topluluklarda ve Avusturalya Aborjinleri'nde yaygın hale gelen bir gelenek.
Bu geleneğe göre kadınların vajinasının dudakları kesilip atılır.
Anestezi kullanılmadan, uyuşturmadan, açık jiletle gerçekleştirilen bu işlem kan kaybından ölümlere bile neden olmaktadır.
Sünnet işlemi sırasında ülkeler farklı kesici aletler kullanmaktadır. Avustrulya Aborjinleri ise birden fazla farklı alet kullanarak klitoris kesimini gerçekleştirir.
1: Prepusla birlikte klitorisin bir kısmının veya tamamının kesilmesi.işlemi sırasında ülkeler farklı kesici aletler kullanmaktadır.
Avustrulya Aborjinleri ise birden fazla farklı alet kullanarak klitoris kesimini gerçekleştirir.
2: Klitoris, prepus ve çevredeki küçük (Labia minör) ve bir kısım büyük dudakların (Labia majör) kesilmesi.
3: Klitoris ve prepus ile birlikte küçük ve büyük dudakların neredeyse tümüyle kesilmesi, açık yaranın dış çeperlerinin bir araya getirilerek yaranın tümüyle dikilmesi, sadece idrar ve aybaşı kanamasının akabileceği ve ancak küçük parmak genişliğinde olan bir açıklık bırakılması.
4: Diğer genital tahripler: Sembolik olarak klitorisi veya dudakları çizmek; klitorisi dağlamak; vaginayı genişletecek şekilde kesmek veya bazı ilaçlarla daraltmak.
Kız çocukları genellikle 14 yaşına kadar sünnet ediliyorlar ancak, evlenmeden önce veya hamile kadınlarda doğumdan önce sünnete de rastlanabiliyor.
Bu eylemin amacının, kadınların haz için değil sadece üreme için cinsel ilişkiye girmesine olanak sağlayıp, cinsel özgürlüğünü ortadan kaldırmak olduğu biliniyor.
Geleneksel olarak yaşlı kadınların yaptığı sünnet günümüzde ebeler, hemşireler ve hatta doktorlar tarafından da yapılabiliyor.
BM verilerine göre, her yıl yaklaşık 2 milyon kız çocuğu, sünnet nedeniyle hayatını kaybetme tehlikesi yaşıyor.
UNICEF tarafından yapılan en son tahminlerde, 29 ülkede en az 120 milyon kız çocuğunun ve kadının kadın sünnetine maruz kaldığı, 15 yaşından küçük 30 milyon kız çocuğunun halen risk altında olduğu belirtiliyor.
2 bin 500 yıl kadar önce Mısır'da başladığı tahmin edilen sonraları Yeni Gine, Mısır, Etiyopya olmak üzere Afrika'daki birçok ülkede yaşayan Müslüman topluluklarda ve Avusturya Aborjinleri'nde yaygın hale gelen bir gelenek.
kaynak;viki pedia




11 Kasım 2018 Pazar

TÜRKLERİ İSLAMLA YIKACAĞIZ


TÜRKLERİ İSLAMLA YIKACAĞIZ
HRİSTİYAN KİLİSELER BİRLİĞİ GENEL KURULUNDA BAŞKANIN İTİRAFI ŞÖYLEDİR:OSMANLIYI YIKTIK TÜRKİYEYİDE YIKACAĞIZ
Tarihin seyri içinde yüzü aşkın Türk Devletinin tamamı içeriden yıkılmıştır. Hristiyan Kiliseler Birliği Genel Kurulunda başkanın itirafı şöyledir: “803 yıllık Endülüs’ü ve 622 yıllık Osmanlıyı yıktık. Türkiye’yi de yıkacağız.'' Anadolu Türklere bırakılmayacak kadar bizim için önemlidir.”

TÜRKLERİ İSLAMLA YIKACAĞIZ
Şimdi Türkler bir devlet kurdu.Timur gibi zalim bir asker Türkleri yeniden diriltti,ancak kutsal amaçlarımızdan vaz geçmeyeceğiz.Biliyoruzki Türkler ne olduğunu bilmedikleri bir dine inanıyorlar işte Türkleri bu dinle yani islamla yıkacağız .Bilinçli yada bilinçsiz bütün imamların bizim amaçlarımıza hizmet etmesi gerekiyor,ingiliz istihbaratının  birinci görevi budur.
KAYNAK : David Lloyd George" 1913 İngiliz Lordlar kamarasında yaptığı konuşmadan alıntıdır.

SİYONİSTLER TÜRKİYEDE CEMAAT VE TARİKATLARI BİZ KURDUK
İsrail'de bir hahambaşı " Türkiye'de 70 civarında cemaat-tarikatı biz  kurduk arz-ı mevuda büyük israile vaad edilmiş topraklara Türkiyeyi yıkarak ulşacağız.

TÜRKLERİN DİN YOLU İLE ARAPLAŞMASI LAZIM
Halepli İslamcınyazar  Abdurrahman Kevakibi ,Ümmü’l –Kura adlı kitabında şöyle diyor:Türklerin müslümanlığı gerçek değildir.Gerçekten müslüman olmuş olsalardı  Arapçayı ve Arap kültürünü  benimseyip araplaşmaları gerekirdi.Zira Araplık ve İslam bir birinden ayrılamazlar

KUZEY MÜSLÜMANLIĞI (TÜRK MÜSLÜMANLIĞI) KONTROL ALTINA ALINMALIDIR
Meşhur İngiliz tarih ve siyaset bilimci Arnold J. Toynbee (1889-1970) "Güney Müslümanlığı" olarak tanımladığı Suudi Arabistan-Kahire eksenindeki Müslümanlığın Batı Medeniyeti için bir tehlike olmaktan çıktığına dikkat çektikten sonra "Kuzey Müslümanlığı" olarak tanımladığı Buhara-Semerkand-İstanbul eksenindeki İslam anlayışının hala Batı için tehdit oluşturduğuna dikkat çekiyor. Toynbee, Kuzey Müslümanlığının mutlaka "kontrol" altına alınması gerektiğine vurgu yapıyor.
"Kuzey Müslümanlığı" esas olarak Türk coğrafyasını kapsamaktadır. Buna biz Türk Müslümanlığı da diyebiliriz.














29 Eylül 2017 Cuma

CEM ERKANI, MİRAÇ OLAYI VE KIRKLAR CEMİ



CEM ERKANI, MİRAÇ OLAYI VE KIRKLAR CEMİ
CEM ERKÂNI
Cem kelimesi Arapça (>?@) fiil kökünden gelip isim olarak toplanma, bir araya gelme anlamına gelir. Buyruklarda cem erkânı, kelime olarak cem(107), ayn-ı cem, (108) cem’iyyet, (109) ayn-ı cem cem’iyyeti (110) ve meydan (111) seklinde ifadelerle anlatılmaktadır.
Cemle ilgili Kuseyri’den cem ve fark açıklamasından sonra Gölpınarlı, Mevlevilerde aynu’l-cem’ vahdet nes’esiyle ve cezbeyle askla ihvanın tam bir birlik hâlinde toplanıp semâ’ ve sefâ ile dem sürmesi anlamına kullanılır. Bu terim halk dilinde ayn-i cem seklinde söylenir.(112) Gölpınarlı Buyruklarında cem, taliplerin bir araya gelip evliya erkânını icra etmesi olarak tanımlanmıstır.(113) Cemin icra edileceği yerin adı meydandır.(114) Bazı Buyruklarda, cemin kaynağı olarak İslam’ın ortaya çıktığı ilk yıllar gösterilir. Müslümanların çoğalmasıyla yol, erkân ve irşat yürütülecek bir yere ihtiyaç duyulduğu ve bunun üzerine Hz. Peygamber’in emriyle uygun bir evin bu is için hazırlandığı anlatılır.(115)

MİRAÇ OLAYI VE KIRKLAR CEMİ
Alevilikte Kırklar cemi denince akla, Hz. Muhammed’in Miraç’ta ya da Miraç sonrası Hz. Ali’nin sırrına ermesi ve kırklarla tanışması gelir.

ŞEYH SAFİ BUYRUĞUNDA KIRKLAR  
Şeyh Safi Buyruklarında kırklar meselesi hadimlik baslığı altında söyle anlatılır: Hz. Peygamber günlerden bir gün suffe-i safanın kapısına gider kapıyı çalar. _çeride sohbet etmekte olan kırklar, “kimsin?” diye sorunca, o da, “ben peygamberim, kapıyı açın içeri gireyim, siz erenler ile dem didar göreyim,” der. Kırklar, “bizim aramıza peygamber sığmaz, git peygamberliğini ümmetine yap,” deyince Hz. Peygamber, hemen geri döner. Bunun üzerine Hak Teâlâ’dan “geri dön” nidası gelir ve tekrar kapıya varır. Aynı durum tekrarlanır, yine Hak’tan dön nidası gelince üçüncü defa kapıyı çalar. Kim o denince, “seyyidu’l-kavm hâdimu’l-fukarâyım”(116) diye cevap verir. Kırklar, “merhaba merhaba, ehlen ve sehlen hoş geldin, gelmekligin mübarek olsun,” derler. Hz. Peygamber “ya mufettiha’l-ebvâb iftah lena hayra’l-bâb”(117) bismillah diyerek sağ ayağıyla içeri girer ve içeride otuz dokuz sahabenin olduğunu görür. İçlerinden Selman-ı Farisi dışarıda parsaya gitmiştir. İçlerinde Hz. Ali’nin de bulunduğu kırklar, Hz. Muhammed’i gördüklerinde ayağa kalkarlar ve yer gösterirler. Hz. Muhammed, Hz. Ali’nin yanına oturur fakat o zaman yanındakinin Ali olduğunu bilmemektedir. “Siz kimsiniz, size kim derler?” diye sorar. “Biz kırklarız, bize cehelten derler, cümlemizin gönlü birdir, birimiz neyse hepimiz oyuz,” derler. Hz. Muhammed, “Nasıl?” diye sorunca, “birimizden kan aksa, cümlemizden kan akar” derler ve Hz. Ali koluna neşter vurarak kanatınca hepsinden kan gelir hatta dışarıda bulunan Selman’ın kanı bile içeri akar. Hz. Ali kolunu bağlayınca hepsinin kanaması da durur. Bu arada Selman-ı Farisi parsadan bir üzüm/engür tanesiyle gelir. Kırklar, “Ey fakirlerin hizmetçisi (hâdimu’l-fukarâ)! Bu üzüm tanesini aramızda paylaştır” derler. Hz.
Peygamber bir üzüm tanesini kırk kişiye nasıl paylaştıracağını düşünürken Cebrail, Allah’ın emriyle cennetten nurlu bir tabak getirir ve onun önüne koyarak “şerbet eyle ya Muhammed!” der.
Peygamberin bölüşümü nasıl yapacağını merak eden kırklar da birden ortaya çıkan nurdan tabağın farkına varırlar. Hz. Muhammed, tabağın içine su koyarak “sakku’l-kamer” parmaklarıyla üzüm tanesini de ezerek tabağa kor ve böylece kırklara üzümü şerbet olarak sunar. Şerbetten içen kırkların tamamı mest u elest olarak kendilerine degisik bir hal gelir ve oturdukları yerden kalkıp bir kere “Ya Allah!” deyip sema’a dururlar. Kırkların sema’ına Hz. Peygamber de katılır, sema’ ederken imamesi yere düşer, yere düsen imameyi kırklar, kırk parçaya bölüp bellerine tennure olarak bağlarlar.(118)

İMAM CAFER BUYRUĞUNDA KIRKLAR
İmam Cafer Buyruğunda Hz. Muhammed’in Kırklarla tanışması, bazı farklılıklar olmakla birlikte Şeyh Safi Buyruklarıyla paralel, ancak sade bir şekilde betimlenmiştir. Bu farklar şunlardır: Hz. Peygamber Miraç’a gidince yolda bir aslan görmüş, yüzüğünü/hatemini aslanın ağzına vererek Sidretu’l-Munteha’ya ulaşıp dosta vasıl olmuştur. Orada doksan bin kelam söylemiş; otuz bini şeriat olmuş, altmış bini Ali’de sır olmuştur. Hz. Muhammed, Miraç’tan gelirken Mina’da bir kubbe görmüş orada kırklarla tanışmıştır. Parsadan gelen Selman’ın getirdiği üzümü ezip şerbet eylemiş; kırklar içmiş ve cuş etmişler; Peygamber sema’a girmiş basındaki semle düşünce kırk parça olmuş ve Kırklar bunu kuşanmışlardır. Ayrıca Hz. Muhammed, Kırklarla tanıştıktan sonra onlarla sohbet etmiştir. Sohbette; onların pirlerinin Sah-ı Merdan Ali, rehberlerinin Cebrail (a.s.) olduğunu öğrenmiştir.(119) Ayrıca bazı Buyruklarda Hz. Peygamber’in kapıdan içeri girdiğinde gördüğü otuz dokuz kişiden yirmi ikisinin erkek, on yedisinin kadın olduğu bilgisi yer almaktadır.(120)

KAYNAKLAR
________________________________
106 Risale-i Şeyh Safi, vr.46b.
107 Gölpınarlı 199, vr.130a.
108 Risale-i Şeyh Safi, vr.24a, 41a; Gölpınarlı 199, vr.131b, 137a.
109 Risale-i Şeyh Safi, vr.49b; Gölpınarlı 199, vr.129b.
110 Risale-i Şeyh Safi, vr.29a.
111 Gölpınarlı 199, vr.130b, 131a, 131b, 132b.
112 Gölpınarlı, Mevlevî Âdâb ve Erkânı, s.9.
113 Gölpınarlı 199, vr.130a.
114 Gölpınarlı 199, vr.132b.
115 Risâle-i Seyh Safi, vr.49b-50a. Hz. Peygamber (s.a.v.) ilk zamanlar gizlilik içerisinde yürüttügü tebligi sahabeden Erkam b. Erkam’ın evinde yapmıstır. Bu ev İslam tarihinde Dâru’l-Erkâm olarak anılmaktadır.
116 Toplumun efendisi, fukaranın hizmetçisiyim.
117 Ey kapıların açıcısı, bize en iyi kapıyı aç.
118 Gölpınarlı 199, vr.78b-80b; Gökçeler, s.226–232. Bu olay buralarda yeryüzünde olmus gibi anlatılmasına ragmen bu Buyruklarda baska bir yerde Hz.Ali için; “İmdi yedi kat gökleri seyran eyleyen ve Mirac’da Muhammed’e karsı gelen ve yeryüzünde Tanrı’nın Arslanı olan ve erenlerin mürsidi ve kırkların piri Hazret-i Ali…” ifadeleri de kullanılmıstır. Örnek için bkz. Gölpınarlı 199, vr.146a.
119 Aytekin, s.7–9; Hafik _mam Cafer, vr.208a-208b.
120 Aytekin-Maras, s.155–159; Bozkurt, s.7–11.


DUAZ-I İMAM -DERTLİ DİVANİ & MİRAÇLAMA + SEMAH + TEVHİD
MİRAÇ

Miraç okudu Cebrail
Muhammed Mustafa mah’i
Hak emrine oldu kail
Eyledi bir azm-i rah’i

Gaipten yandı bir çırak
Çünkü yakın oldu ırak
Cebrail getirdi Burak
Bindi ol Habib-ullahi

Burak kadem bastı arşe
Erişti fevk ile ferşe
Hak kadirdir cümle işe
Eyledi bir gez-nigâhi

Bir nida erişti Hak’tan
Ya Muhammed’im Burak’ta
Göz kamaşır şerer-nâk’tan
Müminlerin kıblegahı

Yolda ırast geldi bir şîr
Ya nedir bu işe tedbir
Hatemiyi ağzına ver
Sundu iki cihan şahı

Çıktı sitr-el müntehaya
Erişti ilanihaya
Kavuştu sırr-ı Hüda’ya
Seyretti Cemalullahı

Orda gördü bir nevcivan
Yüzü şemsi mahi taban
Cemalına oldu hayran
Nazar kıldı âl-Allah’i

Sordu doksan bin kelamı
Hak ile nik-ü namı
Bir dem eyledi âramı
Bu ne sırdır ya ilahi

Gaipten geldi yeşil el
Verdi sib, şir, engûr,asel
O demde gördü bir mahfel
Selmanı şey’en lillahi

Ayak üstü kalktı server
(Canlar ayağa kalkar)
Oldu gönlü gözü enver
Sır ile oldu münevver
Dedi bu hikmet ilahi

Oldu miracın mübarek
Hak kıldı Kur’an tebarek
Şanına levlâk-e levlâk
Padişahlar padişahı

Vardı kırkların cemine
Oturdu Hak makamına
(Canlar oturur)
Hü dedi gerçek demine
Dem-be-dem Resulullahi

Buyurdu ol nur-u vahid
Size armağan bu tevhid
Cümlesi de oldu sacid
Zikretti kelamullahı

Kırklar bir şerbet içtiler
Can ile baştan geçtiler
Cezbe-i aşka düştüler
Ettiler kırklar semahı

Gözleri kurretü’l ayn
Ali bin Hasan Hüseyin
İmam-ı Zeynel Abidin
Güruh-u Naci güvahi

İmam Bakır İmam Cafer
Kazım Musa Rıza Server
Şah Taki ba Naki Asker

Muhammed Mehdi penahı

Ata bahş eyledi lütfundan
Dûr eyleme rahmetinden
Mahrum koyma şefkatinden
Geda Feyzi pür günahi


Tevhid
Allah allah illallah
La ilahe illallah
Ali mürşit güzel şah
Şahım eyvallah eyvallah
La ilahe illallah

Hak Muhammed Ali dostum
Kerem kılmağ size geldim
Hariciler Mansur’u astı
Nesimi’yi yüzegeldi
Fatma firkate düştü
Cennet kapısın açtı
İmam Hasan zehir içti
Münafıktan ceza geldi

Allah Allah illallah
Hak la ilahe illallah
Ali mürşit güzel şahım
Cemalullah Resulullah
La ilahe illallah

Şimir melun karşı geldi (dost dost dost kurban)
Kerbelalar kanla doldu (pir pir pir kurban)

Şah Hüseyin
şehit oldu
Yezitlerden ceza geldi
Aktı imamların kanı

İmam Zeynel mürvet-kâni
Ana rahminde zindanı
Levh-i kalem yazageldi

Allah Allah illallah
Hak la ilahe illallah
Ali mürşit güzel şah
Şahım eyvallah eyvallah
La ilahe illallah

Ol münafık yüzü kara(dost dost dost kurban)
Kastetti İmam Bakır’a (pir pir pir kurban)

Emretti İmam Cafer’e
Denizi yutmağa geldi
Didar gözleri gözümde
Sevgisi gitmez özümde
İmam Musayı Kazım’da
İmam Ali Rıza geldi

Allah Allah illallah
Hak la ilahe illallah
Ali mürşit güzel şah
Şahım eyvallah eyvallah
La ilahe illallah

Taki’nin dârına durdum (dost dost dost kurban)
Naki’ye can feda kıldım (pir pir pir kurban)

Özüme de sitem saldım
Can cesetten taze geldi
Hasanü’l-Askeri sensin
Erenlere mührüden kansın
Mehtiyi sahip zamansın
Ali el-Mürteza geldi

Allah Allah illallah
Hak la ilahe illallah
Ali mürşit güzel şahım
Şahım eyvallah eyvallah
La ilahe illallah

Hüseyin’im yare neden
Yaralandık çare neden
Konan göçtü bu haneden
Şimdi sıra bize geldi


23 Nisan 2016 Cumartesi

ATATÜRKÜN : GÖKTEN İNDİĞİ SANILAN KİTAPLAR SÖZÜ



ATATÜRKÜN : GÖKTEN İNDİĞİ SANILAN KİTAPLAR SÖZÜ
BAZI KÖTÜ NİYETLİLER VE ATATÜRK DÜŞMANLARI ATATÜRKÜN BU SÖZLERİNİ DİN DÜŞMANLIĞI OLARAK ALGILARLAR
DOGMA : Değişmeyen demekdir din kitaplarında yazılanlar değişmez ama diğer şeyler değişkendir
Gökten indiği sanılan kitaplar : hiçbir din kitabı gökten inmez.
Kaf Suresi'nin 16. Ayeti şöyledir:
"İnsanı Biz yarattık. Onun için, nefsinin kendisine neler fısıldadığını, neler telkin ettiğini de Biz pek iyi biliriz. Çünkü Biz ona şahdamarından daha yakınız."

Allahı gökte aramakda ayrıca bir şirk dir

O Yalan Çürüdü (Atatürk'ün "Gökten İndiği Sanılan Kitapların Dogmaları" Sözünün Sırrı)

Atatürk'ün 1 Kasım 1937 Meclis Açış Konuşması Nasıl Cımbızlandı

Öncelikle peşinen söyleyeyim ki bu yazıda amacım bazılarının yaptığı gibi elime bir "iman ölçer!" alıp Atatürk'ün imanını ölçmek değildir. Ayrıca bu kimsenin haddine de değildir. Atatürk yapıp ettikleriyle her şeyden önce Türk insanının canını, namusunu, vatanını kurtarmıştır. Bu ona minnet duymak için yeter de artar bile. Benim bu yazıdaki amacım çokça çarpıtılan bir konuyu açıklığa kavuşturmaktır.

Son zamanlarda sözüm ona “Atatürk’ün dinsizliğine” en büyük kanıt olarak onun 1 Kasım 1937 tarihli Meclis açış konuşmasının sonundaki “Gökten indiği sanılan kitapların dogmaları!” sözü gösterilmektedir. Atatürk’ün sürekli istismar edilen ve çokça çarpıtılan bu sözünü açıklamanın zamanı geldi de geçiyor bile:

Öncelikle Atatürk’ün o sözünü –Atatürk’ü dinsiz göstermek isteyenlerin yaptığı gibi cımbızlamadan- öncesiyle sonrasıyla ortaya koyalım. İşte Youtube’da yayınlanan “o videoda” yer almayan bölümleriyle Atatürk’ün 1 Kasım 1937 tarihli Meclis açış konuşmasındaki o kısım:

“Aziz milletvekilleri,
Dünyaca bilinmektedir ki, bizim devlet yönetimimizdeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, yönetimde ve politikada bizi aydınlatıcı ana çizgilerdir. Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların doğmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz.(Alkışlar)
Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurt; bağrından çıktığımız Türk ulusu ve bir de, uluslar tarihinin bin bir acıklı olay ve sıkıntı ile dolu yapraklarından çıkardığımız sonuçlardır.
Elimizdeki programın ruhu, bizi sadece bir kısım vatandaşlarla ilgilenmekten engeller, biz bütün Türk ulusuna hizmet ederiz. Geçen yıl içinde, parti ile hükümet kuruluşunu birleştirmekle vatandaşlar arasında ayrılık tanımadığımızı fiilen göstermiş olduk. (Var ol sesleri) Bu olayın bizim, devlet yönetiminde kabul ettiğimiz, ‘Kuvvet birdir ve o ulusundur’ gerçeğine uygun olduğu ortadadır.(Alkışlar) Gücün tek kaynağı olan Türk Milletinin seçkin vekillerini, büyük mutlulukla, eğilerek selamlarım.(Bravo, yaşa sesleri, şiddetli ve sürekli alkışlar)” (Millet Meclisi Tutanak Dergisi D. V, C. 20, Sa. 3, 1 Kasım 1937).

O Sözler, "CHP Prensiplerinin Hayattan Alındığı" Vurgusunu Güçlendirmek İçin Söylendi

Her şeyden önce Atatürk -tamamını buraya sığdıramayacağım için koymadığım- 1937’deki bu Meclis açış konuşmasında daha önceki Meclis açış konuşmalarında olduğu gibi Türk milletinin yükselmesi, ilerlemesi, refahı, mutluluğu için neler yapılacağını açıklamıştır. Ağır sanayinin kurulmasından, madenlerin işletilmesine, demiryollarından, kültür sanat politikalarına kadar Türk milletinin kalkınmasını sağlayacak birçok farklı alanda yapılanları ve yapılacakları sıralamıştır. Bütün bunları dönemin hükümetinin, CHP’nin yapacağını ifade etmiştir. Daha sonra “Dünyaca bilinmektedir ki, bizim devlet yönetimimizdeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, yönetimde ve politikada bizi aydınlatıcı ana çizgilerdir.” demiş ve bu prensiplerin, yani CHP’nin ilkelerinin (6 ilke) zamana göre değişebilirliğini çok etkili bir şekilde vurgulamak için de “Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların doğmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz” demiştir. Böylece Atatürk CHP’nin prensiplerinin (ilkelerinin) dogma (donmuş, kalıplaşmış, değişmez) olmadığını, bu prensiplerin hayattan alındığı belirtmiştir. Yani Atatürk, “gökten indiği sanılan dogmalar” sözünü kutsal kitapları aşağılamak amacıyla değil, CHP’nin prensiplerinin hayattan alındığını, dolayısıyla dinamik prensipler olduğunu çok güçlü bir şekilde ifade etmek için söylemiştir. Bu söylem tarzı (teşbih/benzetme) Atatürk’ün sıkça başvurduğu yöntemlerden biridir. Atatürk konuşmalarında özellikle öne çıkarmak, altını çizmek istediği noktaları böyle dikkat çekici, sarsıcı benzetmelerle, karşılaştırmalarla belirginleştirmiştir. Burada da CHP’nin prensiplerinin hayattan alındığını, bu prensiplerin değişebilirliğini, zamana uygunluğunu, dinamikliğini vurgulamak için çok radikal bir şekilde bu prensipleri kutsal kitaplardaki hükümlerle karşılaştırmıştır. Ancak Atatürk bu karşılaştırmayı yaparken –hep iddia edildiği gibi- asla dinlere, kutsal kitaplara hakaret etmemiştir. Burada kutsal kitapları yanlış anlayan din bezirganlarına üstü kapalı bir gönderme yapmış, onların kutsal kitap algılarını eleştirmiştir. Bunu ilerde ayrıntılı açıklayacağım.

Atatürk'ün, "Gökten İndiği Sanılan Kitapların Dogmaları" Sözünün Şifresi

Sırayla gidelim:

1. "Gökten indiği sanılan kitapların dogmaları” ifadesi İslam dinine saygısızlık değildir: Açıkça görüldüğü gibi Atatürk burada hangi kitaptan, hangi dinden söz ettiğini belirtmemiştir. İslam dini veya Kuran ifadesini kullanmamıştır. Genel olarak "kitaplar" ifadesini kullanmıştır. Burada İslam dinine ve onun kutsal kitabı Kuran’a bir hakaret söz konusu değildir.

2. “Gökten indiği sanılan kitaplar” ifadesinde ilahi dinlere hakaret yoktur: Şöyle ki: Evet! Burada bir eleştiri vardır, ancak bu eleştiri kutsal kitaplara değil, kitapların "gökten indiği sanrısına" yönelik bir eleştiridir. Çünkü ilahi dinlerin (Tanrısal kaynaklı-kitaplı dinlerin) kutsal kitapları "gökten inmemiştir". Hele hele son İslam dininin “gökten indiğini iddia etmek” abesle iştigal olur. Çünkü Kuran’ın gökten indiğini iddia etmek her şeyden önce Allah’ı gökte sanmak olur ki bu büyük bir yanılgıdır. İslam'da Allah mekan ve zaman üstüdür. Belli ki İslamın Semavi (göksel) din, Kuran’ın Semavi (göksel) kitap olduğu şeklindeki genel kabulden hareket edenler, yüzeysel bir bakışla, Kuran’ın gökten yere indiğini düşünmektedirler. Aslında gökteki bir tanrı inancı Hem İslama inananların hem de ona inanmayanların ortak bilinç altıdır. Oysa ki, İslama göre ne gökte bir tanrı vardır, ne İslam semavi bir dindir, ne de Kuran gökten inen bir kitaptır. Burada “inmek” sözüyle kastedilen “boyutsal” bir durumdur. İslami kaynaklara göre Kuran İslam peygamberi Hz. Muhammed’e vahiy şeklinde “ilham” edilmiştir, indirilmiştir, ama "gökten" indirilmemiştir. Kuran’da geçen “İnme” sözcüğünün Arapçası “Nüzul”dur ki, “Nüzul”(İnme) çok farklı anlamlarda kulanılmıştır, kullanılabilir. Bir kaç örnek vermek gerekirse: Örneğin “Nüzul” sözcüğünün kökü “NZL"dir. Buradan hareketle örneğin, “teNZiLat” indirimdir, ama “gökten indirim değil”, fiyatlarda indirimdir! “NeZLe” “sinüslerdeki akıntının akciğerlere inmesi” olayıdır. Burda "sinüs akıntısının gökten inmesi" değildir kuşkusuz! Hatta birde “inme” vardır, yani “felç”. Bilindiği gibi felç de gökten inmemiştir! Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Aslında bizzat İslam dininin ana kaynağı Kuran’da, Kuran’ın indiği ancak gökten inmediği açıkça ifade edilmiştir. Şöyle ki. Kuran’da (39-Zümer-1)’de “Tenzîlul kitâbi minallâhil azîzil hakîm(hakîmi)”. (نزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ) yani “Bu kitabın indirilişi aziz ve hakim olan Allah’tandır”. Elmalılı Hamdi Yazır başta olmak üzere bütün Kuran tercümelerinde bu ayet burada verdiğim meale yakın bir şekilde çevrilmiştir. Hiçbir tercüme de “gökten indirildi” ifadesi yoktur. Daha doğrusu “gök” “gökyüzü” ifadesi yoktur. Görüldüğü gibi Atatürk çok haklıdır. Gerçekten de kutsal kitapların, özellikle Kuran’ın gökten indirildiği hakikaten de bir “sanrıdır”. Demek ki, asıl dine hakaret “Kuran’ın gökten indirildiğini” sanmaktır. Demek ki neymiş! Atatürk Kuran’a, bugün ona dinsiz damgasını yapıştıranlardan çok daha fazla hakimmiş.

3. “Gökten indiği sanılan kitapların dogmaları” cümlesindeki “dogmalar” ifadesi kutsal kitap sözlerine hakaret değildir: Şöyle ki: bütün sözlüklerde “Dogma” sözcüğü “Kat'i olarak ileri sürülen fikir.” anlamındadır. Sözcük Fransızca “Dogme” sözcüğüne dayanmaktadır. “Dogma” sözcüğü Türk Dil Kurumu’nun “Türkçe Sözlüğü”nde aynen şöyle tanımlanmıştır: “(Fr. Dogme. Yunan. Fel.)Doğruluğu sınanmadan benimsenen, bir öğretinin veya ideolojinin temeli yapılan sav, nas.” (TDK, Türkçe Sözlük, 9. bas. Ankara, 1998, s. 609). Dolayısıyla kutsal kitapların “dogma” olduğunu söylemek gerçeği ifade etmektir. Bilindiği gibi Kuran’daki ilkelerin değişmez, zaman ötesi ilkeler, Fransızca söylersek (dogme) olduğunu bizzat Kuran ifade etmiştir, Müslümanlar da bu ilkeye inanmıştır. Asıl Kuran'ın "dogma" (değişmez) olmadığını söylemek Kuran'a hakarettir! Bu nedenle Atatürk “kitapların dogmaları” derken kutsal kitaplara ve özellikle de Kuran'a hakaret etmemiş, gerçeği ifade etmiştir. Nitekim Atatürk, söz konusu konuşmasında, “Bizim prensiplerimizi dogmalarla bir tutmamalıdır” dedikten sonra, “Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz” demiştir ki, burada da “dogma” sözcüğünün birebir sözlük anlamından, yani “Doğruluğu sınanmadan benimsenen, bir öğretinin veya ideolojinin temeli yapılan sav, nas.” açıklamasından hareket etmiştir. Atatürk, “Bizim prensiplerimiz dogma değildir” derken kendi prensiplerinin doğrudan doğruya yaşamdan alındığını, yani dogmaların aksine “doğruluğunun sınandığını” anlatmak istemiştir. Böylece devletin din kurallarıyla değil hayattan alınan kurallarla yönetileceğini anlatmak istemiştir. Yani laiklik vurgusu yapmıştır.

SONUÇ

“Fakat bu prensipleri (CHP ilkeleri), gökten indiği sanılan kitapların doğmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz.” diyen Atatürk’ün aslında ne demek istediğini özetlersek:

1. Atatürk, bu sözü, CHP ilkelerinin değişebilir, zamana, hayata uygun ilkeler olduğunu daha iyi vurgulamak için “anlam güçlendirici” olarak kullanmıştır. Bu onun yöntemlerindendir.

2. Üstelik kutsal kitaplar, hele İslamın kutsal kitabı Kuran gökten inmemiş, Allah tarafından indirilmiş/ilham edilmiştir. Bu konuda “Zumer Süresi-1”de “Kuran’ın Allah tarafından indirildiği” ifadesi vardır, ancak Kuran’ın “gökten indirildiği” ifadesi, daha doğrusu “gök” ifadesi yoktur. Çünkü zaten İslam göre Allah gökte değildir. “Allah insana şah damarından daha yakındır, Allah her yerdedir.” Allah’ın gökte olduğu inancı eski pagan dönemlere (İslam öncesi zamanlara) ait bir kavramdır. Örneğin, eski Türklerde Tanrı’nın gökte olduğunun düşülmesi ve “Gök-Tanrı” ifadesinin kullanılması gibi. Yani Atatürk haklıdır, kutsal kitaplar, hele Kuran “gökten” inmemiştir. Bunu düşünmek Atatürk'ün dediği gibi "sanmaktır", "sanrıdır".

3.“Kitapların dogmaları” ifadesi de çok doğru bir kullanımdır. Çünkü “dogma” sözcüğü “değişmeyen kurallar” anlamına gelmektedir. Bilindiği gibi Kuran da sonsuza kadar değişmeyen, değişmeyecek bir kitaptır.

4. Atatürk, ölümünden yaklaşık bir yıl kadar önce bu kısa cümleye adeta o büyük DEHASINI saklamış gibidir. Nereden bilebilirdi cahil bırakılmış, dinle kandırılmış gelecek nesillerin onun bu kısa cümlesinde saklı dehayı görmek yerine bu cümleyi anlayamayacağını, hatta çarpıtacağını...

Görüldüğü gibi Atatürk, günümüzün dindar geçinen Atatürk düşmanlarından çok daha fazla İslam dinine ve o dinin kutsal Kitabı Kuran’a hakimdir. Atatürk düşmanları Müslüman Türk insanının algıda seçiciliğine, derin bilinç altına hitap ederek, Atatürk’ün 1937 Meclis konuşmasını cımbızlayıp, o konuşmada geçen bazı ifadelerini -bütün cehaletleriyle- çarpıtarak “Atatürk’ün dinsizliğine kanıt” olarak göstermişlerdir. Ama ne demişler: Yalancının mumum yatsıya kadar yanar. Yatsı vakti beyler!...

Ah Atatürk’ümüz ah! Nelerle uğraşıyoruz! Bıraktığın eserin anlamının ve kıymetinin farkında olmayan cahil “din istismarcıları” senin sözlerini çarpıtıp, sana nasıl iftiralar atıyor! Ah!..
Sinan Meydan Tarihçi yazar




26 Mart 2015 Perşembe

ARAPLARIN GÖZÜYLE TÜRKLER-SÜNNİ İSLAMDA İMAM GAZALİ



ARAPLARIN GÖZÜYLE TÜRKLER-SÜNNİ İSLAMDA İMAM GAZALİ

Dünkü yazımda Başbakan Erdoğan’ın Arap hayranlığına değinmiş, ‘Türkler Arapsız yaşayamaz’, ‘Biz Arapların gözüyüz, eliyiz’ gibi anlamsız sözlerine değinmiş,
 büyük Arap lideri Cemal Abdülnasır’ın ‘Ey Tanrım, sen Türklerin belâsını ver’ sözlerini anımsatmıştım.
Ama sorun sadece Nasır değil ki! Eli kalem tutan Araplar yüzlerce yıldır Türkleri kötülüyor, hakaret ediyor, başlarına gelen her felâketten Türkleri sorumlu tutuyor!
Bu tavır, Arap kültürünün ayrılmaz bir parçası gibi.
Örnek mi istersiniz? Prof. İlhan Arsel’in ‘Arap Milliyetçiliği ve Türkler’ adlı kitabına bir göz atalım.

982 tarihinde hazırlanan ve AMİR ABU’L-HALİT MUHAMMED B. Ahmed’e sunulan bir kitapta Kırgız Türkleri hakkında şunlar söylenmiştir:
“Onların (Türklerin) hükümdarı Kırgız Han diye anılır. Bu millet vahşi yaratık tabiatındadır ve insanlarının haşin ve sert yüzleri vardır ve saçları seyrektir... Kanun nedir tanımazlar, merhamet nedir bilmezler, fakat iyi dövüşürler.. ve savaşçıdırlar çevrelerinde bulunan bütün ülkelerin halklarıyla husumet ve savaş halindedirler.. Ateşe taparlar.. ve ölülerini yakarar.”

TOLEDO KADISI SA’İD AL-ANDALUSİ de 1068’de yazdığı ‘Kitab Tabakat al-Uman’ adlı çalışmasında ulusları bilimle uğraşıp ve uğraşmadıklarına göre iki kümeye ayırır ve Türkleri ‘bilimle uğraşmayan’ kümesine koyduktan sonra, bu kümede yer alan ulusların insandan ziyade hayvana yakın olduğunu belirtir!

12’nci yüzyılın ünlü İslam coğrafyacılarından olan İDRİSİ de kitabında Türklerin cahil, haşin, kaba, vahşi, savaşçı ve cesur, ama disiplinli olduğunu yazmıştır.

Aynı dönemde yaşayan YAKUT adlı yazar Nisapur kentini alan Türkler hakkında hiç de olumlu şeyler yazmamıştır: “Kana susamış ve yağmacı Türkler şehrin çeşitli semtlerine saldırdılar, rastladıkları her insanı, yaş ve cinsiyet farkı gözetmeksizin kestiler..
bir tek duvarı ayakta bırakmadılar.”

İMAM GAZALİ de Türklerin zekâ bakımından yetersiz olduğunu, dalalet içinde olduğunu, cehenneme layık bulunduğunu söyler.

NASREDDİN TUSİ DE ‘Ahlâk-ı Celâli’ adlı kitabında Türklerin taş yürekli, güvenilmez, insan kadri bilmez, kadın düşkünü, hain, ciddiyetten uzak, fakat cesur ve cömert olduğunu yazmıştır.

13’üncü yüzyılın tanınmış ARAP TARİHÇİSİ ALAEDDİN ATA MALİK CUVAYNİ de Türklerin kalbinde rikkat, şevkat gibi duygular bulunmadığını, Türklerin habis ruhlu, gaddar, kaba kuvvetin temsilcisi kişiler olduğunu ileri sürmüştür. Türklerin geçtiği yerlerin harabeye döndüğünü, ot bitmez olduğunu yazmıştır.

İlginçtir, Türkleri yermeyen, tam tersine öven bir kişi, bilim adamı olarak en büyük saygıyı gören İbn Haldun olmuştur! İbni Haldun’a göre, Araplar medeniyet yoksunluğunun ve ilkelliğin temsilcisidir. Araplar, bütün milletler arasında sanata en az yatkın olan millettir. Buna karşın, Türkler’i hem savaş tekniğinde, hem sanat alanında, hem de bilimde övgüye değer bulur.
Yarın devam ederiz...



AYDINLIĞA KOŞAN COĞRAFYANIN GERİYE DÖNÜŞÜ NASIL BAŞLADI?
Aslında bu coğrafyanın ilk önemli kırılması, yani aydınlığa koşan toplumun geriye dönüşü, bu gün Sünni düşüncenin de akıl babalarından olan, bilimi ve felsefeyi kafirlik olarak tanımlayan, İbni Sina ve Farabi'yi kafir olarak suçlayan İmam Gazali'nin (1058-1111) ünlü risalesi 'Tehatüful Felasife' yani "FelsefeninTutarsızlığı"nı yazmasıyla başlar.*
Öyle ki içtihat (yorum, yeni kural koyma) kapısını kapatarak dinin akla ve bilime göre yorumlanmasının ve çağa uydurulmasının önünü keser. Ümmeti, soru soran, eleştiren, yeni yorum getiren, akla uymayan şeylere itiraz eden, dinde akla uymayan şeyleri değiştirmeye kalkışan ve yoruma tabi tutmaya çalışan bir kitle değil, itaat eden ve teslim olan bir topluluk olarak tanımlar. İSLAM DÜNYASININ YOLU İMAM GAZALİ İLE BU ŞEKİLDE TIKANMIŞ OLUR.

Evrimci bir yanı da olana, Antik Çağ Grek bilimi ve felsefesi uzmanı olan, Aristo'dan Platon'a kadar çok sayıda felsefe ve bilim insanının eserlerine yorumlar yazan, onlara şerhler düşen
 İbni Rüşt (1126-1198)bu akımın saçmalığını ve tehlikelerini bir bir saysa dabilimin ve felsefenin kâfirlik olamayacağını, insan aklının özgür bırakılması gerektiğini, dini kuralların akıl ve mantıkla çelişmesi halinde akla göre yorumlanmasının doğru olacağı görüşünü savunsa da kimseyi inandıramaz.

 Gazali'yi eleştiren ünlü reddiyesini, 'Tehatüfül Tehafül' yani "Tutarsızlığın Tutarsızlığı”ını yazar. Avrupa’nın aydınlanma çağının bu bilim adamının eserlerinin Arapçadan Latinceye çevrilip, Avrupa’ya yayılması ile başladığı çoğu bilim çevrelerince kabul edilir.


İBNİ RÜŞT AYDINLANMAYI,  GAZALİ BAĞNAZLIĞI  GETİRDİ
İslam dünyasının yolu burada ikiye ayrılır.
Biri (bugünkü İslam dünyası) İmamı Gazali eleğini,
batı dünyası ise İbni Rüşt eleğini kullanmaya başlar.
 Doğal olarak da birinin eleğinde üretken olmayan çöpler, diğerinkinde de verimli tohumlar birikir. Bazı kaynaklarda bu yol ayırımına kadercilerle bilimcilerin kapışması olarak bakılır. Bilimciler bu münazarayı yitirdiler ve bu coğrafyanın yolunu kadercilerin eline teslim ederek, bağnazlık çukuruna yuvarlanmasına neden oldular.

 İbni Rüşt (1126-1198)’ü izleyen Avrupalılar aydınlanma çağını yakalamış, İmam Gazali'nin yolunu tutanlar da gericiliğin ve bağnazlığın çukuruna düşmüştü.

İmam Gazali'nin yolundan giden ülkelerden sadece bir tanesi, bundan 90 yıl önce bir şans yakaladı.
 Bu, genç Türkiye cumhuriyetiydi ve bu yeni akımın adı da bu kesime gönül vermişler tarafından Atatürkçülük ya da Kemalizm olarak adlandırılmıştı.
İbni Rüşt’ün dünya görüyle yola çıkan bu devrim, ne yazık ki temelleri 1946 yıllarında atılan karşı devrim ile sonunda tekrar İmam Gazali’nin yoluna düştü. 
Belli ki İmam Gazali’nin dünya görüşü ölmemişti, sinsi sinsi günümüze kadar sürdürüldü ve yeni bir vücutta ve yapılanmada tekrar sahneye çıktı (hortladı). Yaklaşık 90 yıl önce ayrıldığımız yol arkadaşlarımızın yanına yuvarlanmak ve onlara kavuşmak için herhalde biraz zamana ihtiyacımız olacak…

İbni Rüşt “dini kuralların akıl ve mantıkla çelişmesi halinde akla göre yorumlanmasının doğru olacağı” görüşünü savunmuştu,

İmam Gazali ise ümmeti, soru soran, eleştiren, yeni yorum getiren, akla uymayan şeylere itiraz eden, dinde akla uymayan şeyleri değiştirmeye kalkışan ve yoruma tabi tutmaya çalışan bir kitle değil, itaat eden ve teslim olan bir topluluk olarak tanımlamıştı.


TÜRKİYE GAZALİ'NİN RÜYASINI GERÇEKLEŞTİRMEK ÜZERE
Bugünkü dünyada resmi kurumlarda din simgesi olan örtülerle çalışma izni çıkaran, meclisine başörtülü vekil girmesini yeniden uygulamaya sokan, ilkokul öğrencilerine evrenin yapısı yerine kutsal kitabı ve peygamberin okutulmasını seçmeli zorunlu ders haline getiren, din işlerinden sorumlu başkanlığına 3-5 bakanlığın bütçesinden fazla para ayıran, komşu ülkelerin asker sayısından çok ücretli imam barındıran, kürsüye her çıktığında dinin bir yerini istismara kalkışan politikacılardan oluşan siyasi bir yapıya sahip olan, her gelişmeyi her buluşu kutsal kitabında arayan ve orada bulunduğunu ileri süren, kendi dininin bile farklı görüşlerini dışlayan ve tehdit olarak gören bir yapılanma olsa olsa İmam Gazali’nin hayal ettiği dünyada yaşanabilirdi. Türkiye belli ki İmam Gazali’nin bu rüyasını gerçekleştiren ülkelerin arasına katılmak üzere.


İBNİ RÜŞT'ÜN ELEĞİNİ BIRAKAN TÜRKİYE'NİN SONU NASIL OLACAK
Ne mi olacak? Dinimizde geleceğimizi saptayacak iki elek ortaya çıkmıştı: İmam Gazali görüşü, İbni Rüşt görüşü. Atatürk Cumhuriyeti hariç diğer Müslüman ülkelerin çoğu İmam Gazali eleğini kullanmıştı ve olması gereken yerlere de vardılar. Türkiye Cumhuriyeti yakın zamana kadar İbni Rüşt eleğini kullanmaya çalıştı, eksiklikleri olsa bile çağdaş bir yaşamın temelleri atıldı. Ancak Türkiye’de çok iyi planlanmış kurnaz planlarla elek değiştirildi. Doğal olarak sonuçları hemen gözükmeyecektir; yabani otların yayılması gibi zaman alacaktır. Sonuç:
 Diğer Müslüman ülkelerde ne olduysa, bu kafayla giderse bize de aynı şey olacak. Akşam sabah kutsal yönlendirmeler ile yol haritası çizilen, düşünemeyen, yorum yapamayan, yenilik yaratamayan, her şeyi kutsal kitabının içinde arayan, çekişmeye, sürtüşmeye, yalana talana yatkın, doğru sandığı şeylerin yanlışlarının üzerine oturtulduğundan haberi olmayan, sömürüye açık, egemen güçlerle işbirliği içinde olan ve egemen güçlerin kirli işlerinin tetikçiliğini yapan bir halk kitlesi ile bu halkı dini söylemlerle, son zamanlarda demokrasi sözcükleri ile sömüren, ülkenin zenginliklerini talan eden ve ettiren, kazandıklarını yabancı bankalara yatıran, ikbalinin devamı için devletin kurumlarını –doğru olup olmasına bakmadan- istediği gibi düzenleyen, gücünü yandaş basından alıp, doğruyu yazan çizenlere baskı uygulayan bir yönetici ve idareci kesimi bu eleğin son iki ürünü olarak seçilirler.


MÜSLÜMAN KARDEŞLER'İN ESİNLENDİĞİ MEZHEBİ İSTANBUL'A HANGİ PADİŞAH GETİRDİ?
Bu coğrafyadaki insanların pek azı da olsa, yaklaşık bugün 30-35 ülkeye 400-600 yıl egemen olmuş bir imparatorluğun dünya insanlarının tümünün kullanabileceği bilimsel katkı, buluş, edebiyat ve sanat konusunda neden herhangi bir katkı yapamadığını merak edebilir. Hatta daha önce ilklerin gerçekleştiği bu coğrafyada mevcut olan yaratıcı gücü, sanatı, bilimsel atılımları yürütemediğini de merak edebilir.
Osmanlı, aslında ilk yıllarında dünya politikasına ve sanatına damgasını vuran, gelmiş geçmiş en bilgili, yetenekli ve yerine göre kurnaz devlet adamlarını barındıran Bizans İmparatorluğunun düşünürlerini, devlet adamlarını, sanatkârlarını dışlamadığı ve kendi bünyesine aldığı için büyük bir atılım yapmıştır. Her düşünceye, her inanca, her fikre gerekli serbestliği vermiş ve böylece tek tip insan yetiştirilmesinin önünü tıkamıştır. Ne zamana kadar? Yavuz Sultan Selim Mısır’ı gidip (4 Şubat 1517) oradan dünyanın gelmiş geçmiş en gerici ve tutucu, bağnaz mezhebi olan Aşarilerin 1000 kadar sözüm ona ulemasını (aslında mürtecisini) İstanbul’a getirip onlardan icazet almaya başlayıncaya kadar. Aşari mezhebi Sünniliğin ve Müslüman Kardeşler örgütünün de önemli ölçüde esinlendiği bir akımdır.
İnsanların yönlendirilmesinde dini kurallar adı altında çok güçlü, kimsenin itiraz edemediği, ettiğinde kellesinin gittiği yeni bir anlayış getirilmiştir. Bu mezhebin inancına göre Kuran’ın hiçbir harfi, hatta elifin üzerindeki esresi bile yoruma tabi tutulamaz, değiştirilemezdi. Dinde değişim, dönüşüm, yeniliklere ayak uydurma bu mezhebin görüşüne göre yasaklanmıştı. Osmanlının gelişmeye ve aydınlığa yürüyeceği yol bu gelenlerle birlikte tıkanmıştı. Ancak Bizans’tan edinilen bilgilerin oluşturduğu hız hemen kesilmedi Kanuni Sultan Süleyman zamanında da bir süre devam etti ve onun da basiretsiz kararlarıyla birlikte çöküşe geçildi. Genç Türkiye Cumhuriyeti kuruluncaya kadar.
İmparatorluk döneminde, müspet bilimin, bilim adamlarının (kendini aydın zanneden birçok kişi din adamlarını da bilim adamlarının içine sokmaya çalışsa da bu yanlıştır) teşvik edildiği, perspektiften yoksun, insan yaratıcılığını körelten minyatür ve tezhip sanatından başka güzel sanatlara destek sağladığı, çoğunluğu birbirine benzeyen cami, ordunun geçmesi için köprü ve ticaretten vergi alınabilmesi için kervansaraydan, çocuklarının, paşalarının ve gözdelerinin oturması için yapılan köşklerden başka yapı sanatına da destek verdiği görülmemiştir.


BU ÜLKE OSMANLI'YA KADAR BİR HEYKEL BAHÇESİYDİ
Bunları yazdığım için at gözlüğünü bir türlü atamayan birçok kişi bana kızacaktır biliyorum. Ancak gerçeği görmek için dünyayı gezmeniz de gerekmez. Güney sahillerini, Ege sahillerini boydan boya, hatta Osmanlının Payitahtı İstanbul’u gezmeniz yeterli. Bu ülke Osmanlılara kadar bir heykel bahçesiydi, kütüphaneleri, tiyatroları, amfileri, su kemerleri, yağlı boya resimleri, freskleri, mozaikleri, şehircilik tasarımları ile dünya sanat ve edebiyat tarihinin başköşesine oturmuştu. Bugün onlarca milyar dolar kazandığımız turizm bile ya doğal kaynaklarımızı (deniz, jeolojik oluşum, yayla ve dağları) kullandırmadan ya da bu insanların bize bıraktıkları (çoğunu da koruyamadık, tahrip olmasına göz yumduk, birilerine hediye ettik vs) arkeolojik eserleri pazarlamayla elde ediliyor. Heykelin ve resmin yasaklandığı bir ülkeden ne olursa o oldu…


SİNSİ SİNSİ ELEĞİN GÖZÜNDEN SIZDILAR...
Kaynağını üretken kuşaklar yetiştirmeyen her toplum en sonunda ya yok olur ya da başkalarının kölesi olur. Türkiye 1946’lı yıllara kadar uygar ülkelerin eleğini kullanarak yaratıcı, dünyayla barışık, temel bilimlere yatkın, sanatı ve edebiyatı ötelemeyen, çağın modern kurumlarına sahip nesiller yetiştirmeyle işe başlamıştı; 1950 yıllarından sonra zor şer direğe astığımız daha önceki toplumun eleğini tekrar indirip, insanları, batının aydınlanma çağında bıraktığı yöntemlerle (Ortaçağ yöntemleriyle) tekrar yönlendirmeye ve seçmeye başladık. Fiziki olarak bazı ilerlemeler görülse de zihinsel geriye göç başlatılmıştı. İkinci bir Yavuz Sultan döneminin kapısı açılmıştı. Aynen yabani ot tohumları gibi birden bire uygun ortam bulamadılar; doğal olarak kendilerini gösteremediler; yavaş yavaş (sinsi sinsi) eleğin gözlerinden sızdılar; 1980 çimlenme zamanıydı; darbe onlara bu ortamı yeterince sağlamış; hatta bu öğretinin kökleşmesi için Anayasayla eğitimin zorunlu parçası bile olmuşlardı.
İnsanın atılım yapabilmesi için iki şeyi doğru kullanması gerekir. Birincisi zamanı, ikincisi kaynakları. Bu coğrafyanın insanı, inançlarımı yerine getiriyorum diye zamanını ve kaynaklarını önemli ölçüde tüketiyor. Bir saniyenin ve bir sentinin hesabını yapan rakiplerinizle bu durumda nasıl aynı hizaya geleceksiniz. Bunlar yetmezmiş gibi son zamanlarda çocuklarımızı da ilkokuldan başlayarak bu elekten etkin olarak geçirebilmek için gerekli yasal düzenlemeleri yaptık, hızla açılan bu öğretinin yaygınlaşmasına yönelik yeni okullarla alt yapıyı da büyük ölçüde tamamladık.


ACI SONUCU ÇOK DEĞİL ON YIL SONRA GÖRECEKSİNİZ
Demokratik açılım diye çağlar ötesinin giysilerini yeni bir kreasyon ile simgeleştirerek olmaması gereken yerlere sokmayı sosyal atılım olarak gösterdik. Bu simgelerle, bu örtülerle bir yere giden, saygın bir ülke göstermek olanak dışı olmamasına karşın, bunu çağdaş bir görüşün ürünü olarak sunduk; halkımızı da inandırdık. Zaman zaman kendimden kuşku duyuyorum; acaba benim diğer insanlardan farkım mı var; acaba ben dört gözlü müyüm diye? Her gün görsel basında kan gölüne dönen ülkelerin, fakirlikten inleyen coğrafyaların, canı pahasına başka ülkelere sığınmaya çalışan insanların doğdukları ve yaşadıkları sokaklara bakıyorum, bizim çağdaş demokrasinin örtüsü diye ısrarla takılmasını güvenceye almaya çalıştığımız örtülü insanlarla dolu. Aksini gösteren tek bir örnek yok. Bu, basit bir rastlantı mı? Aslında, bu örtüyü her yerde giyilebilmesini savunanların söylediği gibi, bu simge, bir politikacımızın mecliste parti rozetleri taşınıyorsa simge olarak türban niye taşınmasın biçimindeki anlamsız örneğinin ötesinde çok önemli bir şeyi de simgelemektedir: Bir düşünme tarzının, bir dünya görüşünün, evreni algılama biçiminin farklılığını ortaya gösteren bir simge olmuştur. Dünyaya yukarıdan baktığımızda, gericiliğin, akıl dışılığın, geri kalmışlığın, çatışmanın, uzlaşma kültürü yoksunluğunun, ahlaksızlığın, rüşvetin, cehaletin, dünya bilimine ve kültürüne bir şey koyamamanın simgesi olmuştur. Bir defa olsun doğru düşünmeyi deneyelim: Yukarıdaki tablolara eşlik eden örtü biçimi, dünyada nasıl bir izlenim yaratıyor? Bu kadar farklı coğrafyada ve nitelikleri bu kadar farklı olan ülkelerde bu örtü biçimiyle bu çağdışı davranışların bir arada bulunması gerçekten bir rastlantı mı? En az bir defa bu soruyu kendinize sorun. Bu örtüyü bu bakış açısından her yerde yaygınlaştırmaya çalışan zihniyetinin gerçekten bu ülkeye hizmet ettiğini mi düşünüyorsunuz? Ne olur bana bunun tersi olan bir örnek gösterin. Her ne kadar hepsi bacımız hepsi kardeşimiz deniyorsa da, çok yakında bu örtünün nasıl bir elek görevi yaptığını hep birlikte göreceğiz. Eğer aklımızı başımıza almaz isek, bir şeyleri irademizle ve çabalarımızla değiştiremezsek, eleğin ürünlerini çok değil birkaç 10 yıl sonra acı bir şekilde göreceksiniz…


BİNBİR HİLE VE DÜZENBAZLIKLA SON ELEME DE GERÇEKLEŞTİRİLDİ
Adı ister açılım olsun ister demokratikleşme olsun, Atatürk ve arkadaşlarının kurdukları bu bilim, sanat, uygarlık tarlasını, gericiler, ırkçılar, bölücüler, cumhuriyet düşmanları, kendine ikinci Osmanlılar diyenler istila etmeye başladılar. Aslında NATO, Avrupa Birliği, özellikle yöneticilerimizin seçilmeden önce ve sonra sırtını sıvazladıkları stratejik ortağımız (ABD), çoktan ayrık otu gibi, Atatürkçü, Kemalist ya da aydın geçinen insanlarımızın nemelazımcılığından, duyarsızlığından, beceriksizliğinden dolayı gizli gizli kanser hücresi gibi her kuruma sızmıştı. 1950 yıllarından bu yana bu ülkenin geleceğindeki zorlukları, tehlikeleri ve tuzakları gören çok sayıda insan bu sefer emperyalist akımın eleği ile önceleri komünist diye ve solcu diye hatta dinci ve tutucu olmasına karşın milli görüşle bu egemen güçlere karşı çıkanlar ayıklandı; daha sonra da demokrasiye darbe adı altında bin bir tuzak, düzenbazlık ve desise ile çeşitli adlar takılarak son eleme de gerçekleştirildi. Hepsinde de yansız yargı (!) yolu kullanıldı.
Yabani otları bir gün koparmaya kalkıştığınızda, bünyenizi ağ gibi saran bu ayrık otlarıyla karşılaşacaksınız. İşimiz zor, galiba bir daha Nutku okumamız gerekecek…"
Prof. Dr. Ali Demirsoy (Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Emekli Öğretim Üyesi)
Odatv.com
*Bin Yıllık Kavga-Merdan Yanardağ, Yurt Gazetesi