müslüman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müslüman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mart 2019 Çarşamba

KADIN VE KIZLARDA SÜNNET

KADIN VE KIZLARDA SÜNNET
'KADIN SÜNNETİ'NE KARŞI SIFIR TOLERANS GÜNÜ: 'KADIN SÜNNETİ' NEDİR, HANGİ ÜLKELERDE YAYGIN, NEDEN DURDURULAMIYOR?
Birleşmiş Milletler'in (BM) tahminlerine göre dünyada her 20 kız çocuğu ve kadından biri farklı yöntemlerle sünnet ediliyor. Günümüzde dünyada sünnet edilmiş 200 milyona yakın kadın yaşıyor.
BM, 6 Şubat Kadın Sünnetine Karşı Sıfır Tolerans Günü'nde bu uygulamaya son verilmesi çağrısı yapıyor.
Kadın üreme organlarının "sakatlanması" (Female genital mutilation- FGM) olarak da bilinen bu işlemle, ya bebekken ya da ileri yaşlarda kadınların üreme organları kesiliyor, çıkarılıyor veya anatomileri değiştiriliyor.
Kadın sünnetinin hem fiziksel hem de zihinsel sağlık üzerinde kalıcı etkileri var.
Kenya'nın Isiolo bölgesinde yaşayan Borana Kabilesi'nden Bishara Sheikh Hamo, 11 yaşındayken sünnet edilmiş. "Büyükannem saf ve temiz olmak için her kızın 
bunu yapması gerektiğini söylüyordu" diyor.
Ancak Bishara'ya hayatı boyunca idrara çıkma sorunları, tekrarlayan enfeksiyonlar ve adet düzensizliği gibi etkilerinden, zamanı geldiğinde de ancak sezaryenle doğum yapabileceğinden bahsedilmemiş.
Bugün ise kadın sünnetiyle mücadele eden bir aktivist.

KADIN SÜNNETİ NE DEMEK?
Kamuoyunda "kadın sünneti" olarak da bilinen bu uygulama, kasten kadınların dış genital bölgesinin, klitoris ve vajina dudaklarının kesilmesi ya da çıkarılması demek.
Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) tabiriyle, "tıbbi olmayan nedenlerle kadınların üreme organlarını yaralayan her türlü prosedür" bu kategoriye giriyor.
Ancak kadınlar çoğunlukla rızaları olmadan sünnet ediliyor ya da bunu yapmaya zorlanıyor.
Kadınların kendilerine olan bakışını zedeleyerek psikolojilerini etkileyen bu işlem, başkalarıyla ilişkilerini de olumsuz yönde etkiliyor.
diğer kız çocuğuyla beraber sünnet edildiğini söyleyen Bishara, gözlerini ve ellerini bağladıktan sonra bacaklarımı iki yana açtırıp, labyasını (vajinanın dudak kısımları) kestiklerini söylüyor.
"Birkaç dakika sonra keskin bir ağrı hissettim. Bağırdım çağırdım ama beni duyacak kimse yoktu. Kalkmaya çalıştım ama biri bacaklarımdan tuttu. Olabilecek en ağır tıbbi müdahalelerden biri olduğu gibi, hiç hijyenik değildi. Oradaki tüm kızlarda da aynı kesici aleti kullandılar."
Ağrı kesici olarak kullandıkları, geleneksel bir bitkisel kürden ibaretti:
"Bacaklarımı keçi gibi bağlayıp üzerime sürdüler. 'Sıradaki, sıradaki' diye bağırıp, diğer kızları da sünnet ettiler."
Kadın sünneti pek çok ülkede yasak olsa da, Afrika, Asya ve Orta Doğu'da düzenli olarak yapılan bir işlem.
Bu ülkelerden dünyanın başka yerlerine göç eden gruplar arasında da yaygın.
Mısırlı blogger ve film yapımcısı Omnia Ibrahim da sünnet edilen kadınlardan biri. "Buz kübüne dönüyorsun. Hiçbir şey hissetmiyor, kimseyi sevemiyor, arzu duyamıyorsun" diyor.
Ibrahim, "insan bedeni seks demektir ve seks günahtır" öğretisiyle büyüdüğünü söylüyor:
"Aklım, bedenimi üzerindeki bir lanet gibi görmeye başlamıştı. Cinsel yönelimim konusunda kafam karışıktı. Korkmam gerektiğini söyledikleri için mi seksten nefret ediyordum, yoksa canım mı istemiyordu?"

KADIN SÜNNETİNİN 4 TÜRÜ
1. KLİTORİDEKTOMİ: Hassas klitoris bölgesi ve etrafındaki derinin tamamı ya da bir kısmının çıkarılması.

2. EKSİZYON: Klitorisin bir kısmı ya da tamamı ile labya minora yani vajinadaki iç dudakların çıkarılması.

3.İNFİBÜLASYON: Hem iç dudak hem de vajiyı çevreleyen dış dudakların kesilmesi, yapılarının değiştirilmesi.
Bu işlemde çoğu zaman dudaklar, idrar ve kan akmasına yetecek kadar bir aralık bırakılarak birbirine dikilir.
Bu uygulama ağrılı olduğu gibi enfeksiyon riski de barındırıyor.

Vajina ve idrar yolu arasında bırakılan bu aralık bazen o kadar küçük oluyor ki bu kadınların doğum yapabilmek, cinsel ilişkiye girebilmek için o dikişi kesmesi gerekebiliyor. Bu durum, doğumlarda hem bebek için hem de anne için risk yaratıyor.

4.KLİTORİS YA DA GENİTAL BÖLGENİN DELİNMESİ, KAZINMASI VE OYULMASI GİBİ ZARARLI İŞLEMLERİN TAMAMI.
 Kadın sünneti, bekareti korumak için bir yöntem olarak da görülebiliyor. Bazıları kadının sünnet olarak erkekte cinsel arzuyu artıracağını, daha "evlenilesi" olacağını iddia ediyor.
Bazı kültürlerde yetişkinliğe geçiş ritüeli olarak görülen bu uygulama, evliliklerden önce de bir ön gereksinim olarak niteleniyor. Bazılarında ise sünnet olmayan kadınlar "sağlıksız, pis ya da değersiz" olarak görülebiliyor.
Uluslararası toplum bu müdahaleyi bir tür "kadına yönelik şiddet" ve "insan hakları ihlali" olarak, kız çocuklarının sünnet edilmesini de "çocuk istismarı" olarak niteliyor.

HANGİ ÜLKELERDE GÖRÜLÜYOR?
Unicef'in raporuna göre Afrika ve Orta Doğu'da 29 ülkede bu işlem yaygın.
Oysa bu ülkelerden 24'ünde kadın sünneti yasaklayan bazı yasalar ya da düzenlemeler mevcut.
Kadın sünnetinin yasadışı olduğu İngiltere'de dahi birçok bebek ve yenidoğan giderek daha fazla bu uygulamaya maruz kalıyor.
Bu konu, yaygın görüldüğü coğrafyalarda ise kadınlar için bir tabu.
Kadınlar çoğunlukla çevresinden gelecek tepkilerden korkarak sünneti tartışamıyor bile.
https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-47137898?ocid=socialflow_twitter


KADIN VE KIZLARDA SÜNNET
Dünya sağlık örgütüne göre dört türü bulunmaktadır:
Tip I: Prepusla birlikte klitorisin bir kısmının veya tamamının kesilmesi.
Tip II: Klitoris, prepus ve çevredeki küçük (Labia minör) ve bir kısım büyük dudakların (Labia majör) kesilmesi.
Tip III: Klitoris ve prepus ile birlikte küçük ve büyük dudakların neredeyse tümüyle kesilmesi, açık yaranın dış çeperlerinin biraraya getirilerek yaranın tümüyle dikilmesi, sadece idrar ve aybaşı kanamasının akabileceği ve ancak küçük parmak genişliğinde olan bir açıklık bırakılması.
Tip IV: Diğer genital tahripler: Sembolik olarak klitorisi veya dudakları çizmek; klitorisi dağlamak; vaginayı genişletecek şekilde kesmek veya bazı ilaçlarla daraltmak.
Notlar DSÖ'ye göre kadın genitali kesimlerinin %85i Tip I ve Tip II, % 15'i ise Tip III'e dahildir. Tip III genelde Doğu Afrika'da uygulanmaktadır.
Tip III, cinsel organın dış kısmının tümüyle alındığı kemiğe inme veya Firavun sünnetidir. Mısır firavunu Pharaoh dan dolayı Firavun Sünnetiolarak adlandırılır. Antik Mısır mumyalarında bu tür genital kesimlere rastlanmıştır.

COĞRAFİ ALAN
Klitoris kesimi Afrika'nın büyük kısmında uygulanmaktaysa da türleri ve yaygınlığı bölgelere göre farklılıklar göstermektedir. En yüksek oranda uygulandığı Somali Cibuti, Eritre gibi ülkeler Tip I ve II türü kesimin yaygın olduğu yerlerdir.
Afrika dışında sınırlı olsa da Batı Asya'da Suriye  Irak ve İran'da rastlanmaktadır. Güneydoğu Asya ülkelerinden Hindistan, Endenozya ve Malezya'da ise ritüel amaçlı, genitali çizerek kan akıtma şeklinde, uygulanmasına rastlanabilmektedir.

TEPKİLER
Birleşmiş Milletler, Dünya Sağlık Teşkilatı, Uluslararası Af Örgütü ve çeşitli dünya devletleri, "jenital sakatlama" olarak adlandırdıkları klitoris kesimini, kadının kendisi ve doğacak çocuklarının sağlığı açısından son derece sakıncalı görmekte ve uygulamayı sona erdirmeye çalışmaktadırlar. Jenital bütünlük savunucuları ise kadın ve erkek sünneti arasında ayrım yapılmasına tepki göstermekte ve her iki uygulamayla birden mücadele edilmesini istemektedirler.

DİNLERDE KLİTORİS KESİMİ
Klitoris kesimi özellikle orta Afrika'da olmak üzere çeşitli din mensuplarınca uygulanabilmektedir.

AFRİKA KABİLE DİNLERİ
Klitoris kesimi özellikle orta Afrika kabile toplumlarınca yapılan bir uygulamadır. Afrika geleneklerine göre klitoris kesimi kadının temizliği ve saf bir anne olabilmesi için gereklidir. Klitoris kesimi yapılmamış kadınların evlenmesini doğru karşılamazlar. Bazı kabileler ise çocugun doğum sırasında kesilmemiş klitorise değmesi durumunda öleceğine inanırlar.
YAHUDİLİK
Etiyopya Yahudi Topluluğu (Beta Israel) tarafından dini olmayan bir törenle uygulanmaktadır. Ancak kesimin Yahudi bir kadın tarafından yapılması şartı vardır

İSLAM
Kadın sünneti, İslam dininin dîni bir vecibesi değildir. Birçok insanın bu olayı İslam ile ilişkilendirdiği, ama yapılan araştırmalar sonucu ortaya çıkan gerçeğin ; kadın sünnetinin herhangi bir din tarafından desteklenmediği, buna rağmen " birçok dîni lider tarafından insanların bu işleme mahkum edildiği, dolayısıyla uygulamanın dîni engelleri geçtiği " anlatılmakta ve uygulamanın; Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi inancına sahip topluluklarda olabildiği belirtilmektedir.
Bu inançların hiçbirisinin kadın genital uzvunun kesilmesini desteklemediği hatta gerçekte; İslam Şeriatının, çocukları ve onların haklarını koruduğu vurgulanmaktadır. Kadın sünneti uygulaması yapılan ülkelerden: Etiyopya, Fildişi Sahili, Senegal, Kenya, Benin ve Gana'da yaşayan Müslüman nüfus gruplarının, Hıristiyan gruplara nazaran daha fazla kadın sünneti uygulama olasılığının yüksek olduğu; Nijerya, Tanzanya, ve Nijer'de ise, uygulama yaygınlığının Hıristiyan gruplar arasında daha çok olduğu ifadesi yer almaktadır
Bu ifadeler kadın sağlığı üzerine yapılmış ciddi araştırma sonuçları üzerine düzenlenen yayınlarda yer almaktadır
Bazı Afrika müslüman toplumlarında kadın genital uzvunda kesim yapılması (kadın sünneti) olayı, bazı araştırmacılar tarafından daha çok " Afrika gelenekleri " kaynaklı olduğu şeklinde açıklanır.
İslâm'da kadın genital uzvunun kesilmesinin yeri hakkında âlimler arasında bir görüş birliği yoktur. Ancak, islama aykırı olmadığını iddia edenler tarafından temel dayanak olarakEbu Davud'da yer alan bir hadis gösterilmektedir. Ebu Davud kitabında bu hadisin rivayet zincirinde kopukluklar olduğunu ve zayıf olduğunu da belirtmiştir. "Dünya Müslüman Ulemalar Birliği" genel sekreteri ve El Ezher Üniversitesi üyesi Dr. Muhammad Salim al-Awwa klitoris kesiminin islam da yeri olmadığını iddia eder ve zayıf bir hadise dayanarak hüküm verilmesini rededer.

KADIN SÜNNETİ NEDİR?
2 bin 500 yıl kadar önce Mısır'da başladığı tahmin edilen sonraları Yeni Gine, Mısır, Etiyopya olmak üzere Afrika'daki birçok ülkede yaşayan Müslüman topluluklarda ve Avusturya Aborjinleri'nde yaygın hale gelen bir gelenek.
2 bin 500 yıl kadar önce Mısır'da başladığı tahmin edilen sonraları Yeni Gine, Mısır, Etiyopya olmak üzere Afrika'daki birçok ülkede yaşayan Müslüman topluluklarda ve Avusturalya Aborjinleri'nde yaygın hale gelen bir gelenek.
Bu geleneğe göre kadınların vajinasının dudakları kesilip atılır.
Anestezi kullanılmadan, uyuşturmadan, açık jiletle gerçekleştirilen bu işlem kan kaybından ölümlere bile neden olmaktadır.
Sünnet işlemi sırasında ülkeler farklı kesici aletler kullanmaktadır. Avustrulya Aborjinleri ise birden fazla farklı alet kullanarak klitoris kesimini gerçekleştirir.
1: Prepusla birlikte klitorisin bir kısmının veya tamamının kesilmesi.işlemi sırasında ülkeler farklı kesici aletler kullanmaktadır.
Avustrulya Aborjinleri ise birden fazla farklı alet kullanarak klitoris kesimini gerçekleştirir.
2: Klitoris, prepus ve çevredeki küçük (Labia minör) ve bir kısım büyük dudakların (Labia majör) kesilmesi.
3: Klitoris ve prepus ile birlikte küçük ve büyük dudakların neredeyse tümüyle kesilmesi, açık yaranın dış çeperlerinin bir araya getirilerek yaranın tümüyle dikilmesi, sadece idrar ve aybaşı kanamasının akabileceği ve ancak küçük parmak genişliğinde olan bir açıklık bırakılması.
4: Diğer genital tahripler: Sembolik olarak klitorisi veya dudakları çizmek; klitorisi dağlamak; vaginayı genişletecek şekilde kesmek veya bazı ilaçlarla daraltmak.
Kız çocukları genellikle 14 yaşına kadar sünnet ediliyorlar ancak, evlenmeden önce veya hamile kadınlarda doğumdan önce sünnete de rastlanabiliyor.
Bu eylemin amacının, kadınların haz için değil sadece üreme için cinsel ilişkiye girmesine olanak sağlayıp, cinsel özgürlüğünü ortadan kaldırmak olduğu biliniyor.
Geleneksel olarak yaşlı kadınların yaptığı sünnet günümüzde ebeler, hemşireler ve hatta doktorlar tarafından da yapılabiliyor.
BM verilerine göre, her yıl yaklaşık 2 milyon kız çocuğu, sünnet nedeniyle hayatını kaybetme tehlikesi yaşıyor.
UNICEF tarafından yapılan en son tahminlerde, 29 ülkede en az 120 milyon kız çocuğunun ve kadının kadın sünnetine maruz kaldığı, 15 yaşından küçük 30 milyon kız çocuğunun halen risk altında olduğu belirtiliyor.
2 bin 500 yıl kadar önce Mısır'da başladığı tahmin edilen sonraları Yeni Gine, Mısır, Etiyopya olmak üzere Afrika'daki birçok ülkede yaşayan Müslüman topluluklarda ve Avusturya Aborjinleri'nde yaygın hale gelen bir gelenek.
kaynak;viki pedia




29 Eylül 2017 Cuma

CEM ERKANI, MİRAÇ OLAYI VE KIRKLAR CEMİ



CEM ERKANI, MİRAÇ OLAYI VE KIRKLAR CEMİ
CEM ERKÂNI
Cem kelimesi Arapça (>?@) fiil kökünden gelip isim olarak toplanma, bir araya gelme anlamına gelir. Buyruklarda cem erkânı, kelime olarak cem(107), ayn-ı cem, (108) cem’iyyet, (109) ayn-ı cem cem’iyyeti (110) ve meydan (111) seklinde ifadelerle anlatılmaktadır.
Cemle ilgili Kuseyri’den cem ve fark açıklamasından sonra Gölpınarlı, Mevlevilerde aynu’l-cem’ vahdet nes’esiyle ve cezbeyle askla ihvanın tam bir birlik hâlinde toplanıp semâ’ ve sefâ ile dem sürmesi anlamına kullanılır. Bu terim halk dilinde ayn-i cem seklinde söylenir.(112) Gölpınarlı Buyruklarında cem, taliplerin bir araya gelip evliya erkânını icra etmesi olarak tanımlanmıstır.(113) Cemin icra edileceği yerin adı meydandır.(114) Bazı Buyruklarda, cemin kaynağı olarak İslam’ın ortaya çıktığı ilk yıllar gösterilir. Müslümanların çoğalmasıyla yol, erkân ve irşat yürütülecek bir yere ihtiyaç duyulduğu ve bunun üzerine Hz. Peygamber’in emriyle uygun bir evin bu is için hazırlandığı anlatılır.(115)

MİRAÇ OLAYI VE KIRKLAR CEMİ
Alevilikte Kırklar cemi denince akla, Hz. Muhammed’in Miraç’ta ya da Miraç sonrası Hz. Ali’nin sırrına ermesi ve kırklarla tanışması gelir.

ŞEYH SAFİ BUYRUĞUNDA KIRKLAR  
Şeyh Safi Buyruklarında kırklar meselesi hadimlik baslığı altında söyle anlatılır: Hz. Peygamber günlerden bir gün suffe-i safanın kapısına gider kapıyı çalar. _çeride sohbet etmekte olan kırklar, “kimsin?” diye sorunca, o da, “ben peygamberim, kapıyı açın içeri gireyim, siz erenler ile dem didar göreyim,” der. Kırklar, “bizim aramıza peygamber sığmaz, git peygamberliğini ümmetine yap,” deyince Hz. Peygamber, hemen geri döner. Bunun üzerine Hak Teâlâ’dan “geri dön” nidası gelir ve tekrar kapıya varır. Aynı durum tekrarlanır, yine Hak’tan dön nidası gelince üçüncü defa kapıyı çalar. Kim o denince, “seyyidu’l-kavm hâdimu’l-fukarâyım”(116) diye cevap verir. Kırklar, “merhaba merhaba, ehlen ve sehlen hoş geldin, gelmekligin mübarek olsun,” derler. Hz. Peygamber “ya mufettiha’l-ebvâb iftah lena hayra’l-bâb”(117) bismillah diyerek sağ ayağıyla içeri girer ve içeride otuz dokuz sahabenin olduğunu görür. İçlerinden Selman-ı Farisi dışarıda parsaya gitmiştir. İçlerinde Hz. Ali’nin de bulunduğu kırklar, Hz. Muhammed’i gördüklerinde ayağa kalkarlar ve yer gösterirler. Hz. Muhammed, Hz. Ali’nin yanına oturur fakat o zaman yanındakinin Ali olduğunu bilmemektedir. “Siz kimsiniz, size kim derler?” diye sorar. “Biz kırklarız, bize cehelten derler, cümlemizin gönlü birdir, birimiz neyse hepimiz oyuz,” derler. Hz. Muhammed, “Nasıl?” diye sorunca, “birimizden kan aksa, cümlemizden kan akar” derler ve Hz. Ali koluna neşter vurarak kanatınca hepsinden kan gelir hatta dışarıda bulunan Selman’ın kanı bile içeri akar. Hz. Ali kolunu bağlayınca hepsinin kanaması da durur. Bu arada Selman-ı Farisi parsadan bir üzüm/engür tanesiyle gelir. Kırklar, “Ey fakirlerin hizmetçisi (hâdimu’l-fukarâ)! Bu üzüm tanesini aramızda paylaştır” derler. Hz.
Peygamber bir üzüm tanesini kırk kişiye nasıl paylaştıracağını düşünürken Cebrail, Allah’ın emriyle cennetten nurlu bir tabak getirir ve onun önüne koyarak “şerbet eyle ya Muhammed!” der.
Peygamberin bölüşümü nasıl yapacağını merak eden kırklar da birden ortaya çıkan nurdan tabağın farkına varırlar. Hz. Muhammed, tabağın içine su koyarak “sakku’l-kamer” parmaklarıyla üzüm tanesini de ezerek tabağa kor ve böylece kırklara üzümü şerbet olarak sunar. Şerbetten içen kırkların tamamı mest u elest olarak kendilerine degisik bir hal gelir ve oturdukları yerden kalkıp bir kere “Ya Allah!” deyip sema’a dururlar. Kırkların sema’ına Hz. Peygamber de katılır, sema’ ederken imamesi yere düşer, yere düsen imameyi kırklar, kırk parçaya bölüp bellerine tennure olarak bağlarlar.(118)

İMAM CAFER BUYRUĞUNDA KIRKLAR
İmam Cafer Buyruğunda Hz. Muhammed’in Kırklarla tanışması, bazı farklılıklar olmakla birlikte Şeyh Safi Buyruklarıyla paralel, ancak sade bir şekilde betimlenmiştir. Bu farklar şunlardır: Hz. Peygamber Miraç’a gidince yolda bir aslan görmüş, yüzüğünü/hatemini aslanın ağzına vererek Sidretu’l-Munteha’ya ulaşıp dosta vasıl olmuştur. Orada doksan bin kelam söylemiş; otuz bini şeriat olmuş, altmış bini Ali’de sır olmuştur. Hz. Muhammed, Miraç’tan gelirken Mina’da bir kubbe görmüş orada kırklarla tanışmıştır. Parsadan gelen Selman’ın getirdiği üzümü ezip şerbet eylemiş; kırklar içmiş ve cuş etmişler; Peygamber sema’a girmiş basındaki semle düşünce kırk parça olmuş ve Kırklar bunu kuşanmışlardır. Ayrıca Hz. Muhammed, Kırklarla tanıştıktan sonra onlarla sohbet etmiştir. Sohbette; onların pirlerinin Sah-ı Merdan Ali, rehberlerinin Cebrail (a.s.) olduğunu öğrenmiştir.(119) Ayrıca bazı Buyruklarda Hz. Peygamber’in kapıdan içeri girdiğinde gördüğü otuz dokuz kişiden yirmi ikisinin erkek, on yedisinin kadın olduğu bilgisi yer almaktadır.(120)

KAYNAKLAR
________________________________
106 Risale-i Şeyh Safi, vr.46b.
107 Gölpınarlı 199, vr.130a.
108 Risale-i Şeyh Safi, vr.24a, 41a; Gölpınarlı 199, vr.131b, 137a.
109 Risale-i Şeyh Safi, vr.49b; Gölpınarlı 199, vr.129b.
110 Risale-i Şeyh Safi, vr.29a.
111 Gölpınarlı 199, vr.130b, 131a, 131b, 132b.
112 Gölpınarlı, Mevlevî Âdâb ve Erkânı, s.9.
113 Gölpınarlı 199, vr.130a.
114 Gölpınarlı 199, vr.132b.
115 Risâle-i Seyh Safi, vr.49b-50a. Hz. Peygamber (s.a.v.) ilk zamanlar gizlilik içerisinde yürüttügü tebligi sahabeden Erkam b. Erkam’ın evinde yapmıstır. Bu ev İslam tarihinde Dâru’l-Erkâm olarak anılmaktadır.
116 Toplumun efendisi, fukaranın hizmetçisiyim.
117 Ey kapıların açıcısı, bize en iyi kapıyı aç.
118 Gölpınarlı 199, vr.78b-80b; Gökçeler, s.226–232. Bu olay buralarda yeryüzünde olmus gibi anlatılmasına ragmen bu Buyruklarda baska bir yerde Hz.Ali için; “İmdi yedi kat gökleri seyran eyleyen ve Mirac’da Muhammed’e karsı gelen ve yeryüzünde Tanrı’nın Arslanı olan ve erenlerin mürsidi ve kırkların piri Hazret-i Ali…” ifadeleri de kullanılmıstır. Örnek için bkz. Gölpınarlı 199, vr.146a.
119 Aytekin, s.7–9; Hafik _mam Cafer, vr.208a-208b.
120 Aytekin-Maras, s.155–159; Bozkurt, s.7–11.


DUAZ-I İMAM -DERTLİ DİVANİ & MİRAÇLAMA + SEMAH + TEVHİD
MİRAÇ

Miraç okudu Cebrail
Muhammed Mustafa mah’i
Hak emrine oldu kail
Eyledi bir azm-i rah’i

Gaipten yandı bir çırak
Çünkü yakın oldu ırak
Cebrail getirdi Burak
Bindi ol Habib-ullahi

Burak kadem bastı arşe
Erişti fevk ile ferşe
Hak kadirdir cümle işe
Eyledi bir gez-nigâhi

Bir nida erişti Hak’tan
Ya Muhammed’im Burak’ta
Göz kamaşır şerer-nâk’tan
Müminlerin kıblegahı

Yolda ırast geldi bir şîr
Ya nedir bu işe tedbir
Hatemiyi ağzına ver
Sundu iki cihan şahı

Çıktı sitr-el müntehaya
Erişti ilanihaya
Kavuştu sırr-ı Hüda’ya
Seyretti Cemalullahı

Orda gördü bir nevcivan
Yüzü şemsi mahi taban
Cemalına oldu hayran
Nazar kıldı âl-Allah’i

Sordu doksan bin kelamı
Hak ile nik-ü namı
Bir dem eyledi âramı
Bu ne sırdır ya ilahi

Gaipten geldi yeşil el
Verdi sib, şir, engûr,asel
O demde gördü bir mahfel
Selmanı şey’en lillahi

Ayak üstü kalktı server
(Canlar ayağa kalkar)
Oldu gönlü gözü enver
Sır ile oldu münevver
Dedi bu hikmet ilahi

Oldu miracın mübarek
Hak kıldı Kur’an tebarek
Şanına levlâk-e levlâk
Padişahlar padişahı

Vardı kırkların cemine
Oturdu Hak makamına
(Canlar oturur)
Hü dedi gerçek demine
Dem-be-dem Resulullahi

Buyurdu ol nur-u vahid
Size armağan bu tevhid
Cümlesi de oldu sacid
Zikretti kelamullahı

Kırklar bir şerbet içtiler
Can ile baştan geçtiler
Cezbe-i aşka düştüler
Ettiler kırklar semahı

Gözleri kurretü’l ayn
Ali bin Hasan Hüseyin
İmam-ı Zeynel Abidin
Güruh-u Naci güvahi

İmam Bakır İmam Cafer
Kazım Musa Rıza Server
Şah Taki ba Naki Asker

Muhammed Mehdi penahı

Ata bahş eyledi lütfundan
Dûr eyleme rahmetinden
Mahrum koyma şefkatinden
Geda Feyzi pür günahi


Tevhid
Allah allah illallah
La ilahe illallah
Ali mürşit güzel şah
Şahım eyvallah eyvallah
La ilahe illallah

Hak Muhammed Ali dostum
Kerem kılmağ size geldim
Hariciler Mansur’u astı
Nesimi’yi yüzegeldi
Fatma firkate düştü
Cennet kapısın açtı
İmam Hasan zehir içti
Münafıktan ceza geldi

Allah Allah illallah
Hak la ilahe illallah
Ali mürşit güzel şahım
Cemalullah Resulullah
La ilahe illallah

Şimir melun karşı geldi (dost dost dost kurban)
Kerbelalar kanla doldu (pir pir pir kurban)

Şah Hüseyin
şehit oldu
Yezitlerden ceza geldi
Aktı imamların kanı

İmam Zeynel mürvet-kâni
Ana rahminde zindanı
Levh-i kalem yazageldi

Allah Allah illallah
Hak la ilahe illallah
Ali mürşit güzel şah
Şahım eyvallah eyvallah
La ilahe illallah

Ol münafık yüzü kara(dost dost dost kurban)
Kastetti İmam Bakır’a (pir pir pir kurban)

Emretti İmam Cafer’e
Denizi yutmağa geldi
Didar gözleri gözümde
Sevgisi gitmez özümde
İmam Musayı Kazım’da
İmam Ali Rıza geldi

Allah Allah illallah
Hak la ilahe illallah
Ali mürşit güzel şah
Şahım eyvallah eyvallah
La ilahe illallah

Taki’nin dârına durdum (dost dost dost kurban)
Naki’ye can feda kıldım (pir pir pir kurban)

Özüme de sitem saldım
Can cesetten taze geldi
Hasanü’l-Askeri sensin
Erenlere mührüden kansın
Mehtiyi sahip zamansın
Ali el-Mürteza geldi

Allah Allah illallah
Hak la ilahe illallah
Ali mürşit güzel şahım
Şahım eyvallah eyvallah
La ilahe illallah

Hüseyin’im yare neden
Yaralandık çare neden
Konan göçtü bu haneden
Şimdi sıra bize geldi


23 Nisan 2016 Cumartesi

ATATÜRKÜN : GÖKTEN İNDİĞİ SANILAN KİTAPLAR SÖZÜ



ATATÜRKÜN : GÖKTEN İNDİĞİ SANILAN KİTAPLAR SÖZÜ
BAZI KÖTÜ NİYETLİLER VE ATATÜRK DÜŞMANLARI ATATÜRKÜN BU SÖZLERİNİ DİN DÜŞMANLIĞI OLARAK ALGILARLAR
DOGMA : Değişmeyen demekdir din kitaplarında yazılanlar değişmez ama diğer şeyler değişkendir
Gökten indiği sanılan kitaplar : hiçbir din kitabı gökten inmez.
Kaf Suresi'nin 16. Ayeti şöyledir:
"İnsanı Biz yarattık. Onun için, nefsinin kendisine neler fısıldadığını, neler telkin ettiğini de Biz pek iyi biliriz. Çünkü Biz ona şahdamarından daha yakınız."

Allahı gökte aramakda ayrıca bir şirk dir

O Yalan Çürüdü (Atatürk'ün "Gökten İndiği Sanılan Kitapların Dogmaları" Sözünün Sırrı)

Atatürk'ün 1 Kasım 1937 Meclis Açış Konuşması Nasıl Cımbızlandı

Öncelikle peşinen söyleyeyim ki bu yazıda amacım bazılarının yaptığı gibi elime bir "iman ölçer!" alıp Atatürk'ün imanını ölçmek değildir. Ayrıca bu kimsenin haddine de değildir. Atatürk yapıp ettikleriyle her şeyden önce Türk insanının canını, namusunu, vatanını kurtarmıştır. Bu ona minnet duymak için yeter de artar bile. Benim bu yazıdaki amacım çokça çarpıtılan bir konuyu açıklığa kavuşturmaktır.

Son zamanlarda sözüm ona “Atatürk’ün dinsizliğine” en büyük kanıt olarak onun 1 Kasım 1937 tarihli Meclis açış konuşmasının sonundaki “Gökten indiği sanılan kitapların dogmaları!” sözü gösterilmektedir. Atatürk’ün sürekli istismar edilen ve çokça çarpıtılan bu sözünü açıklamanın zamanı geldi de geçiyor bile:

Öncelikle Atatürk’ün o sözünü –Atatürk’ü dinsiz göstermek isteyenlerin yaptığı gibi cımbızlamadan- öncesiyle sonrasıyla ortaya koyalım. İşte Youtube’da yayınlanan “o videoda” yer almayan bölümleriyle Atatürk’ün 1 Kasım 1937 tarihli Meclis açış konuşmasındaki o kısım:

“Aziz milletvekilleri,
Dünyaca bilinmektedir ki, bizim devlet yönetimimizdeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, yönetimde ve politikada bizi aydınlatıcı ana çizgilerdir. Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların doğmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz.(Alkışlar)
Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurt; bağrından çıktığımız Türk ulusu ve bir de, uluslar tarihinin bin bir acıklı olay ve sıkıntı ile dolu yapraklarından çıkardığımız sonuçlardır.
Elimizdeki programın ruhu, bizi sadece bir kısım vatandaşlarla ilgilenmekten engeller, biz bütün Türk ulusuna hizmet ederiz. Geçen yıl içinde, parti ile hükümet kuruluşunu birleştirmekle vatandaşlar arasında ayrılık tanımadığımızı fiilen göstermiş olduk. (Var ol sesleri) Bu olayın bizim, devlet yönetiminde kabul ettiğimiz, ‘Kuvvet birdir ve o ulusundur’ gerçeğine uygun olduğu ortadadır.(Alkışlar) Gücün tek kaynağı olan Türk Milletinin seçkin vekillerini, büyük mutlulukla, eğilerek selamlarım.(Bravo, yaşa sesleri, şiddetli ve sürekli alkışlar)” (Millet Meclisi Tutanak Dergisi D. V, C. 20, Sa. 3, 1 Kasım 1937).

O Sözler, "CHP Prensiplerinin Hayattan Alındığı" Vurgusunu Güçlendirmek İçin Söylendi

Her şeyden önce Atatürk -tamamını buraya sığdıramayacağım için koymadığım- 1937’deki bu Meclis açış konuşmasında daha önceki Meclis açış konuşmalarında olduğu gibi Türk milletinin yükselmesi, ilerlemesi, refahı, mutluluğu için neler yapılacağını açıklamıştır. Ağır sanayinin kurulmasından, madenlerin işletilmesine, demiryollarından, kültür sanat politikalarına kadar Türk milletinin kalkınmasını sağlayacak birçok farklı alanda yapılanları ve yapılacakları sıralamıştır. Bütün bunları dönemin hükümetinin, CHP’nin yapacağını ifade etmiştir. Daha sonra “Dünyaca bilinmektedir ki, bizim devlet yönetimimizdeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, yönetimde ve politikada bizi aydınlatıcı ana çizgilerdir.” demiş ve bu prensiplerin, yani CHP’nin ilkelerinin (6 ilke) zamana göre değişebilirliğini çok etkili bir şekilde vurgulamak için de “Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların doğmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz” demiştir. Böylece Atatürk CHP’nin prensiplerinin (ilkelerinin) dogma (donmuş, kalıplaşmış, değişmez) olmadığını, bu prensiplerin hayattan alındığı belirtmiştir. Yani Atatürk, “gökten indiği sanılan dogmalar” sözünü kutsal kitapları aşağılamak amacıyla değil, CHP’nin prensiplerinin hayattan alındığını, dolayısıyla dinamik prensipler olduğunu çok güçlü bir şekilde ifade etmek için söylemiştir. Bu söylem tarzı (teşbih/benzetme) Atatürk’ün sıkça başvurduğu yöntemlerden biridir. Atatürk konuşmalarında özellikle öne çıkarmak, altını çizmek istediği noktaları böyle dikkat çekici, sarsıcı benzetmelerle, karşılaştırmalarla belirginleştirmiştir. Burada da CHP’nin prensiplerinin hayattan alındığını, bu prensiplerin değişebilirliğini, zamana uygunluğunu, dinamikliğini vurgulamak için çok radikal bir şekilde bu prensipleri kutsal kitaplardaki hükümlerle karşılaştırmıştır. Ancak Atatürk bu karşılaştırmayı yaparken –hep iddia edildiği gibi- asla dinlere, kutsal kitaplara hakaret etmemiştir. Burada kutsal kitapları yanlış anlayan din bezirganlarına üstü kapalı bir gönderme yapmış, onların kutsal kitap algılarını eleştirmiştir. Bunu ilerde ayrıntılı açıklayacağım.

Atatürk'ün, "Gökten İndiği Sanılan Kitapların Dogmaları" Sözünün Şifresi

Sırayla gidelim:

1. "Gökten indiği sanılan kitapların dogmaları” ifadesi İslam dinine saygısızlık değildir: Açıkça görüldüğü gibi Atatürk burada hangi kitaptan, hangi dinden söz ettiğini belirtmemiştir. İslam dini veya Kuran ifadesini kullanmamıştır. Genel olarak "kitaplar" ifadesini kullanmıştır. Burada İslam dinine ve onun kutsal kitabı Kuran’a bir hakaret söz konusu değildir.

2. “Gökten indiği sanılan kitaplar” ifadesinde ilahi dinlere hakaret yoktur: Şöyle ki: Evet! Burada bir eleştiri vardır, ancak bu eleştiri kutsal kitaplara değil, kitapların "gökten indiği sanrısına" yönelik bir eleştiridir. Çünkü ilahi dinlerin (Tanrısal kaynaklı-kitaplı dinlerin) kutsal kitapları "gökten inmemiştir". Hele hele son İslam dininin “gökten indiğini iddia etmek” abesle iştigal olur. Çünkü Kuran’ın gökten indiğini iddia etmek her şeyden önce Allah’ı gökte sanmak olur ki bu büyük bir yanılgıdır. İslam'da Allah mekan ve zaman üstüdür. Belli ki İslamın Semavi (göksel) din, Kuran’ın Semavi (göksel) kitap olduğu şeklindeki genel kabulden hareket edenler, yüzeysel bir bakışla, Kuran’ın gökten yere indiğini düşünmektedirler. Aslında gökteki bir tanrı inancı Hem İslama inananların hem de ona inanmayanların ortak bilinç altıdır. Oysa ki, İslama göre ne gökte bir tanrı vardır, ne İslam semavi bir dindir, ne de Kuran gökten inen bir kitaptır. Burada “inmek” sözüyle kastedilen “boyutsal” bir durumdur. İslami kaynaklara göre Kuran İslam peygamberi Hz. Muhammed’e vahiy şeklinde “ilham” edilmiştir, indirilmiştir, ama "gökten" indirilmemiştir. Kuran’da geçen “İnme” sözcüğünün Arapçası “Nüzul”dur ki, “Nüzul”(İnme) çok farklı anlamlarda kulanılmıştır, kullanılabilir. Bir kaç örnek vermek gerekirse: Örneğin “Nüzul” sözcüğünün kökü “NZL"dir. Buradan hareketle örneğin, “teNZiLat” indirimdir, ama “gökten indirim değil”, fiyatlarda indirimdir! “NeZLe” “sinüslerdeki akıntının akciğerlere inmesi” olayıdır. Burda "sinüs akıntısının gökten inmesi" değildir kuşkusuz! Hatta birde “inme” vardır, yani “felç”. Bilindiği gibi felç de gökten inmemiştir! Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Aslında bizzat İslam dininin ana kaynağı Kuran’da, Kuran’ın indiği ancak gökten inmediği açıkça ifade edilmiştir. Şöyle ki. Kuran’da (39-Zümer-1)’de “Tenzîlul kitâbi minallâhil azîzil hakîm(hakîmi)”. (نزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ) yani “Bu kitabın indirilişi aziz ve hakim olan Allah’tandır”. Elmalılı Hamdi Yazır başta olmak üzere bütün Kuran tercümelerinde bu ayet burada verdiğim meale yakın bir şekilde çevrilmiştir. Hiçbir tercüme de “gökten indirildi” ifadesi yoktur. Daha doğrusu “gök” “gökyüzü” ifadesi yoktur. Görüldüğü gibi Atatürk çok haklıdır. Gerçekten de kutsal kitapların, özellikle Kuran’ın gökten indirildiği hakikaten de bir “sanrıdır”. Demek ki, asıl dine hakaret “Kuran’ın gökten indirildiğini” sanmaktır. Demek ki neymiş! Atatürk Kuran’a, bugün ona dinsiz damgasını yapıştıranlardan çok daha fazla hakimmiş.

3. “Gökten indiği sanılan kitapların dogmaları” cümlesindeki “dogmalar” ifadesi kutsal kitap sözlerine hakaret değildir: Şöyle ki: bütün sözlüklerde “Dogma” sözcüğü “Kat'i olarak ileri sürülen fikir.” anlamındadır. Sözcük Fransızca “Dogme” sözcüğüne dayanmaktadır. “Dogma” sözcüğü Türk Dil Kurumu’nun “Türkçe Sözlüğü”nde aynen şöyle tanımlanmıştır: “(Fr. Dogme. Yunan. Fel.)Doğruluğu sınanmadan benimsenen, bir öğretinin veya ideolojinin temeli yapılan sav, nas.” (TDK, Türkçe Sözlük, 9. bas. Ankara, 1998, s. 609). Dolayısıyla kutsal kitapların “dogma” olduğunu söylemek gerçeği ifade etmektir. Bilindiği gibi Kuran’daki ilkelerin değişmez, zaman ötesi ilkeler, Fransızca söylersek (dogme) olduğunu bizzat Kuran ifade etmiştir, Müslümanlar da bu ilkeye inanmıştır. Asıl Kuran'ın "dogma" (değişmez) olmadığını söylemek Kuran'a hakarettir! Bu nedenle Atatürk “kitapların dogmaları” derken kutsal kitaplara ve özellikle de Kuran'a hakaret etmemiş, gerçeği ifade etmiştir. Nitekim Atatürk, söz konusu konuşmasında, “Bizim prensiplerimizi dogmalarla bir tutmamalıdır” dedikten sonra, “Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz” demiştir ki, burada da “dogma” sözcüğünün birebir sözlük anlamından, yani “Doğruluğu sınanmadan benimsenen, bir öğretinin veya ideolojinin temeli yapılan sav, nas.” açıklamasından hareket etmiştir. Atatürk, “Bizim prensiplerimiz dogma değildir” derken kendi prensiplerinin doğrudan doğruya yaşamdan alındığını, yani dogmaların aksine “doğruluğunun sınandığını” anlatmak istemiştir. Böylece devletin din kurallarıyla değil hayattan alınan kurallarla yönetileceğini anlatmak istemiştir. Yani laiklik vurgusu yapmıştır.

SONUÇ

“Fakat bu prensipleri (CHP ilkeleri), gökten indiği sanılan kitapların doğmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz.” diyen Atatürk’ün aslında ne demek istediğini özetlersek:

1. Atatürk, bu sözü, CHP ilkelerinin değişebilir, zamana, hayata uygun ilkeler olduğunu daha iyi vurgulamak için “anlam güçlendirici” olarak kullanmıştır. Bu onun yöntemlerindendir.

2. Üstelik kutsal kitaplar, hele İslamın kutsal kitabı Kuran gökten inmemiş, Allah tarafından indirilmiş/ilham edilmiştir. Bu konuda “Zumer Süresi-1”de “Kuran’ın Allah tarafından indirildiği” ifadesi vardır, ancak Kuran’ın “gökten indirildiği” ifadesi, daha doğrusu “gök” ifadesi yoktur. Çünkü zaten İslam göre Allah gökte değildir. “Allah insana şah damarından daha yakındır, Allah her yerdedir.” Allah’ın gökte olduğu inancı eski pagan dönemlere (İslam öncesi zamanlara) ait bir kavramdır. Örneğin, eski Türklerde Tanrı’nın gökte olduğunun düşülmesi ve “Gök-Tanrı” ifadesinin kullanılması gibi. Yani Atatürk haklıdır, kutsal kitaplar, hele Kuran “gökten” inmemiştir. Bunu düşünmek Atatürk'ün dediği gibi "sanmaktır", "sanrıdır".

3.“Kitapların dogmaları” ifadesi de çok doğru bir kullanımdır. Çünkü “dogma” sözcüğü “değişmeyen kurallar” anlamına gelmektedir. Bilindiği gibi Kuran da sonsuza kadar değişmeyen, değişmeyecek bir kitaptır.

4. Atatürk, ölümünden yaklaşık bir yıl kadar önce bu kısa cümleye adeta o büyük DEHASINI saklamış gibidir. Nereden bilebilirdi cahil bırakılmış, dinle kandırılmış gelecek nesillerin onun bu kısa cümlesinde saklı dehayı görmek yerine bu cümleyi anlayamayacağını, hatta çarpıtacağını...

Görüldüğü gibi Atatürk, günümüzün dindar geçinen Atatürk düşmanlarından çok daha fazla İslam dinine ve o dinin kutsal Kitabı Kuran’a hakimdir. Atatürk düşmanları Müslüman Türk insanının algıda seçiciliğine, derin bilinç altına hitap ederek, Atatürk’ün 1937 Meclis konuşmasını cımbızlayıp, o konuşmada geçen bazı ifadelerini -bütün cehaletleriyle- çarpıtarak “Atatürk’ün dinsizliğine kanıt” olarak göstermişlerdir. Ama ne demişler: Yalancının mumum yatsıya kadar yanar. Yatsı vakti beyler!...

Ah Atatürk’ümüz ah! Nelerle uğraşıyoruz! Bıraktığın eserin anlamının ve kıymetinin farkında olmayan cahil “din istismarcıları” senin sözlerini çarpıtıp, sana nasıl iftiralar atıyor! Ah!..
Sinan Meydan Tarihçi yazar




17 Aralık 2014 Çarşamba

KUR’AN DEĞİŞTİRİLDİ Mİ?



KUR’AN DEĞİŞTİRİLDİ Mİ?

Kur’an’ın halife Osman zamanında elden geçirildiği bir gerçektir. Ancak değiştirildiği ispat edilememiştir. Çünkü yakıldığı söylenen önceki yazımlar bilinmediği için karşılaştırma yapılamamaktadır. Buna rağmen “Kur’an tahrif edilmemiştir” diyebilmek için bundan emin olmak gerekir. Halbuki tahrif edildiği ispatlanamamış olsa da kuvvetle muhtemel. Çünkü orijinal Kur’an’ın yok edilmesi bunu gösteriyor. Ayrıca Yemen’de bulunan San’a Kur’an’ının incelemesinin kesin sonuçlarını görmek gerekiyor. Bugüne kadar yapılan incelemelerde San’a mushafının ayetleri üzerinde oynandığı,  sayfalarda siliklere ve karalamalara rastlandığı, bazı ayetlerin 1925’de hazırlanmış ve bugün müslümanların sahip olduğu Kahire yazımı Kur’an’dan farklılık gösterdiği belirtiliyor. Henüz ciddi anlamda bir tahrifat kanıtlanmamış olsa dahi, dönem dönem Kur’an’la oynandığı bir gerçek. Yani, bir harfinin bile değişmediği iddiası kesinlikle doğru değil.

1. DÖNEM: İlk toplanma dönemi ki Tevbe süresinin son iki ayeti ile ilgili kuşkuların ve iddiaların yanısıra recm ayeti meselesi var ki bu çok önemli bir konu.
Ayrıca bu dönemde ilk toplanan ve nuzül sırasına göre derlenmiş olan HZ ALİ’NİN MUSHAFININ REDDEDİLİŞİ VE AKIBETİ DE AYRI BİR MESELE.


2. DÖNEM: Halife Osman’ın Kur’an’a müdahalesi ki bu konuda çok hadis var. Özellikle Ayşe’den naklolan hadisler de kimi surelerin kısaldığı ifade ediliyor. Ayrıca İbni Ömer’in şu sözü çok önemli:
“Hiçbiriniz ‘ben Kur’an’ın tümüne sahibim’ demesin, sadece ‘ortada mevcut olan bende de var’ desin” diyor.


3. DÖNEM: Emevi dönemidir ki bu dönemde işaretlemeler yapılmıştır. Esire’ler, ötüre’ler konmuştur harflere ki Arapça bir kelime bir işaret ile anlam değiştirebilir.
4. DÖNEM: Yakın zamanımızdır. Kur’an’ın içeriğiyle oynanmasa da meal ve yorumları çağa uydurulmaya çabalanmaktadır. Buradan da “evrenin genişlediği” nin Kur’an’da yazdığı şeklinde mucizeler oluşturulmaya çalışılmaktadır.



KUR’AN’DA KORUNACAĞI YAZIYOR AMA TEVRAT VE İNCİL’DE DE YAZIYOR:

Müslümanlar Kur’an’da bir değişiklik yapıldığını asla kabul etmezler. Çünkü
 Hicr suresi 9. ayette ” Hiç şüphe yok ki, Kur’ân’ı biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız.” diye yazılmıştır.
 Buna karşın Tevrat’ın ve İncil’in tahrif edildiğini söylerler ama o kitaplarda da korunacağı ve asla değiştirilemeyeceğinin yazdığını bilmezler. Bilseler bile görmezden gelirler.

“Ot kurur, çiçek solar: fakat Allah’ımızın sözü ebediyen durur”  Yeşaya 40:9

“Gök ve yer ortadan kalkmadan, her şey gerçekleşmeden, Kutsal Yasa’dan (Tevrat’tan) en küçük bir harf ya da bir nokta bile eksilmeyecektir” (İncil, Matta 5:18).

“Gök ve yer ortadan kalkacak, benim sözlerim ise asla ortadan kalkmayacaktır.” İncil, Markos 13:31)

Bu ayetlerin Allah sözü olmadığı ve sonradan ilave edilmiş olduğu söylenirse, aynı şey Hicr 9 için de söylenir.
http://panteidar.wordpress.com/2011/01/31/tevrat-incil-ve-kuranin-tahrifi/  

28 Ocak 2014 Salı

TÜRKLERİN MÜSLÜMAN OLMALARINDA EHLİBEYTİN ROLÜ VE İSLAMİYET’İN GERÇEK TEMSİLCİLERİ



TÜRKLERİN MÜSLÜMAN OLMALARINDA EHLİBEYTİN ROLÜ VE İSLAMİYET’İN GERÇEK TEMSİLCİLERİ
Türklerin, Arap topraklarını kuzeyden çevreleyen ve Ön Asya olarak adlandırılan alanda M.Ö. VII. yy’dan itibaren yaşamaya başladığı kabul edilmektedir.

 Bu devirden sonra İskitler (Sakalar) ve Kimmerler, Eftalitler (Akhun), sonraki dönemlerde ortaya çıkan Göktürkler, Uygurlar, Karluklar, Kırgızlar, Oğuzlar gibi Türk kavimleri Müslüman Türk devletlerinden önceki coğrafi yapıyı değiştirmişlerdi (1), dolayısıyla Türklerin Kafkasları aşarak, Kafkasya’nın güneyinden itibaren, Anadolu, Kuzey Irak, Kuzey Suriye ve İran’ın batı bölümlerine yayılmaları söz konusu olmuştu.

Arap ve İran coğrafyasına giren Türkler bu dönemden itibaren bölgede Göktürklerin, Avarların ve Hazarların kurdukları devletleraracılığıyla etkili olmaya başlamışlar,

Sasaniler ile Bizans arasında yapılan mücadelelerde önemli roller üstlenmişlerdi. Arapların söz konusu bölgelere ilk kez girişleri II. Halife Ömer zamanında İranlı Sasaniler ile yapılan Kadisiye (635) Savaşı’ndan sonra olmuştur.

 Bu savaştan önce, Yermuk Savaş’ı (634) ile Bizans’ı Suriye’den çıkaran Araplar, yine bu savaştan sonra bu kez Nihavend Savaş’ı (641) ile Sasani İmparatorluğu’nu ortadan kaldırarak İran’ı ele geçirmiş, böylece Türklerin İslam dini ile tanışmaları için gerekli zemini oluşturmuşlardı.

Ancak bu noktada, resmi tarihin bu karşılaşmaları takip eden olaylarla ilgili anlatılan bölümünün, bilimsel ve mantıksal dayanaklardan yoksun olduğunu ileri sürmek gerekmektedir. Çünkü akademik düzeyde birçok araştırmacı ve yazar Arapların fetihlerle İslam dinini yayarak kutsal bir görevi yerine getirdiklerini, Türklerin ise İslam dinini ilk fırsatta tanır tanımaz hemen sevdiklerini ve kabul etmekte zorluk çekmediklerini iddia etmekte, okullarda bu tarz bir bilgiyi genç beyinlere sunmaktadır.

 Bu iddialar, basit olmak bir yana İslam dininin özünü kavrayabilme düşüncesine de yüzyıllarca zarar vermiştir. Burada üzerinde durulması gereken iki konu vardır;

1) Türklerin İslam’ı benimsemelerinde göz ardı edilen ekonomik, siyasal ve toplumsal faktörlerin bir arada değerlendirilmesi,
2) 650’li yıllarda Araplarla ilişki içinde olan Türklerin neden 300 yıllık bir gecikmeyle Müslümanlığı kabul ettikleridir.

Bu konunun aydınlatılması için peygamberimiz Hz. Muhammed sonrasındaki siyasi entrikaların ve ortaya çıkan vahim tablonun yorumlanması gerekmektedir.

 Zira, Peygamberimizin vefatından sonra yapılan halife seçimlerinin aceleyle, tutarsız ve farklı şekillerde, İslamiyet öncesindeki kabile özelliklerinin ön planda tutularak yapılması, İslam’ın temiz ve has tarafına darbe indirmiş, dünyasallığı baş tacı etmiştir.

 Özellikle ilk halifenin seçiminin, Hz. Peygamber’in vefatı günü, henüz defni yapılmadan oldu-bittiyle gerçekleştirilmesi, Arap ileri gelenlerinin İslam’ı nasıl anladıklarının ve bundan nasıl uygulayacaklarının da işareti sayılmalıdır.

Sakife toplantısına Arap kabile ileri gelenleri o kadar çok itibar etmişlerdi ki, defin işiyle başta Hz. Ali olmak üzere sadece Peygamber’in aile fertleri iştirak etmişti.

 Gölpınarlı (1987) kitabında konuyu işlerken şöyle bir ifade kullanmaktadır: "Sahhâbe, Rasûlullah’ın cenazelerini, elemli hanedanına bırakarak Beni-Sâide Sakifesinde toplanmışlardı" (2). Böylece yönetim, Güney bölgesinin Arapları olan ve peygamberin soyunu taşıyan Haşimiler yerine, Kuzey bölgesinin Araplarını temsil eden Emevilerin eline geçmiş, zulüm, haksızlık, ahlaksızlık ve kötülük her tarafa yayılmıştır.

 Hz. Ali ve evladının yenik düşerek büyük zulümlerle ortadan kaldırılmalarını takip eden seçimler için Y.N.Öztürk (1993) "Kur’an’ın mesajına uygun bir yapılanmaya yol açmaktan çok iktidar ve çıkar hesapları uğruna vahyin emirlerini zorlamaya yönelik olmuştur" ve "içine entrikalar, politik oyunlar karışsa bile sonuç alınmıştır. Gel gör ki, bu sonuç, adeta ilahi vahiymiş gibi takdim edilmiştir" demektedir (3).


İşte Türklerin Müslümanlığı tanımaları böyle bir ortamda başlamış ve III. Halife Osman ile birlikte başlayan Emeviler’in iktidarı boyunca devam etmiştir.

Bu dönem, Hz. Muhammed’in, Kur’an’ı Kerim doğrultusunda, tarif ettiği ideal insan tipinin yerini, dünya hesaplarında kurnaz, politikada düzenbaz, ahlaki ve manevi değerlerde Allah korkusu olmayan canavar tiplere bıraktığı bir dönem olmuştur.

III. Halife Osman’ın oğlu Said bin Osman ile başlayan istilalar, Muaviye’nin Horasan’a atadığı valilerden Ubeydullah bin Ziyad, tarihlere zalim adıyla geçen Haccac bin Yusuf ve komutanı Kuteybe gibi şahsiyetlerle devam etmiş, Türkistan’da, Semerkand’da, Talikan’da Türklere akla hayale gelmeyecek zulümler yapılmış ve masum insanların kanları dökülmüştür.

 Türkler Arapları Emeviler döneminde Müslüman Arap ordularının Türkistan istilası sırasında bu şartlarda tanıdılar.

 Arapların kanlı fetih hareketlerinin yağmaya dönüşmesiyle ise Emevi yönetimine düşmanca tepkiler göstermeye başladılar.

Çağatay’a (1993) göre Türkler, Çinlilerle tarihi sürtüşmeleri nedeniyle, ilk sıralarda, Arap-Çin savaşlarında Araplara çok yardım etmişlerdi.

Ancak Araplar, daha sonra Türklere çok acımasız davrandıklarından onlarla 650’li yıllarda ilişki kurulduğu halde, Türkler İslamiyet’e bu yıllardan 300 yıl gibi çok uzun bir süre sonra, 940 yahut 960 yılında Karahanlılar hükümdarı Satuk Buğra Han yönetiminde girmişlerdir (4).

Bu gerçekler ışığında Kuzey bölgesinin Arapları olan Emevilerin İslam’ı yayma ve Allah adına cihad yapma gibi hiçbir amacı taşımadıkları çok açıktır.

 Buna rağmen bazı bilim adamları ve araştırmacılar bu konu üzerinde yeterince durmamaktadır.

 ÖYLEYSE EMEVİLERİ TÜRKLERİN OLDUĞU BÖLGEYE ÇEKEN NE OLMUŞTUR ?

 O devirde Horasan (aşağı Türkistan/yukarı Türkistan) ve Maveraünnehir bölgelerinin dünyanın en önemli ticaret yollarının kavşağı ve ticaret merkezi olduğu bilinmektedir (5). İşte bu, ganimet ve para arzusu ile dolu Emeviler için temel bir cazibe noktası olmuştur.

Bu aşamada Türkleri İslam dinine yaklaştıran temel faktörlerden birisinin "Ehlibeyt" olduğunu öne sürmek yanlış bir yaklaşım olmayacaktır. Çünkü birinci olarak, Hz. Ali’nin hilafeti devrinde Arapların, Türk ülkelerine yönelik baskıları durdurulmuş ve hatta Horasan bir nevi tahliye edilmişti. Türklerin rahat bir nefes aldığı, baskıların durduğu bu dönem, Türklerdeki Ali ve nesline karşı duyulan saygı ve muhabbetin oluşmasında etkili olmuştur (6). İkinci olarak, Emeviler ve daha sonra Abbasiler Haşimi soyundan olan, bizzat Hz. Muhammed’in torunları ve çocuklarına zulümde bulunuyorlardı ve bu durum Türklerle Ehlibeyt neslinin kader birliği yapmasına yol açmıştı.

 Bu konuda Ord. Prof. Dr. H. Nurbaki’nin (1998) naklettiği ve ahlaksız, zalim Yezid’in sebep olduğu Kerbelâ faciası ile ilgili rivayet dikkate değerdir: (7)


"Kerbela’da savaşın en şiddetli safhasında yedi Türk savaşçısı gelip Hz. Hüseyin efendimize Azerbaycan’a götürme önerisinde bulundular. Hz. Hüseyin efendimiz; "Kumandanınıza teşekkür ederim. Ancak yardımınız bana değil, hasta oğlum Abidin’e olacaktır. Ben şehit olduğumda onu alıp götürün" buyurdu.


"Meş’um olay meydana geldi ve Türkler Abidin hazretlerini alıp götürdüler. Hz. Abidin orada sağlığına kavuştu, Zeynel Abidin (ibadet edenlerin ziyneti) oldu; Medine’ye döndü ve mâna sırrı ilk kez Türklere böylece Ehlibeyt’ten intikal etti.

" Ehlibeyt’e has büyük mâna cereyanı; ilk kez gerçek İslamiyet’i, böylece Hazar gölünün güneyindeki Türklere aşıladı.

 Bu sır sonradan tüm Horasan ve çevresine nüfuz edecek, binlerce veli, galaksilerin coşkusu gibi İslam dünyasına yayılacaktır".

Önce Emevilerle, sonra Emevileri aratmayacak şekilde Abbasilerle devam baskılar, kanlı savaşlar Türkleri uzun süre İslam dininden uzak tuttu.

 Öyle ki, Emevilere karşı isyan eden Ebu Müslim’in ordusunda, daha Müslüman olmamış çok sayıda Türk bulunuyordu.

Gerçekte, bölgeye intikal eden Türkler Zerdüştlük, Budizm, Maniheizm, Hıristiyanlık ve Musevilik gibi inançlarla da temasa geçmişti ve bu şekilde din değiştirenler olmuştu.

 Ancak bu dinlerin hiçbirisi Şamanist Türkler üzerinde İslam dini kadar etkili olmamıştı. Bunun ardında yatan en önemli faktörlerden birisi Ehlibeytin sevgi, ilim ve irfan dolu ışığı olmuştur. Ehlibeyt aracılığıyla sunulan İslam’ın niteliği, daha sonra kültürel unsurların etkisiyle Türkler tarafından değişime uğratılacaktı, ama yine de başlangıçtaki etkisi gözden kaçırılamayacak kadar büyüktü.

Sonuç olarak Türkler Müslüman olmadan önce de olduktan sonra da Ehlibeyt büyüklerine kendilerini yakın hissetmişlerdi ve onlara büyük saygı duyuyorlardı. Cengiz Han’dan Timur’a, Tuğrul Bey’den Gazan Han’a, Olcaytu’dan II.Bayezid’e Türk-Moğol, Selçuklu Osmanlı bir çok sultan, padişah Ehlibeyt imamlarına karşı sempati duymuş, Onların mezarlarına ihtiram göstermiştir.

Karahanlılar ve Gaznelilerden Osmanlı imparatorluğuna uzanan tarihsel dönemde, Türkler arasında belirgin bir Sünni-Alevi çatışmasının çok uzun bir süre görülmemesinin nedenlerinden bir tanesi de bu olmalıdır.


Türkler arasında Sünni Alevi mücadelesi, Çaldıran Savaşı’nda (1514) Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail’i yenmesinden sonra kesin olarak baş göstermiştir. Bu dönüm noktasından sonra Sünni ağırlıklı ve çoğu devşirme olan Osmanlılı yöneticileri ekonomik ve sosyal olayların da etkisiyle düşmanlığı körüklediler.
Gerçekte, Yavuz Selim’in Sünni liderliğini üstlenmek gibi hiçbir ideali olmamıştı. Tacü’t Tevarih kitabında Hoca Sadedin Efendi, Yavuz’un kendisine örnek olarak Hz.Ali’yi aldığını dahi yazmaktadır (8).

Yavuz, Babası II.Bayezid Bektaşi tarikatine büyük yakınlık içinde iken, büyük ölçüde siyasi ve ekonomik kaygılar peşindeydi. İpekyolu ticareti güzergahının, Osmanlı dışına taşması, bu nedenle de devletin gelirlerinin darbe almış olması ayrıca deniz ticaret yollarının da büyük önem kazanması, Yavuz’un dikkatini doğuya çevirmişti (9). Bu dönemde Basra hattı, Fırat nehrine kadar Alevi Safevi hakimiyetinde, Kızıldeniz ve Suriye ise Mısır Memlûklu hakimiyetindeydi.

 Yavuz, Sünnilik ve Alevilik konusunu malzeme olarak kullandı ve söz konusu dönemde Alevilerin öldürülmesi ilgili akıl almaz fetvalar verdirdi. Böylece, Anadolu’dan, Halep’e oradan Mısır’a geçerek Türkmen, Arap Alevi, binlerce insanı katletti.


Demek ki tarihsel süreçte dinlerin farklı coğrafyalara yayılmaları sırasında bazen öz olarak bazen de biçimsel olarak, mevcut inanç ve kültürle ilişkide olması ve değişime uğraması kaçınılmazdır; dolayısıyla sadece yüzeysel ve tek düzeyde ele alınamayacak kadar karmaşık ve dinamik bir yapılanmayı beraberinde getirmektedir. Burada önemli olan, dinlerin Allah’ın gönderdiği kutsal kitaplar ve peygamberler eksenindeki özüne sahip olmak ve bunu kuşaktan kuşağa aktarmaktır. Aksi takdirde inançların erozyona uğramaması ve değişmemesi mümkün değildir.


İslam dini son İlahi din olduğuna göre İslam’ı en doğru ve en güzel biçimde uygulayanlar, Hz. Muhammed’in vasiyeti doğrultusunda Kur’an ve Ehlibeyt çizgisinden sapmayanlardır ve O’nun en yakınında olanlardır.

Bugün dünyada bu özelliklere sahip olabilecek ve ilahi mesajı en doğru bir şekilde anlayabilecek tek topluluk "Arap Alevileri"dir.

 Çünkü, Hz. Adem’den Hz. Muhammed’e uzanan süreçte gerek inanç ve değerler açısından gerekse kültürel ve içtimaî açılardan evrensel ve ortak ilahi mesajı en az erozyona uğramış şekliyle anlayabilecek bir potansiyeli tarih boyunca kendi benliklerinde barındırabilmişlerdir.

Arap Alevileri dünyada sayıları az olmakla birlikte (Türkiye’de Hatay-Adana-Tarsus-Mersin hattında yoğun olarak bulunmaktadırlar) Kur’an’ı Kerim’in "Emanetlerine ve ahidlerine riayet edenler; şahitliklerini dosdoğru yapanlar; namazlarını koruyanlar; işte bunlar, cennetlerde ikramlara mazhar kılınırlar" (10) ayetlerine layık bir geçmişe sahiptirler.

Kaynaklar
  1. Gürün, Kâmuran, Türkler ve Türk Devletleri Tarihi, Bilgi Yayınevi, 1984, s. 141-143 ve s.157-212.
  2. Gölpınarlı, Abdülbaki, Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik, Der Yayınları, 1987, s.56.
  3. Öztürk, Yaşar Nuri, 400 Soruda İslam, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul, 2001, s. 195.
  4. Çağatay, Neşet, İslam Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayını, 1993.
  5. Çetinkaya, Nihat, Kızılbaş Türkler,  Kum Saati Yayınları, 2005, s.77.
  6. Nurbaki, Haluk, Türkistan’dan Türkiye’ye Anadolu Mucizesi, Damla Yayınları, s.16.
  7. Sadeddin Efendi, Hoca, Tacü’t Tevarih, C.IV, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1992, s. 123-124.
  8. Çetinkaya, a.g.e, s.473.
  9. Kur’an’ı Kerim, Mearic Suresi, 32, 33, 34 ve 35. ayetler.
 Hüseyin Mualla
Akad adana alevi kültürünü araştırma derneği