ARAPLARIN GÖZÜYLE TÜRKLER-SÜNNİ İSLAMDA İMAM GAZALİ
Dünkü
yazımda Başbakan Erdoğan’ın Arap hayranlığına değinmiş, ‘Türkler Arapsız
yaşayamaz’, ‘Biz Arapların gözüyüz, eliyiz’ gibi anlamsız sözlerine değinmiş,
büyük
Arap lideri Cemal Abdülnasır’ın ‘Ey Tanrım, sen Türklerin belâsını ver’ sözlerini
anımsatmıştım.
Ama sorun sadece Nasır değil ki! Eli kalem tutan Araplar yüzlerce yıldır
Türkleri kötülüyor, hakaret ediyor, başlarına gelen her felâketten Türkleri
sorumlu tutuyor!
Bu tavır, Arap kültürünün ayrılmaz bir parçası gibi.
Örnek mi istersiniz? Prof. İlhan
Arsel’in ‘Arap Milliyetçiliği ve Türkler’ adlı kitabına bir göz atalım.
982 tarihinde hazırlanan ve AMİR
ABU’L-HALİT MUHAMMED B. Ahmed’e sunulan bir kitapta Kırgız Türkleri
hakkında şunlar söylenmiştir:
“Onların
(Türklerin) hükümdarı Kırgız Han diye anılır. Bu millet vahşi yaratık
tabiatındadır ve insanlarının haşin ve sert yüzleri vardır ve saçları
seyrektir... Kanun nedir tanımazlar, merhamet nedir bilmezler, fakat iyi
dövüşürler.. ve savaşçıdırlar çevrelerinde bulunan bütün ülkelerin halklarıyla
husumet ve savaş halindedirler.. Ateşe taparlar.. ve ölülerini yakarar.”
TOLEDO KADISI SA’İD AL-ANDALUSİ de
1068’de yazdığı ‘Kitab Tabakat al-Uman’ adlı çalışmasında ulusları bilimle
uğraşıp ve uğraşmadıklarına göre iki kümeye ayırır ve Türkleri ‘bilimle
uğraşmayan’ kümesine koyduktan sonra, bu kümede yer alan ulusların insandan
ziyade hayvana yakın olduğunu belirtir!
12’nci yüzyılın ünlü İslam coğrafyacılarından olan İDRİSİ de kitabında Türklerin cahil, haşin, kaba, vahşi, savaşçı ve
cesur, ama disiplinli olduğunu yazmıştır.
Aynı dönemde yaşayan YAKUT adlı
yazar Nisapur kentini alan Türkler hakkında hiç de olumlu şeyler yazmamıştır:
“Kana susamış ve yağmacı Türkler şehrin çeşitli semtlerine saldırdılar,
rastladıkları her insanı, yaş ve cinsiyet farkı gözetmeksizin kestiler..
bir tek duvarı ayakta bırakmadılar.”
İMAM GAZALİ de Türklerin zekâ
bakımından yetersiz olduğunu, dalalet içinde olduğunu, cehenneme layık bulunduğunu
söyler.
NASREDDİN TUSİ DE ‘Ahlâk-ı Celâli’
adlı kitabında Türklerin taş yürekli, güvenilmez, insan kadri bilmez, kadın
düşkünü, hain, ciddiyetten uzak, fakat cesur ve cömert olduğunu yazmıştır.
13’üncü yüzyılın tanınmış ARAP TARİHÇİSİ
ALAEDDİN ATA MALİK CUVAYNİ de Türklerin kalbinde rikkat, şevkat gibi
duygular bulunmadığını, Türklerin habis ruhlu, gaddar, kaba kuvvetin temsilcisi
kişiler olduğunu ileri sürmüştür. Türklerin geçtiği yerlerin harabeye
döndüğünü, ot bitmez olduğunu yazmıştır.
İlginçtir, Türkleri yermeyen, tam tersine öven bir kişi, bilim adamı olarak en
büyük saygıyı gören İbn Haldun olmuştur! İbni Haldun’a göre, Araplar medeniyet
yoksunluğunun ve ilkelliğin temsilcisidir. Araplar, bütün milletler arasında
sanata en az yatkın olan millettir. Buna karşın, Türkler’i hem savaş
tekniğinde, hem sanat alanında, hem de bilimde övgüye değer bulur.
Yarın devam ederiz...
AYDINLIĞA KOŞAN COĞRAFYANIN GERİYE DÖNÜŞÜ NASIL BAŞLADI?
Aslında bu coğrafyanın ilk önemli kırılması, yani aydınlığa koşan toplumun
geriye dönüşü, bu gün Sünni düşüncenin de akıl babalarından olan, bilimi ve
felsefeyi kafirlik olarak tanımlayan, İbni Sina ve Farabi'yi kafir olarak
suçlayan
İmam Gazali'nin (1058-1111) ünlü risalesi
'Tehatüful
Felasife' yani "
FelsefeninTutarsızlığı"nı yazmasıyla
başlar.*
Öyle ki
içtihat (yorum, yeni kural koyma) kapısını kapatarak
dinin akla ve bilime göre yorumlanmasının ve çağa uydurulmasının önünü keser.
Ümmeti, soru soran, eleştiren, yeni yorum getiren, akla uymayan şeylere itiraz
eden, dinde akla uymayan şeyleri değiştirmeye kalkışan ve yoruma tabi tutmaya
çalışan bir kitle değil, itaat eden ve teslim olan bir topluluk olarak
tanımlar.
İSLAM DÜNYASININ YOLU İMAM
GAZALİ İLE BU ŞEKİLDE TIKANMIŞ OLUR.
Evrimci bir yanı da olana, Antik Çağ Grek bilimi ve felsefesi uzmanı olan,
Aristo'dan Platon'a kadar çok sayıda felsefe ve bilim insanının eserlerine
yorumlar yazan, onlara şerhler düşen
İbni Rüşt (1126-1198)bu akımın saçmalığını ve tehlikelerini bir
bir saysa da
, bilimin ve felsefenin kâfirlik olamayacağını, insan
aklının özgür bırakılması gerektiğini,
dini kuralların akıl ve
mantıkla çelişmesi halinde akla göre yorumlanmasının doğru olacağı görüşünü savunsa
da
kimseyi inandıramaz.
Gazali'yi eleştiren ünlü reddiyesini,
'Tehatüfül
Tehafül' yani "
Tutarsızlığın Tutarsızlığı”ını yazar. Avrupa’nın
aydınlanma çağının bu bilim adamının eserlerinin Arapçadan Latinceye çevrilip,
Avrupa’ya yayılması ile başladığı çoğu bilim çevrelerince kabul edilir.
İBNİ RÜŞT AYDINLANMAYI, GAZALİ
BAĞNAZLIĞI GETİRDİ
İslam dünyasının yolu burada ikiye ayrılır.
Biri (bugünkü İslam dünyası) İmamı Gazali eleğini,
batı dünyası ise İbni Rüşt eleğini kullanmaya başlar.
Doğal olarak da birinin eleğinde
üretken olmayan çöpler, diğerinkinde de verimli tohumlar birikir. Bazı kaynaklarda
bu yol ayırımına kadercilerle bilimcilerin kapışması olarak bakılır. Bilimciler
bu münazarayı yitirdiler ve bu coğrafyanın yolunu kadercilerin eline teslim
ederek, bağnazlık çukuruna yuvarlanmasına neden oldular.
İbni Rüşt (1126-1198)’ü izleyen Avrupalılar aydınlanma çağını
yakalamış, İmam Gazali'nin yolunu tutanlar da gericiliğin ve bağnazlığın
çukuruna düşmüştü.
İmam Gazali'nin yolundan giden
ülkelerden sadece bir tanesi, bundan 90 yıl önce bir şans yakaladı.
Bu, genç Türkiye cumhuriyetiydi ve bu
yeni akımın adı da bu kesime gönül vermişler tarafından Atatürkçülük ya da
Kemalizm olarak adlandırılmıştı.
İbni Rüşt’ün
dünya görüyle yola çıkan bu devrim, ne yazık
ki temelleri 1946 yıllarında atılan karşı devrim ile sonunda tekrar
İmam
Gazali’nin
yoluna düştü.
Belli ki İmam Gazali’nin dünya görüşü ölmemişti, sinsi sinsi günümüze kadar
sürdürüldü ve yeni bir vücutta ve yapılanmada tekrar sahneye çıktı (hortladı).
Yaklaşık 90 yıl önce ayrıldığımız yol arkadaşlarımızın yanına yuvarlanmak ve
onlara kavuşmak için herhalde biraz zamana ihtiyacımız olacak…
İbni Rüşt “
dini kuralların akıl ve mantıkla çelişmesi halinde akla
göre yorumlanmasının doğru olacağı” görüşünü savunmuştu,
İmam Gazali ise ümmeti, soru soran, eleştiren, yeni yorum getiren, akla
uymayan şeylere itiraz eden, dinde akla uymayan şeyleri değiştirmeye kalkışan
ve yoruma tabi tutmaya çalışan bir kitle değil, itaat eden ve teslim olan bir
topluluk olarak tanımlamıştı.
TÜRKİYE GAZALİ'NİN RÜYASINI GERÇEKLEŞTİRMEK ÜZERE
Bugünkü dünyada resmi kurumlarda din simgesi olan örtülerle çalışma izni
çıkaran, meclisine başörtülü vekil girmesini yeniden uygulamaya sokan, ilkokul
öğrencilerine evrenin yapısı yerine kutsal kitabı ve peygamberin okutulmasını
seçmeli zorunlu ders haline getiren, din işlerinden sorumlu başkanlığına 3-5
bakanlığın bütçesinden fazla para ayıran, komşu ülkelerin asker sayısından çok
ücretli imam barındıran, kürsüye her çıktığında dinin bir yerini istismara
kalkışan politikacılardan oluşan siyasi bir yapıya sahip olan, her gelişmeyi
her buluşu kutsal kitabında arayan ve orada bulunduğunu ileri süren, kendi
dininin bile farklı görüşlerini dışlayan ve tehdit olarak gören bir yapılanma
olsa olsa İmam Gazali’nin hayal ettiği dünyada yaşanabilirdi. Türkiye belli ki
İmam Gazali’nin bu rüyasını gerçekleştiren ülkelerin arasına katılmak üzere.
İBNİ RÜŞT'ÜN ELEĞİNİ BIRAKAN TÜRKİYE'NİN SONU NASIL OLACAK
Ne mi olacak? Dinimizde geleceğimizi saptayacak iki elek ortaya çıkmıştı:
İmam Gazali görüşü, İbni Rüşt görüşü. Atatürk Cumhuriyeti hariç diğer Müslüman
ülkelerin çoğu İmam Gazali eleğini kullanmıştı ve olması gereken yerlere de
vardılar. Türkiye Cumhuriyeti yakın zamana kadar
İbni Rüşt eleğini
kullanmaya çalıştı, eksiklikleri olsa bile çağdaş bir yaşamın temelleri atıldı.
Ancak Türkiye’de çok iyi planlanmış kurnaz planlarla elek değiştirildi. Doğal
olarak sonuçları hemen gözükmeyecektir; yabani otların yayılması gibi zaman
alacaktır.
Sonuç:
Diğer Müslüman ülkelerde ne olduysa, bu kafayla giderse bize de aynı şey
olacak. Akşam sabah kutsal yönlendirmeler ile yol haritası çizilen,
düşünemeyen, yorum yapamayan, yenilik yaratamayan, her şeyi kutsal kitabının
içinde arayan, çekişmeye, sürtüşmeye, yalana talana yatkın, doğru sandığı
şeylerin yanlışlarının üzerine oturtulduğundan haberi olmayan, sömürüye açık,
egemen güçlerle işbirliği içinde olan ve egemen güçlerin kirli işlerinin
tetikçiliğini yapan bir halk kitlesi ile bu halkı dini söylemlerle, son
zamanlarda demokrasi sözcükleri ile sömüren, ülkenin zenginliklerini talan eden
ve ettiren, kazandıklarını yabancı bankalara yatıran, ikbalinin devamı için
devletin kurumlarını –doğru olup olmasına bakmadan- istediği gibi düzenleyen,
gücünü yandaş basından alıp, doğruyu yazan çizenlere baskı uygulayan bir
yönetici ve idareci kesimi bu eleğin son iki ürünü olarak seçilirler.
MÜSLÜMAN KARDEŞLER'İN ESİNLENDİĞİ MEZHEBİ İSTANBUL'A HANGİ PADİŞAH
GETİRDİ?
Bu coğrafyadaki insanların pek azı da olsa, yaklaşık bugün 30-35 ülkeye
400-600 yıl egemen olmuş bir imparatorluğun dünya insanlarının tümünün
kullanabileceği bilimsel katkı, buluş, edebiyat ve sanat konusunda neden
herhangi bir katkı yapamadığını merak edebilir. Hatta daha önce ilklerin
gerçekleştiği bu coğrafyada mevcut olan yaratıcı gücü, sanatı, bilimsel
atılımları yürütemediğini de merak edebilir.
Osmanlı, aslında ilk yıllarında dünya politikasına ve sanatına damgasını
vuran, gelmiş geçmiş en bilgili, yetenekli ve yerine göre kurnaz devlet
adamlarını barındıran Bizans İmparatorluğunun düşünürlerini, devlet adamlarını,
sanatkârlarını dışlamadığı ve kendi bünyesine aldığı için büyük bir atılım
yapmıştır. Her düşünceye, her inanca, her fikre gerekli serbestliği vermiş ve
böylece tek tip insan yetiştirilmesinin önünü tıkamıştır. Ne zamana kadar?
Yavuz Sultan Selim Mısır’ı gidip (4 Şubat 1517) oradan dünyanın gelmiş geçmiş
en gerici ve tutucu, bağnaz mezhebi olan Aşarilerin 1000 kadar sözüm ona
ulemasını (aslında mürtecisini) İstanbul’a getirip onlardan icazet almaya
başlayıncaya kadar. Aşari mezhebi Sünniliğin ve Müslüman Kardeşler örgütünün
de önemli ölçüde esinlendiği bir akımdır.
İnsanların yönlendirilmesinde dini kurallar adı altında çok güçlü, kimsenin
itiraz edemediği, ettiğinde kellesinin gittiği yeni bir anlayış getirilmiştir.
Bu mezhebin inancına göre Kuran’ın hiçbir harfi, hatta elifin üzerindeki esresi
bile yoruma tabi tutulamaz, değiştirilemezdi. Dinde değişim, dönüşüm,
yeniliklere ayak uydurma bu mezhebin görüşüne göre yasaklanmıştı. Osmanlının
gelişmeye ve aydınlığa yürüyeceği yol bu gelenlerle birlikte tıkanmıştı. Ancak
Bizans’tan edinilen bilgilerin oluşturduğu hız hemen kesilmedi Kanuni Sultan
Süleyman zamanında da bir süre devam etti ve onun da basiretsiz kararlarıyla
birlikte çöküşe geçildi. Genç Türkiye Cumhuriyeti kuruluncaya kadar.
İmparatorluk döneminde, müspet bilimin, bilim adamlarının (kendini aydın
zanneden birçok kişi din adamlarını da bilim adamlarının içine sokmaya çalışsa
da bu yanlıştır) teşvik edildiği, perspektiften yoksun, insan yaratıcılığını
körelten minyatür ve tezhip sanatından başka güzel sanatlara destek sağladığı,
çoğunluğu birbirine benzeyen cami, ordunun geçmesi için köprü ve ticaretten
vergi alınabilmesi için kervansaraydan, çocuklarının, paşalarının ve
gözdelerinin oturması için yapılan köşklerden başka yapı sanatına da destek
verdiği görülmemiştir.
BU ÜLKE OSMANLI'YA KADAR BİR HEYKEL BAHÇESİYDİ
Bunları yazdığım için at gözlüğünü bir türlü atamayan birçok kişi bana
kızacaktır biliyorum. Ancak gerçeği görmek için dünyayı gezmeniz de gerekmez.
Güney sahillerini, Ege sahillerini boydan boya, hatta Osmanlının Payitahtı
İstanbul’u gezmeniz yeterli. Bu ülke Osmanlılara kadar bir heykel bahçesiydi,
kütüphaneleri, tiyatroları, amfileri, su kemerleri, yağlı boya resimleri,
freskleri, mozaikleri, şehircilik tasarımları ile dünya sanat ve edebiyat tarihinin
başköşesine oturmuştu. Bugün onlarca milyar dolar kazandığımız turizm bile ya
doğal kaynaklarımızı (deniz, jeolojik oluşum, yayla ve dağları) kullandırmadan
ya da bu insanların bize bıraktıkları (çoğunu da koruyamadık, tahrip olmasına
göz yumduk, birilerine hediye ettik vs) arkeolojik eserleri pazarlamayla elde
ediliyor. Heykelin ve resmin yasaklandığı bir ülkeden ne olursa o oldu…
SİNSİ SİNSİ ELEĞİN GÖZÜNDEN SIZDILAR...
Kaynağını üretken kuşaklar yetiştirmeyen her toplum en sonunda ya yok olur
ya da başkalarının kölesi olur. Türkiye 1946’lı yıllara kadar uygar ülkelerin
eleğini kullanarak yaratıcı, dünyayla barışık, temel bilimlere yatkın, sanatı
ve edebiyatı ötelemeyen, çağın modern kurumlarına sahip nesiller yetiştirmeyle
işe başlamıştı; 1950 yıllarından sonra zor şer direğe astığımız daha önceki
toplumun eleğini tekrar indirip, insanları, batının aydınlanma çağında
bıraktığı yöntemlerle (Ortaçağ yöntemleriyle) tekrar yönlendirmeye ve seçmeye
başladık. Fiziki olarak bazı ilerlemeler görülse de zihinsel geriye göç
başlatılmıştı. İkinci bir Yavuz Sultan döneminin kapısı açılmıştı. Aynen yabani
ot tohumları gibi birden bire uygun ortam bulamadılar; doğal olarak kendilerini
gösteremediler; yavaş yavaş (sinsi sinsi) eleğin gözlerinden sızdılar; 1980
çimlenme zamanıydı; darbe onlara bu ortamı yeterince sağlamış; hatta bu
öğretinin kökleşmesi için Anayasayla eğitimin zorunlu parçası bile olmuşlardı.
İnsanın atılım yapabilmesi için iki şeyi doğru kullanması gerekir. Birincisi
zamanı, ikincisi kaynakları. Bu coğrafyanın insanı, inançlarımı yerine
getiriyorum diye zamanını ve kaynaklarını önemli ölçüde tüketiyor. Bir
saniyenin ve bir sentinin hesabını yapan rakiplerinizle bu durumda nasıl aynı
hizaya geleceksiniz. Bunlar yetmezmiş gibi son zamanlarda çocuklarımızı da
ilkokuldan başlayarak bu elekten etkin olarak geçirebilmek için gerekli yasal
düzenlemeleri yaptık, hızla açılan bu öğretinin yaygınlaşmasına yönelik yeni
okullarla alt yapıyı da büyük ölçüde tamamladık.
ACI SONUCU ÇOK DEĞİL ON YIL SONRA GÖRECEKSİNİZ
Demokratik açılım diye çağlar ötesinin giysilerini yeni bir kreasyon ile
simgeleştirerek olmaması gereken yerlere sokmayı sosyal atılım olarak
gösterdik. Bu simgelerle, bu örtülerle bir yere giden, saygın bir ülke
göstermek olanak dışı olmamasına karşın, bunu çağdaş bir görüşün ürünü olarak
sunduk; halkımızı da inandırdık. Zaman zaman kendimden kuşku duyuyorum; acaba
benim diğer insanlardan farkım mı var; acaba ben dört gözlü müyüm diye? Her gün
görsel basında kan gölüne dönen ülkelerin, fakirlikten inleyen coğrafyaların,
canı pahasına başka ülkelere sığınmaya çalışan insanların doğdukları ve
yaşadıkları sokaklara bakıyorum, bizim çağdaş demokrasinin örtüsü diye ısrarla
takılmasını güvenceye almaya çalıştığımız örtülü insanlarla dolu. Aksini
gösteren tek bir örnek yok. Bu, basit bir rastlantı mı? Aslında, bu örtüyü her
yerde giyilebilmesini savunanların söylediği gibi, bu simge, bir
politikacımızın mecliste
parti rozetleri taşınıyorsa simge olarak
türban niye taşınmasın biçimindeki anlamsız örneğinin ötesinde çok
önemli bir şeyi de simgelemektedir: Bir düşünme tarzının, bir dünya görüşünün,
evreni algılama biçiminin farklılığını ortaya gösteren bir simge olmuştur.
Dünyaya yukarıdan baktığımızda, gericiliğin, akıl dışılığın, geri kalmışlığın,
çatışmanın, uzlaşma kültürü yoksunluğunun, ahlaksızlığın, rüşvetin, cehaletin,
dünya bilimine ve kültürüne bir şey koyamamanın simgesi olmuştur. Bir defa
olsun doğru düşünmeyi deneyelim: Yukarıdaki tablolara eşlik eden örtü biçimi,
dünyada nasıl bir izlenim yaratıyor? Bu kadar farklı coğrafyada ve nitelikleri
bu kadar farklı olan ülkelerde bu örtü biçimiyle bu çağdışı davranışların bir
arada bulunması gerçekten bir rastlantı mı? En az bir defa bu soruyu kendinize
sorun. Bu örtüyü bu bakış açısından her yerde yaygınlaştırmaya çalışan
zihniyetinin gerçekten bu ülkeye hizmet ettiğini mi düşünüyorsunuz? Ne olur
bana bunun tersi olan bir örnek gösterin. Her ne kadar hepsi bacımız hepsi
kardeşimiz deniyorsa da, çok yakında bu örtünün nasıl bir elek görevi yaptığını
hep birlikte göreceğiz. Eğer aklımızı başımıza almaz isek, bir şeyleri
irademizle ve çabalarımızla değiştiremezsek, eleğin ürünlerini çok değil birkaç
10 yıl sonra acı bir şekilde göreceksiniz…
BİNBİR HİLE VE DÜZENBAZLIKLA SON ELEME DE GERÇEKLEŞTİRİLDİ
Adı ister açılım olsun ister demokratikleşme olsun, Atatürk ve
arkadaşlarının kurdukları bu bilim, sanat, uygarlık tarlasını, gericiler,
ırkçılar, bölücüler, cumhuriyet düşmanları, kendine ikinci Osmanlılar diyenler
istila etmeye başladılar. Aslında NATO, Avrupa Birliği, özellikle
yöneticilerimizin seçilmeden önce ve sonra sırtını sıvazladıkları stratejik
ortağımız (ABD), çoktan ayrık otu gibi, Atatürkçü, Kemalist ya da aydın geçinen
insanlarımızın nemelazımcılığından, duyarsızlığından, beceriksizliğinden dolayı
gizli gizli kanser hücresi gibi her kuruma sızmıştı. 1950 yıllarından bu yana
bu ülkenin geleceğindeki zorlukları, tehlikeleri ve tuzakları gören çok sayıda
insan bu sefer emperyalist akımın eleği ile önceleri komünist diye ve solcu
diye hatta dinci ve tutucu olmasına karşın milli görüşle bu egemen güçlere
karşı çıkanlar ayıklandı; daha sonra da demokrasiye darbe adı altında bin bir
tuzak, düzenbazlık ve desise ile çeşitli adlar takılarak son eleme de
gerçekleştirildi. Hepsinde de yansız yargı (!) yolu kullanıldı.
Yabani otları bir gün koparmaya kalkıştığınızda, bünyenizi ağ gibi saran bu
ayrık otlarıyla karşılaşacaksınız. İşimiz zor, galiba bir
daha Nutku okumamız gerekecek…"
Prof. Dr. Ali Demirsoy (Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi
Biyoloji Bölümü Emekli Öğretim Üyesi)
Odatv.com
*Bin Yıllık Kavga-Merdan Yanardağ, Yurt Gazetesi