23 Mayıs 2022 Pazartesi

2.ABDULHAMİT DÖNEMİNDE KAYBEDİLEN OSMANLI TOPRAKLARI


 2.ABDULHAMİT DÖNEMİNDE KAYBEDİLEN OSMANLI TOPRAKLARI

2. ABDULHAMİD DÖNEMİNDE HİÇ TOPRAK KAYBEDİLMEDİĞİ İDDİASI

Osmanlı Padişahı 2. Abdülhamit’in 33 yıl Osmanlı Devleti’ni savaşa sokmayıp, hiç toprak kaybı yaşatmadığı iddiası doğruyu yansıtmıyor. Osmanlı İmparatorluğu, 2. Abdulhamit’in 33 yıllık idaresi süresince Tunus, Girit, Mısır, Kıbrıs, Sırbistan, Karadağ, Romanya, Bulgaristan, Bosna Hersek, Niş, Teselya, Kars, Batum, Ardahan’ı kaybetmiştir.

33 yıllık 2. Abdülhamid devrinde hiç toprak kaybı yaşanmadığını iddia eden bir kitle var. Ancak, bu kitle 2. Abdülhamid’in Osmanlıyı savaşa sokmayıp, hiç toprak kaybı yaşatmadığına inansa da, tarihi gerçekler aksi yönü işaret ediyor.

2. Abdulhamit’in hüküm sürdüğü 1876-1909 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’nun kaybettiği topraklardan bazıları şu şekilde: Tunus, Girit, Mısır, Kıbrıs, Sırbistan, Karadağ, Romanya, Bulgaristan, Bosna Hersek, Niş, Teselya, Kars, Batum, Ardahan.

 İlaveten, 2. Abdulhamid’in saltanatı döneminde yaşanan siyasi olaylara dair ya da Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak kayıplar hakkındaki Vikipedi başlıklarını bile sıralamak bu iddianın yersizliğini sergilemek için yeterli olur.

Siyasi olaylar

Tahta çıkışı ve Birinci Meşrutiyet

Balkanlarda karışıklıklar ve uluslararası ortam

Sırbistan ve Karadağ ile savaş (1876-1878) ve Tersane Konferansı

1877-78 Türk-Rus Savaşı (93 Harbi)

Bosna Hersek ve Yenipazar’ın Avusturya tarafından işgali (1878)

Kıbrıs’ın Birleşik Krallık tarafından işgali (1878)

Birleşik Krallık Kıbrıs Yüksek Komiserliği Bayrağı

1878’de Kıbrıs’a İngiliz bayrağının çekilmesi

Tunus’un Fransa tarafından işgali (1881)

Borçların ödenemez hale gelmesi ve Borçlar İdaresi’nin (Düyun-u Umumiye) kurulması (1881)

Yunanistan’ın Teselya’yı ilhakı (1881)

Mısır’ın Birleşik Krallık tarafından işgali (1882)

Somali’nin Birleşik Krallık tarafından işgali (1884)

Habeş Eyaletinin İtalya tarafından işgali (1885)

Şarki Rumeli’nin Bulgaristan tarafından ilhakı (1885)

Makedonya’da tedhiş hareketleri

Ermeni isyanları (1891-1895)

Yunanistan ile savaş (1897)

Girit’e özerklik verilmesi (1898)

Kuveyt’in özerklik kazanması (1899)

Yemen İsyanı (1905)

İkinci Meşrutiyet (1908)

Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesi (1908)

Avusturya’nın Bosna-Hersek’i ilhak etmesi (1908)

Girit’in Yunanistan’a katılma kararı (1908)

Tedbirler

İkinci Meşrutiyet

31 Mart Ayaklanması ve Tahttan İndirilişi

 

Brittanica‘da 2. Abdulhamid’in 1878 yılından 1908 yılına değin İmparatorluğun topraklarını Rumeli’nin doğusu, Girit, Mısır ve Tunus dışında korumayı başardığı şöyle aktarılmıştı:

“Abdülhamid, 1878’den sonra imparatorluğu korumakta makul bir başarı elde etti. Doğu Rumeli hariç, 1908’e kadar başka toprak kaybetmedi (1881’de Fransa tarafından işgal edilen Tunus’ta ve 1882’de İngiltere tarafından işgal edilen Mısır’da Osmanlı otoritesi zaten önemsizdi). Girit’te Yunanistan 1897’de Giritlileri desteklemek için müdahale ettiğinde Osmanlılar isyanları bastırdı ve Yunanistan’ı mağlup etti. Ancak Avrupalı ​​güçler, Abdülhamid’i Girit’e özerklik vermeye zorladı. Avrupa’nın Makedonya’da önemli reformları uygulamaya zorlama çabalarını engellemede daha başarılı oldu. Arabistan’da Osmanlılar , 1870’lerin başında başlamış olan güçlerini genişletmeye devam ettiler.”

 

Ayastefanos ya da Berlin Antlaşmalarını okumak da bu iddianın gerçek dışılığının anlaşılması adına kâfi gelebilir…

 

https://www.malumatfurus.org/2-abdulhamid-doneminde-hic-toprak-kaybedilmedigi-iddiasi/   

 

13 Mayıs 2022 Cuma

TÜRKİYEDEKİ SADAT KAMPLARI VE SADAT LİDERİ ADNAN TANRIVERDİ TSK YI NASIL YAPILANDIRDIĞINI ANALATIYOR


 TÜRKİYEDEKİ SADAT KAMPLARI   VE 

SADAT LİDERİ ADNAN TANRIVERDİ TSK YI NASIL YAPILANDIRDIĞINI ANALATIYOR

Harp okullarının mülakatları ve suç örgütü lideri Sedat Peker’in iddialarıyla yeniden gündeme gelen Sadat Başkanı Adnan Tanrıverdi’nin yeni bir videosu ortaya çıktı. SADAT Başkanı emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi, konuşmasında, FETÖ’nün 15 Temmuz darbe girişiminin ardından, TSK’nın yapısının talepleri doğrultusunda değiştiğini belirtti.
Adnan Tanrıverdi’nin konuşması şöyle:
“Anayasa Komisyonu’na sunduğumuz Anayasa teklifindeki Silahlı Kuvvetler’in yeniden yapılandırılmasıyla ilgili tespitlerimizin aşağı yukarı tamamı 15 Temmuz’dan sonra yürürlüğe girmiştir.
Harp okulları, askeri okullar, sınıf okullarımızın dışındaki askeri okullarımızın tamamının Milli Savunma Bakanlığımıza bağlanmalı dedik, bağlandı.

1 Mayıs 2022 Pazar

MAYIS YEDİSİ SOĞUKLARI


 MAYIS YEDİSİ SOĞUKLARI

Mayısın 1 inde baslar 20 sine kadar bazen serin bazen Çok soğuk olarak devam eder. Özelikle 13 Mayıs ile 20 Mayıs arası 7 günlük zaman dilimi kış soğuklarını aratmaz çiftçiler için en kritik günlerdir.Mayısın yedisi kışın son soğuğudur. Miladi takvimde Mayısın 20'si yazın başlangıcıdır. Bu kabulü “Ver Hıdrellez'i veriyim yazı” sözü de destekler mahiyettedir. Gün döndü yaz, gün döndü kış: Eski takvim hesabına göre gün dönümü Haziranın 12'sinde (25 Haziran) olmaktadır.

HALK TAKVİMİNE GÖRE AYLARIN İSİMLERİ
Ocak = Galandar,zemheri.Don Ayı, Çileler Ayı,
Şubat= Güçük Ayı yilin en kisa ayı
Mart= Mart : Döl Dökümü, Kuzu Ayı, Yazbaşı
Nisan= Abril Ayı abrul:Yağmur Ayı, Yağar Ay (Nisan):
Mayıs= Mayıs:Çiçek Ayı, Tut (dut) Ayı
Haziran= Kiraz Ayı,ot ayi: Yayla Ayı,
Temmuz= Çürük Ayı : Kotan Ayı, Orak Ayı
Ağustos= Ağustos: Biçim Ayı, Çürük Ay hasat ayi
Eylül= İstavrit Ayı, Harman Ayı, Böğrüm Ay
Ekim= koç Ayı ,Şarap Ayı, Değirmen Ayı, Sulta Ay bağ bozumu
Kasım= Üzüm Ayı, Koç Ayı, Koç Katımı
Aralık= Sığır goyan Ayı Nahır-Kovan, Kara-Kış

7 Nisan 2022 Perşembe

ALEVİLER NEDEN TAVŞAN ETİ YEMEZ

 

ALEVİLER  NEDEN TAVŞAN ETİ YEMEZ?

Aleviler tavsan eti yemezler. Bunun bir çok sebebi var. Ancak asıl sebep; tavşanın adet görmesi ve etinin çok kanlı olup sağlıksız olmasıdır. Ayrıca tavşan fizyolojik ve biyolojik yapısıyla da ilginçlikler taşıyan bir hayvandır. Tavşanın kafası kedi kafasına, kulakları eşek kulaklarına, arka ayakları köpek ayaklarına, ön ayakları kedi ayaklarına ve kuyruğu domuz kuyruğuna benzemektedir. Yine tavşan kedi ile çiftleşmektedir. Bunca sağlıklı ve yenilmesinde sakınca olmayan hayvan (koyun, keçi sığır vb.) varken Alevilere “neden tavşan yemiyorsunuz” diye sorular sormak düşündürücü olmanın ötesinde art niyetlilikten başka bir şey değildir.

 

Alevi- Bektaşi toplumunda tavşan algısı şöyle genelleştirilebilir:

 

1. “İslam’da geviş getirmeyen ve çift tırnaklı olmayan bütün hayvanlar murdar sayılır. Tavşan geviş getirmeyip, çok tırnaklı olduğu gibi insan gibi hayız görme özelliğine sahiptir. Bu nedenle Aleviler tavşan eti yemezler” (Aslanoğlu 1999a: 115- 138; Roux 1997: 67).

 

2. “Tavşanın başı kediye, kulakları eşeğe, burnu fareye ve ayakları köpeğe benzemekte olduğundan genellikle toplumumuzca bu hayvanın eti yenilmez. (Noyan, 1972; Zelyut, 2002; Aslanoğlu 1999b). Kur’an’da haram olarak bildirilen hayvanlar hariç isteyen ve midesi alanlar her istediği hayvanın etini yiyebilirler.

 

3. “Tavşan hayız getirmesi nedeniyle kadına benzer. Alevilikte kadının değeri büyüktür. Ayrıca köpek, kedi gibi murdar hayvanlarda olduğu gibi üst dişleri vardır. Oysa eti yenebilen hayvanların üst dişi yoktur, bu nedenle geviş getirirler. Gerek hayız getirmesi ve gerekse geviş getirmemesi nedenleriyle tavşan eti yenmez” (Aslanoğlu 2000: 69-90).


4. Tavşan, Hz. Ali’nin kedisine benzediği için yenmez(Çubukçu, 1978; Yörükan 1998; Roux 1997: 67).

5. Hazreti Hüseyin’i şehit eden Yezid’in sorgu gününde tekrar dirildiğinde tavşan suretine bürüneceği(Kotle 2000: 24-27) ve Yezid’in ruhunun tavşanın vücuduna girmiş olduğu(Roux: 1997: 67) inancından dolayı tavşan yenmez.

6. Bazı kaynaklarda Hz Peygamber’in, hayız gördüğü için tavşan eti yemediği rivayet edilir. Bazılarında kendisine hediye edilen tavşan etini kabul ettiği fakat yerken görülmediği anlatılır.Bu şaibeli durum, hem Alevi-Bektaşiler hem de

Sünniler tarafından delil olarak kullanılmaktadır.

 

7. Şiilerin ve Alevilerin velayetine inandığı ve bu yüzden kendilerine itaat ettiği imamların sekizincisi olan İmam Rıza’nın tavşanın haram olduğunu söylemiştir. “Kediye benzeyen pençesinin olması; eşeğe benzeyen kulaklarının olması vücudunda olan necasette diğer vahşi hayvanlar hükmünde olduğundan dolayıdır”

 

8. Alevilerin tavşan eti yememesi ile ilgili olarak öne sürülen bir diğer gerekçe Hızır inancından kaynaklanmaktadır. Hızır dara düşen, medet dileyen kişilere farklı şekillerde yaklaşır. Tavşan da bu iletişim için kullanılan bedenlerden biri olduğu için
tavşanı öldürmek ve etini yemek doğru kabul edilmez.

https://www.frmtr.com/alevi-kulturu/4708557-aleviler-neden-tavsan-eti-yemez-hangi-hayvanlara-deger-veriyorlar.html  


20 Mart 2021 Cumartesi

KIBRISLI RUM HALK OZANI HARALAMBOS M. AZİNAS’IN KEMAL ATATÜRK’ İÇİN YAZDIĞI ŞİİR

 KIBRISLI RUM HALK OZANI HARALAMBOS M. AZİNAS’IN KEMAL ATATÜRK’ İÇİN YAZDIĞI ŞİİR



     KIBRISLI RUM HALK OZANI HARALAMBOS M. AZİNAS’IN KEMAL ATATÜRK’ İÇİN        YAZDIĞI ŞİİR

Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümü sonrasında Kıbrıs'ta, 1938 yılında Kıbrıslı Rum halk ozanı Haralambos M. Azinas’ın “Kemal Atatürk’ün Yaşamı ve Ölümü” isimli destanı basılır. 154 dize ve Rumca olarak yazılan şiir Türk alfabesine uygun olarak yazılmıştır. Şiir üç, bazen de dört dize halinde kafiyelendirilmiştir. Söz konusu bu şiirde Selanik’te doğumundan itibaren Atatürk’ün hayatıyla ilgili olarak bilgi veren şair sözü daha sonra 10 Kasım gününe getirir. Kıbrıslı türk edebiyatçı ve ayaklı tarih Harid Fedai'nin katkılarını da belirtmek gerekir. Şair şiirin 3-8.dizelerinde şöyle seslenir;

“...Siz hazır bulunanlar; Kulak verin sözlerime

Kemal Atatürk’ün hayatını anlatacağım. Ölüm bulutlarının ırkını örttüğü

Avrupayı bir baştan bir başa yasa boğduğu

Bu olaydan ürpermedik tek yürek bırakmayacağım.”

Şair daha sonra 19- 22. dizelerde Atatürk için “Gören hayran kalırdı ona. Ulusuna övünç, vatanı için yarar idi. Türk soyundan uyanık, canlı. Nice yüksek okuldan geçmiş, iyi öğrenimli...” der. Şiirin 23. dizesinden başlayarak Atatürk’ün askeri lise, Kara Harp Okulu dönemi ve Bulgaristan’a Sofya Askeri Ataşesi olarak atanmasını dile getiren Azinas daha sonra sözü Çanakkale ve Milli Mücadele’ye getirir. Azinas’ın ifadesiyle “Dirençle ve yürekten savaşır Çanakkale’de. Arkasından çetecilik dönemi gelir ve büyür gün günden yandaşları. Yararlık ve başarılarını gördükçe halk. Ona yürekten bağlanır.” Milli Mücadele’nin başlamasını bu sözlerle ifade eden Azinas, Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçerek üç ay içerisinde kongreler yaptığını, “Sultan’ın egemenliğini heryerde kaldırdığını” dile getirir. Halk ozanı Azinas’ın “Türkiye’nin önderi, bu büyük adam” olarak nitelendirdiği Atatürk’ün Milli Mücadele sonrasında yaptığı ilk iş ise Yunanistan’la dostluk köprülerini atmak olur. Bunun arkasından gelen adım ise Balkan Paktı kurulması aşamasıdır;

“Diyelim açmazlık içinde olduğu Yunanla/Ki hiç nedensiz barışmaz düşman idiler.

Oturup anlaştılar/Ve köklü bir dostluğun temelini attılar.

Arkasından bu dostluk halkası büyür/Ve tüm Balkanları içerir.

Bitsin artık nefret ve savaş/Ülke kalkınması önde gelir.”

Atatürk’ün de 9 Eylül sonrasında ifade ettiği üzere asıl mücadele şimdi başlar ve “istenç ve özveriyle kolları sıvar, ülkesini yüceltmeye koyulur.” Latin alfabesi gelir, çok eşliliğe son verilir. Medeni Kanun uygulamaya girer. Kıyafet Devrimi ülkeye yayılır;

“Gereğince ve gücünce çalışıp/Düşlerini gerçek kıldı.

Çağdaş programlardı uygulanan/Bundan yepyeni bir kuşak yaratıldı.

Vatan yüceldi yüceldi/Kemal adı ona ün kazandırdı.

Buna hayran olan Türkler değildi özelde/Tüm ülkelerde vardı bu tutkunluk genelde.”

Azinas’ın şiirinin seksenüçüncü dizesinden başlayarak son dizeye kadar olan kısım ise Atatürk’ün rahatsızlığı, 10 Kasım 1938 ve sonrasında yaşananlarla ilgilidir. Bu arada Azinas, Yunanlıların duygularına da 87-88. ve 129-136. dizelerde yer verir;

“Sağlığa kavuşması için tümden yakarır Yunan halkı

Eller Tanrıya açılır, mumlar yakılır...

Uyan ulu önder, Türk’ün atası uyan!

Halkın övüncü, ulusun baştacı uyan!

Uyan ve çevreni gözet.

Yarattığın yeni kuşağı göresin

Sevdiklerini, konuşmak istediklerini

Ve seni izleyen dostun Metaxas’ı göresin;

Bak nasıl yaş dökerek yanında durmaktalar.”

Azinas, Atatürk için kaleme aldığı bu uzun şiirini “Sen ölmedin Kemal, yaşıyorsun. Dost yüreklerdedir senin yerin.” diyerek devam ettirir ve “Sözü noktalarım: ‘Ruhu şad olsun.’ diyerek” dizesiyle bitirir.

https://ikizkare.com/.../kibrisli-rum-halk-ozani.../156

 

YUNANLI TARİHÇİDEN ATATÜRK ARAŞTIRMASI BİR EVİN HİKAYESİ

 


YUNANLI TARİHÇİDEN ATATÜRK ARAŞTIRMASI  BİR EVİN HİKAYESİ

2010 yılında 80 yaşındayken Yunanistan’daki arşivleri didik didik tarayarak yazdığı “Bir Evin Hikâyesi; Selanik’teki Mustafa Kemal Atatürk’ün Evi ve Ailesi Hakkında Türkçe ve Yunanca Belgeler” adlı çalışması Türk Tarih Kurumu tarafından altı yıl sonra basıldı. Aslında 6 yıllık bir gecikmeyle basıldı demek daha doğru.

 YUNANLI TARİH PROFESÖRÜNÜN ATATÜRK HAKKINDA ARAŞTIRMASI...

ATATÜRK KİMİN ÇOCUĞU ?

Vasilis Dimitriadis, 1955-1984 yılları arasında Selanik’te bulunan Makedonya Devlet Arşivi’nin müdürlüğünü yapmış, Girit Üniversitesi’nden emekli olmuş 86 yaşında bir tarih profesörü.

2010 yılında 80 yaşındayken Yunanistan’daki arşivleri didik didik tarayarak yazdığı “Bir Evin Hikâyesi; Selanik’teki Mustafa Kemal Atatürk’ün Evi ve Ailesi Hakkında Türkçe ve Yunanca Belgeler” adlı çalışması Türk Tarih Kurumu tarafından altı yıl sonra basıldı. Aslında 6 yıllık bir gecikmeyle basıldı demek daha doğru.

Çünkü, Dimitriadis 2010 yılında kitabını yazdıktan sonra Selanik’teki Türkiye Konsolosluğu’na teslim etmiş, konsolosluk kitabı ve belgelerin yer aldığı cd’leri Dışişleri Bakanlığı’na, onlar da Türk Tarih Kurumu’na göndermiş. Kitap tarih kurumunun bilirkişileri, çevirmenler, sebebi belirsiz düzeltme talepleri ile altı yıl bekledikten sonra nihayet geçen yıl yayınlanabildi. 

Gecikmenin sebebi meçhul. Ama üzerine az şey yazılmış bu kitap sayesinde ilk defa Atatürk hakkında “1881 yılında Selanik’te doğmuştur. Annesi Zübeyde Hanım, babası Ali Rıza Efendi’den” daha fazla şey biliyoruz artık. Profesör Dimitriadis, Selanik Ahmed Subaşı Mahallesi Numan Paşa Sokak No: 6’daki meşhur Pembe Ev’in arşivlerde izini sürerken sadece evle ilgili değil, Atatürk ve ailesi hakkında da ilk defa ortaya çıkan ve bugüne kadarki pek çok şehir efsanesini bitirecek belgelere ulaşmış.

Öncelikle bugün Selanik’te hâlâ Atatürk’ün doğduğu ev olarak ziyaret edilen ama bazı yerlerde “aslında o Atatürk’ün evi değil, sonradan ona yakıştırılmış” denen ev gerçekten Mustafa Kemal’in doğduğu ev. Evin bulunduğu semt Selanik’te Türklerin yaşadığı Bayır adı verilen bölge. Semtin adı Rumeli Beylerbeyi Koca Rasim Paşa’nın yaptırdığı camiden geliyor. Evin bulunduğu bölgede oturan erkekler genelde kereste işiyle meşguldüler. Bu erkeklerden birinin adını iyi biliyoruz; Ali Rıza Efendi. Çocukluğumuzda okul köşelerindeki tek kare resmi dışında ilk defa bu kitapla Ali Rıza Efendi’yi biraz daha yakından tanımış oluyoruz. Kitaptaki emlak kayıtlarına göre onun da mesleği “Keresteci”. Ama daha ilginci kayıtlarda ilk kez Ali Rıza Efendi’nin 18. yüzyıla kadar uzanan şeceresi yer almakta. Şecereye göre Ali Rıza Efendi’nin babasının, yani Mustafa Kemal’in büyükbabasının adı Ahmed. Ali Rıza Efendi’nin büyük babasının adı ise Mustafa. Yani Mustafa Kemal’e dedesinin adı verilmiş.

Kayıtlarda Zübeyde Hanım’ı da daha yakından tanımamızı sağlayan bilgiler var. Zübeyde Hanım’ın ailesi o çağa göre nadir olan kadınların iyi eğitim aldıkları bir aile. Babasının adı Ömer, eşinin adı Halil olan büyükannesi Emine, “Molla” sıfatıyla kayıtlarda yer alıyor. Bu dinî eğitim almış kadınlara verilen bir sıfat. Teyzesi Fatma da “Molla” olarak geçiyor. Zübeyde Hanım’ın annesinin yani Mustafa Kemal’in anneannesinin adı Ayşe, babasının yani Mustafa Kemal’in büyükbabasının adı ise Feyzullah (Onun babasının adı da İbrahim) Zübeyde Hanım’ın meşhur kargaların kovalandığı çiftlik hikâyesinde geçen kardeşi, yani Mustafa Kemal’in dayısının adı ise Hüseyin Ağa. 1899’dan önce öldüğü dışında hakkında fazla bilgi yok…

Farsça “kasımpatı” anlamına gelen çok sık kullanılmayan bir isme sahip olan Zübeyde Hanım’ın belgelerde şahsi mührü de var. Mühürde “cüllat-i güldar-i Zübeyde” yazılı. Yani “İçinde kasımpatı çiçekleri olan palmiye yapraklarından yapılmış sepet.”

Kitaptaki belgelere göre 1875 yılından önce yapıldığı tespit edilen Pembe Ev’in ilk sahibi Ferhad oğlu İskender’dir. Evin üç el değiştirdikten sonra 1877 yılının Aralık ayında Hatice Zarife tarafından 52/72’lik hissesi Keresteci Ahmed oğlu Ali Rıza’ya satılır. Geri kalan hisseleri ise Mart 1878’de Feyzullah kızı Zübeyde alır. Kayıtlarda Zübeyde Hanım’ın eşinin adıyla değil de babasının adıyla geçmesinin sebebi evi satın aldıklarında belki evlenmemiş, belki nişanlı olmaları ya da kayıtlarla ilgili bir sorun olabilir. Ama 1878’de ev toplamda 13.500 kuruşa Ali Rıza Efendi ve Zübeyde Hanım çiftinin olmuş. Belediyeden bir mimarın gelip ölçülerini aldığını yine kitaptaki emlak kayıtlarından öğrendiğimiz ev, dokuz oda bir mutfaktan oluşan büyük bir konak ve 341 m2’lik bir arsa üzerine kurulu. Üç yıl sonra 1881’de bu evde Mustafa dünyaya gelecek ve sekiz yıl bu evde yaşayacaktır.

Yine kayıtlardan Ali Rıza Efendi ve Zübeyde Hanım’ın evlerinin hemen yanında beş odalı başka bir ev daha inşa ettirdiklerini de öğreniyoruz. Hatta bu mülkleri daha sonra aralarında paylaştırmışlar ama paylarını ortak kullanmaya devam etmişler. Ta ki 1887’ye kadar...1887 yılında yani Mustafa Kemal 6 yaşındayken Ali Rıza Efendi hayatını kaybeder. Tam ölüm tarihi ve ölüm nedeni kayıtlarda mevcut değil ama mirasının “şeri mahkeme” tarafından tasdik edildiği 13 Nisan 1877’den önce vefat ettiği kesin. Keresteci Ali Rıza Efendi’nin mirası eşi, oğlu Mustafa ve kızları Makbule ile Naciye arasında bölüştürülmüş. Atatürk’ün az bilinen kız kardeşi Naciye’nin adı ise en son Ocak/Şubat 1888’de emlak kayıtlarında geçmiş. Kitaba göre muhtemelen bundan kısa bir süre sonra hayatını kaybetmiş. Ali Rıza Bey’den kalan miras ailenin o günlerde maddi olarak zor günler geçirdiğini gösteriyor. Defni için 500 kuruş harcanan Ali Rıza Efendi’den Zübeyde Hanım’a 751 kuruş, oğlu Mustafa’ya mirasın yüzde 44’ü olan 1.929 kuruş ve iki kızına da 964’er kuruş kalmış. Tabii bir de ederi 35.010 kuruş olan bir ev. Ama kayıtlarda Ali Rıza Efendi’nin Selanik’teki “Stambul Çarşısı” esnaflarından Nuri Efendi’ye 28.800 kuruş borcu olduğu görülmekteydi. Nuri Efendi mahkemeye başvurarak Ali Rıza Efendi’nin, borca karşılık evini rehin olarak verdiğini iddia eder ve Pembe Köşk’ü ister. Mahkemede Zübeyde Hanım bu borcu inkâr eder. Mahkeme kayıtlarındaki belgede Nuri Efendi’nin bariz şekilde sarhoş olduğu ve mahkemeye sunduğu belgenin bağlayıcı olmadığı yazmaktadır. Sonunda mahkeme evin Zübeyde Hanım’da kalmasına karar verir. Ama Zübeyde Hanım eşinin vefatından kısa bir süre sonra küçük evi satar, büyük evi de rehin vererek Mustafa ve Makbule’yi yanına alıp Selanik yakınlarındaki Langaza’daki ağabeyi Hüseyin Ağa’nın yanına taşınır. Ama Mustafa’nın iyi bir eğitim sürmesini isteyen Zübeyde Hanım, onu yine Selanik’teki evlerine yakın teyzesi Fatma Molla’nın yanına gönderir. 1899’da annesi vefat eden Zübeyde Hanım’a teyzesinin oturduğu bu ev miras kalır. Ardından daha küçük bir eve geçerler, 1906’da aile tekrar Pembe Köşk’e döner. Bu arada 1908’de artık bir subay olan Mustafa Kemal’in de aynı mahalleden iki ev aldığını öğreniyoruz. İlginç detaylardan biri de Zübeyde Hanım’ın ikinci eşi Ragıp Abbas. Günün sonunda Selanik kaybedilince Zübeyde Hanım, üç evini bırakarak İstanbul’a gidiyor. Ama ikinci eşi Ragıp Abbas Selanik’te kalıyor. Evlerin mülkiyeti için dava açıyor ama kaybediyor. Evler önce terk edilmiş mallar olarak tescilleniyor, sonra başkalarına satılıyor. 1933 yılında Selanik Belediye Meclisi Pembe Evi satın alarak Atatürk’e hediye ediyor. Aslında satın aldıkları evin Zübeyde Hanım’ın mülkü olduğunu bilmeden... Kitap bir polisiye gibi bu evlerin izini sürüyor. Ama bence en dikkat çekici yeri Ali Rıza Efendi’nin mirasında bir miktar parası ve ev dışında sıralanan kalemler:

45 kuruş değerinde 6 sof ceket ve bir yelek, 20 kuruş değerinde 1 köhne pantol, 40 kuruş değerinde 1 palto, 20 kuruş değerinde 1 sandık, 5 kuruş değerinde Lügat-i Osmani, 10 kuruş değerinde Miftah’ul Kulub

Mirastaki son maddede duralım. Miftah’ul Kulub yani “Kalplerin Anahtarı”, Abdülkadir Geylani’nin 15. göbekten torunu Muhammed Nuri Şemseddin Nakşibendi’nin (1801-1863) yazdığı hâlâ daha basılan ehl-i tariklerin en çok rağbet ettiği, tarikat yoluna girenlere okutulan popüler kitaplardan biri.

Şöyle başlıyor:
“Bu eserin derlenip yazılmasına kalkmaya ve başlamaya sebep olan durum şudur: Hicrî 1259 (M. 1843) yılı rebiülâhir ayında, kendi hücremizde teveccüh halindeydik. Bu hâlde bulunduğumuz sırada; Enbiyanın Sultanı Evliyanın Asfiyanın Müttakilerin Baş Tacı Efendimiz Hazretleri zuhur etti. Allah, ona. salât ve selâm eylesin.

Bu hiçbir şey hükmünde olan kula; ihsan, mürüvvet, lütuf ile şöyle buyurdu: -Nuri, evlâdım, vakitler bir başka oldu. Âşık, sadık, mana yüzünü görmeyi isteyen ümmetlerim; esenlikle yollarını bulup hoşnutluk yoluna bel bağlayarak vuslat sırrına nail olsunlar.

Sofilerden bazısı da; arada vasıta olmadan takvası üzere giderek, yollarını düzeltmek için özlerine bir kabiliyet gelsin. Zira, bir alay kimseler vardır ki; ehlullah kisvesini giymiş, kemer bağlamış, başına taç giymiş, şeriatıma da itibar etmemiş durumdadır. Geçen hâlinden ve tecellisinden söz ederek; ehlullahın yazdıkları risalelerden ve şiirlerden ezberleyip meclis meclis gezip o hâllerden dem vururlar...”

Mirasında çocuklarına bir Osmanlıca sözlükle birlikte bu kitabı bırakan keresteci Ali Rıza Efendi’nin de ehl-i tarik olduğunu (Kadiri ya da Nakşi) tahmin edebiliriz. Mustafa Kemal ise 1925 yılında bu kitabı okuyanların tekke ve zaviyelerini kapatmıştı. Muhtemelen bu kitap da uzun yıllar yasaklı kitaplar listesinde yer aldı. Bu başlangıcı yüzünden çokça eleştirilen kitabın ancak 1976 yılında Latin harfleriyle basılması bunu gösteriyor Yine de emin değiliz. Babasından miras kalan kitap hâlâ kütüphanesinde mi diye merak edip Anıtkabir sitesindeki Atatürk’ün kitapları bölümüne bakarsanız, benim gibi bulamayabilirsiniz. Belki de depodadır. Ama Vasilis Dimitriadis’in “Bir Evin Hikâyesi” muhakkak kitaplığınızda olmalı. Kitabı okurken, borç içindeki keresteci babasından az bir parayla birlikte bir tasavvuf kitabı miras kalmış, dedesi Mustafa’nın adını taşıyan, iyi bir dinî eğitim almış güçlü bir annenin himayesinde yetişmiş Mustafa Kemal’in şahsında bütün bir 200 yıllık sorunlar, travmalar gözlerinizin önünden geçiyor. Mustafa Kemal, 23 Nisan 1920’de Meclis’i açarken arkasındaki levhada Şûrâ suresinin 38. âyeti asılıydı:

“Ve emruhum şûrâ beynehum”... 
Orada emredildiği gibi işlerimizi hâlâ istişare ile yürütmeye, daha çok konuşmaya, birbirimizi anlamaya ihtiyaç var. Çünkü ortak bir hikâyenin çocuklarıyız...

https://www.bilgipesinde.com/detay/yunanli-tarihciden-ataturk-arastirmasi 

https://turkish-culture-history-language.blogspot.com/2017/12/yunanl-tarihci-vasilis-dimitriadisin.html   

6 Mayıs 2020 Çarşamba

ÇÖREĞİ BÜYÜK KÖYÜ İÇİN ŞİİR : KÖYÜMÜZDE BÖYLE CANLAR VAR İDİ





KÖY İÇİN YAZILMIŞ DÖNEMİNİN İNSANLARINI ANLATAN GÜZEL BİR ŞİİR 
ŞİİRDE İSİMLERİ  GEÇİP ÖLENLERİ  RAHMETLE ANIYORUM.
 UMARIM  SONRADAN GELEN NESİLLER KÖY HAKKINDA BİLGİ SAHİBİ OLURLAR

ÇÖREĞİ BÜYÜK KÖYÜ İÇİN ŞİİR : KÖYÜMÜZDE BÖYLE CANLAR VAR İDİ

Köyümüz dede kayası eteği
Adelİde giyerdi sarı eteği
Gurtloğun bozda gohulunun otağı
Köyümüzde böyle canlar var idi

Köyümüzün önünde kanal yolları
Esma ana dokur idi ala çulları
Gönül ananın tatlı dilleri
Köyümüzde böyle canlar var idi

Sivrilide gezer idi Havza köyünü
Ziyaret ederdi talibini soyunu
Çokda severdi dıngılının uzun boyunu
Köyümüzde böyle canlar varidi

Sarhoşun cumuya tarih yazardı
Katıkçi sali at üstünde gezerdi
Eminde gamsüzü bazen üzerdi
Köyümüzde böyle canlar varidi

Ali kösenin uzundur boyu
Havanın memetde kul himmet soyu
Ederdi sohbet ,severdi köyü
Köyümüzde böyle canlar varidi

Köyümüzde ekilir mısır darısı
Üflükçüde sarıların yarısı
Karasudanda akardı suyun durusu
Köyümüzde böyle canlar varidi

Köyümüzden geçer sel deresi
Çokda içerdi dırga çetesi
Erken ayrıldı aramızdan Hamza ile ali rızası
Köyümüzde böyle canlar varidi

Topçunun aşurda biner idi sarı atına
Sürer giderdi kaşın ardına
Derdi duranım derman derdime
Köyümüzde böyle canlar varidi


Ali baba yüksekde yatardı
Albay anada mekik atardı
Yar yarda koyun alıp keçi satardı
Köyümüzde böyle canlar varidi

Yemenin evi yakın idi setene
Kösenin Halil çift koşardı kötene
Civcovun alide görevini yaptı vatana
Köyümüzde böyle canlar var idi
sanki bir hacı
Çakırın alinin şerif 
Halil dedeside ona hep duacı
Oğulları bacanak gelinleri bacı
Köyümüzde böyle canlr varidi

Kel sali gezerdi dağı taşı
Hep yanında idi ekmeği aşı
Onunda var idi iki gardaşı
Köyümüzde böyle canlar var idi

KAYNAK:Aşık Sabri Yılmaz 1978