padişah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
padişah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mayıs 2022 Pazartesi

2.ABDULHAMİT DÖNEMİNDE KAYBEDİLEN OSMANLI TOPRAKLARI


 2.ABDULHAMİT DÖNEMİNDE KAYBEDİLEN OSMANLI TOPRAKLARI

2. ABDULHAMİD DÖNEMİNDE HİÇ TOPRAK KAYBEDİLMEDİĞİ İDDİASI

Osmanlı Padişahı 2. Abdülhamit’in 33 yıl Osmanlı Devleti’ni savaşa sokmayıp, hiç toprak kaybı yaşatmadığı iddiası doğruyu yansıtmıyor. Osmanlı İmparatorluğu, 2. Abdulhamit’in 33 yıllık idaresi süresince Tunus, Girit, Mısır, Kıbrıs, Sırbistan, Karadağ, Romanya, Bulgaristan, Bosna Hersek, Niş, Teselya, Kars, Batum, Ardahan’ı kaybetmiştir.

33 yıllık 2. Abdülhamid devrinde hiç toprak kaybı yaşanmadığını iddia eden bir kitle var. Ancak, bu kitle 2. Abdülhamid’in Osmanlıyı savaşa sokmayıp, hiç toprak kaybı yaşatmadığına inansa da, tarihi gerçekler aksi yönü işaret ediyor.

2. Abdulhamit’in hüküm sürdüğü 1876-1909 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’nun kaybettiği topraklardan bazıları şu şekilde: Tunus, Girit, Mısır, Kıbrıs, Sırbistan, Karadağ, Romanya, Bulgaristan, Bosna Hersek, Niş, Teselya, Kars, Batum, Ardahan.

 İlaveten, 2. Abdulhamid’in saltanatı döneminde yaşanan siyasi olaylara dair ya da Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak kayıplar hakkındaki Vikipedi başlıklarını bile sıralamak bu iddianın yersizliğini sergilemek için yeterli olur.

Siyasi olaylar

Tahta çıkışı ve Birinci Meşrutiyet

Balkanlarda karışıklıklar ve uluslararası ortam

Sırbistan ve Karadağ ile savaş (1876-1878) ve Tersane Konferansı

1877-78 Türk-Rus Savaşı (93 Harbi)

Bosna Hersek ve Yenipazar’ın Avusturya tarafından işgali (1878)

Kıbrıs’ın Birleşik Krallık tarafından işgali (1878)

Birleşik Krallık Kıbrıs Yüksek Komiserliği Bayrağı

1878’de Kıbrıs’a İngiliz bayrağının çekilmesi

Tunus’un Fransa tarafından işgali (1881)

Borçların ödenemez hale gelmesi ve Borçlar İdaresi’nin (Düyun-u Umumiye) kurulması (1881)

Yunanistan’ın Teselya’yı ilhakı (1881)

Mısır’ın Birleşik Krallık tarafından işgali (1882)

Somali’nin Birleşik Krallık tarafından işgali (1884)

Habeş Eyaletinin İtalya tarafından işgali (1885)

Şarki Rumeli’nin Bulgaristan tarafından ilhakı (1885)

Makedonya’da tedhiş hareketleri

Ermeni isyanları (1891-1895)

Yunanistan ile savaş (1897)

Girit’e özerklik verilmesi (1898)

Kuveyt’in özerklik kazanması (1899)

Yemen İsyanı (1905)

İkinci Meşrutiyet (1908)

Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesi (1908)

Avusturya’nın Bosna-Hersek’i ilhak etmesi (1908)

Girit’in Yunanistan’a katılma kararı (1908)

Tedbirler

İkinci Meşrutiyet

31 Mart Ayaklanması ve Tahttan İndirilişi

 

Brittanica‘da 2. Abdulhamid’in 1878 yılından 1908 yılına değin İmparatorluğun topraklarını Rumeli’nin doğusu, Girit, Mısır ve Tunus dışında korumayı başardığı şöyle aktarılmıştı:

“Abdülhamid, 1878’den sonra imparatorluğu korumakta makul bir başarı elde etti. Doğu Rumeli hariç, 1908’e kadar başka toprak kaybetmedi (1881’de Fransa tarafından işgal edilen Tunus’ta ve 1882’de İngiltere tarafından işgal edilen Mısır’da Osmanlı otoritesi zaten önemsizdi). Girit’te Yunanistan 1897’de Giritlileri desteklemek için müdahale ettiğinde Osmanlılar isyanları bastırdı ve Yunanistan’ı mağlup etti. Ancak Avrupalı ​​güçler, Abdülhamid’i Girit’e özerklik vermeye zorladı. Avrupa’nın Makedonya’da önemli reformları uygulamaya zorlama çabalarını engellemede daha başarılı oldu. Arabistan’da Osmanlılar , 1870’lerin başında başlamış olan güçlerini genişletmeye devam ettiler.”

 

Ayastefanos ya da Berlin Antlaşmalarını okumak da bu iddianın gerçek dışılığının anlaşılması adına kâfi gelebilir…

 

https://www.malumatfurus.org/2-abdulhamid-doneminde-hic-toprak-kaybedilmedigi-iddiasi/   

 

22 Mayıs 2017 Pazartesi

OSMANLIDA İÇKİ FABRİKALARI 2.ABDULHAMİT ZAMANINDA KURULDU

OSMANLIDA İÇKİ FABRİKALARI 2.ABDULHAMİT ZAMANINDA KURULDU
OSMANLI’DA İLK RAKI FABRİKASI VE BİRAHANE ABDÜLHAMİT DÖNEMİNDE AÇILMIŞTIR
Abdülhamit ise Yıldız Sarayı’nda adeta ablukaya alınmış ve kendisini kuşatan İngiliz derin devletinin oyunlarına yenik düşmüştür. Tüm devlet büyükleri gibi saygıyı hak etmektedir, ama o dönemi Osmanlı’nın kudretli günleri gibi kendisini de hatasız evliya bir şahıs gibi göstermek tarihi gerçeklere uygun düşmemektedir.

Osmanlı’nın en geniş toprak kayıpları,
İlk rakı fabrikasının ve birahanenin açılması,
Sigara üretiminin başlaması,
Genelevlerin ve gayri meşru hayatın yaygınlaşması,
Avrupa’ya şarap ihracatı yapılması,

Allah’ın varlığını inkar eden Darwinizm’in Osmanlı’nın dört bir yanına yayılması,
Bizzat İngiliz paşaları ve onların destekçilerini devlete atayarak Osmanlı yönetiminin İngiliz derin devletinin eline terk edilmesi,
Osmanlı Donanması’nın çürütülmesi,
Duyun-i umumiye ile Osmanlı’nın ekonomik olarak Batı’ya tam bağımlı hale gelmesi ve İslam ümmetinin dağılması Abdülhamit döneminde olmuştur.

Abdülhamit’in İzniyle Açılan Bomonti Birahanesi
Abdülhamit döneminde ilk birahane, İstanbul’da Bomonti Kardeşler tarafından kuruldu. Selanik'te de Olimpos Bira ve Şampanya Fabrikası açıldı. Fabrikaların arz tezkiresine yani üretim iznine Abdülhamit kendi imzasıyla onay verdi. Bomonti birahanesinde yılda 7 milyon litre bira üretiliyordu. Zamanla üretim 10 milyon litreye kadar çıktı. Trakya ve Marmara Körfezi kıyılarından Eskişehir'e kadar uzanan bölgede halkın bira içebilmesi için “Bomonti Bira Bahçeleri” kuruldu.
Abdülhamit döneminde İstanbul ve çevresinde bira tüketimi o derece artmıştı ki Viyana’dan bile trenle taze bira getiriliyordu.

Abdülhamit döneminde içki üretimi devletin resmi faaliyetlerinden biri haline geldi
Abdülhamit içkinin vergi düzenlemesini de yaptı. ‘‘Müskirat Nizamnameleri” yani ‘‘İçki Yönetmelikleri” çıkarttı. 7 Nisan 1886 tarihli yönetmelikle içkiden alınacak vergiler düzenli bir şekle getiriliyor, 14 Temmuz 1890’da ise, ihraç edilecek şarapların kalitesi ve vergileri belirleniyordu.

Türkiye’de ilk rakı fabrikası da Abdülhamit döneminde açıldı
Abdülhamit döneminde başka rakı fabrikaları da açıldı. Örneğin Niğde’nin Fertek kasabasında Fertek Rakısı fertek rakısı şu anda yok üretilmeye başlandı. Boğaziçi, Ruh, Âlem, Deniz Kızı bu rakılar şu anda yok  gibi rakılar birbirleriyle yarışır olmuşlardı. Saray görevlilerinin bile rakı ürettiği Abdülhamit döneminde, en çok tüketilen rakılarından bir diğeri de Üzüm Kızı rakısıydı. Buna  tanıtım resmi nedeniyle halk “Kızlı Rakı” derdi. İnsan sağlığına son derece zararlı olan, toplumsal düzenin ve ahlakın bozulmasına sebep olan içkinin bu derece yaygınlaşması Osmanlı’yı hızla çöküşe sürükledi.

Abdülhamit döneminde içki üretimi ve tüketimini gösteren grafikler

Sadece 1896 yılında toplam şarap üretimi yaklaşık 86 milyon kilo
Rakı üretimi 14 milyon kilo  
Brandi üretimi 32 milyon kilo
Bira üretimi 1 milyon kilo
Toplam içki üretimi 102 milyon kilodur
Abdülhamit Bergama’da Yunan rakısı uzo üretimi için de ferman verdi
Avrupa bağlarında bozulma başlayınca, başta Fransa olmak üzere Avrupa ülkeleri şarap ihtiyaçlarını Osmanlı’dan gidermişlerdir. Abdülhamit döneminde 1904’de, İmparatorluğun şarap ihracatı, tam 340 milyon litreye çıkmıştı. Dönemin Osmanlı gazetelerinde şarap ilanları dahi yayınlanıyordu.
Çeşitli markaların konyak ilan tabelaları İstanbul’un birçok yerine asıldı.
Abdülhamit döneminde Erdekli Kotroni Efendi’nin damıttığı Osmanlı konyakları ise Paris’te yarışmaya girmiş, madalyalar almıştı.
Abdülhamit döneminde içki üretimi ve tüketimi o derece yaygınlaşmıştı ki, Ayşe Fahriye Hanım’ın ilk baskısı 1883’te yapılan ve çok tutulan “Ev Kadını” adlı yemek kitabının 34. Bölümü evde rakı üretimini anlatmaktaydı. Hatta, Gazeteci Ahmet Cemaleddin Saraçoğlu’na göre, “Abdülhamit dönemi, vatandaşlar için kocaman bir meyhane” idi.
Oysa Allah Müslümanlara içkiyi haram kılmıştır. Elbette her insan istediği şekilde yaşamakta özgürdür ancak İslam Halifesi olan bir şahsın içki fabrikaları açılması için kendi imzasıyla tezkire yayınlaması ve içkinin yayılmasına destek olması kabul edilir bir durum değildir. 
Ey iman edenler, içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden olan pisliklerdir. Öyleyse bun(lar)dan kaçının; umulur ki kurtuluşa erersiniz. (Maide Suresi, 90)


OSMANLIDA İÇKİ İÇEN PADİŞAHLAR ABDUL MECİT"OSMANLI'YI DEDELERİMİN İÇKİSİ YIKTI"

OSMANLIDA İÇKİ İÇEN PADİŞAHLAR
ABDUL MECİT"OSMANLI'YI DEDELERİMİN İÇKİSİ YIKTI"
TÜRKİYE'de son günlerde gündeme gelen "içki" ve "millî içki" tartışmalarına bugün İslam dünyasının ve Osmanlı İmparatorluğu'nun son halifesi olan Abdülmecid Efendi de katılıyor...
Abdülmecid Efendi 1920'lerde kaleme aldığı, yayınlanmayan ve şimdi bende bulunan kendi elyazısı ile olan bir risalesinde tahta geçen 36 padişahın özelliklerini anlatıyor, hepsini hataları ve sevapları ile değerlendiriyor ve yıkılmanın sebebini bazı hükümdarların içkiye olan aşırı düşkünlüklerine bağlıyor.
Osmanoğulları'nın son halifesi olan Abdülmecid Efendi 1868'de İstanbul'da doğmuş, 1944'te Paris'te sürgünde ölmüştü.
Birkaç yabancı dil bilir, resim ve batı müziğiyle uğraşır, modern Türk resminin ilk ve en büyük isimlerinden kabul edilirdi. Çamlıca'daki köşkü devrin entellektüellerinin uğrak yeri, hattâ bir çeşit akademi idi. Besteleri batı formlarındaydı; konçertolar ve oda müziği eserleri besteler, bunları köşkünde kadınlardan oluşturduğu topluluklara çaldırır, Türkiye içinde ve dışında açılan resim sergilerine yağlıboya tablolarını gönderirdi. İstanbul'daki yabancı elçiliklerin raporlarında ondan bahsedilirken "Fes giymediği zamanlarda iyi yetişmiş bir Fransız'ı andırıyor" gibisinden ifadelere rastlanırdı.
Abdülmecid Efendi'nin yandaki kutuda yeralan ifadelerini yayınlanmamış risalesinin içkiden bahsettiği kısımlarından ve diğer bazı yerlerinden özetleyip günümüzün Türkçesi'ne aktararak naklediyorum.
İşte, bir torunun kaleminden dedelerin öyküsü...

'İçtiği şarapların manevî cezası, başını hamamın mermerinde parçalamak oldu'

HALİFE ABDÜLMECİD Efendi, 1920'li senelerde kaleme aldığı yayınlanmamış risalesine "Osmanlı Devleti'nin çöküşüne sebep olan dertlerin başında, içki gelir. İçki, dinen de yasaklanmıştır ve haramdır. Halife çocuğu olan şehzadeler bunu asla unutamazlar ve unuttukları takdirde hem ilâhî emirlere karşı gelmiş, hem de millete ve Osmanlı Hanedanı'na verilmiş olan hilâfet ile saltanata ihanet etmiş olurlar. İçki içenlerin hilâfette ve saltanatta hiçbir hakları yoktur" sözleri ile başlıyor.
Abdülmecid Efendi, büyük boy kâğıtlara yazdığı bu 35 sayfalık risalesinde Osmanlı padişahlarının tamamı hakkında değerlendirmeler yapıyor. Aşağıda, son halifenin içki konusunda yazdıklarının bazılarını özetleyerek naklettim:

* İKİNCİ BAYEZİD: Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri'nin oğlu olan İkinci Bayezid, pederinin heybetine ve büyüklüğüne sahip olmaktan mahrumdu. Ne babasından kendisine kalan büyük devleti idare edebildi, ne de İslâm âleminin çöküşüne, meselâ o zaman İspanya'da yıkılan Emevî Devleti'nin felâketine ve Avrupalılar'ın Müslümanlar'ı işkencelerle katletmelerine çare bulup ses çıkartabildi. En nihayet millete karşı vazifelerini yerine getirememesi ve içkiye olan düşkünlüğü yüzünden devletin geleceğinin büyük bir büyük felâket ile karşı karşıya bulunduğunu gören oğlu Yavuz Sultan Selim'in şiddetli müdahalesi ile ezilip bertaraf oldu. Felâketinin başlıca sebebi, içmesi idi.

* İKİNCİ SELİM: Kanunî Sultan Süleyman gibi büyük bir padişahın yegâne hatası, âkıl evlâdı Şehzade Mustafa'yı feda ederek devletin idaresini İkinci Selim gibi bir sefih bir serhoşa bırakması idi ki, yükselmenin sona ermesi işte böyle başlar.
O zamana kadar mağlubiyet bilmeyen Osmanlılar'ın Haçlı donanmasına yenilmeleri üzerine bütün Avrupa'da ilk şenliklerin yapılması, İkinci Selim zamanındadır. İkinci Selim, Kıbrıs şarabı ile serhoş olan ve hiçbir işe yaramayan başını eski sarayda hamam mermerlerine çarparak parçalamış ve bu suretle lâyık olduğu manevî cezayı görerek vücudunu dünyadan kaldırmıştı. Artık bundan sonra sefahat, işret, şehvet ve israf devri başlamış; felâket yollarına doğru büyük adımlar atılmıştı. Uğranan her çeşit belâ fedâkâr millete yüklenmiş, refah ve saadet uzaklaşmış ve arada bir yüzünü göstermiş ise de, akşam güneşi gibi hemen batıp gitmişti.

* ÜÇÜNCÜ MURAD, ÜÇÜNCÜ MEHMED: Bu iki padişaha "Osmanlı Devleti'nin amansız cellâdı" denmesi doğrudur. Her türlü rezaleti icra ederek Osmanlı Devleti'nin azametli saltanatını çöküşe mahkûm etmişlerdir. Üçüncü Mehmed, şehzadelerin kafes arkasında yaşamaları kaidesini de icad etmiştir.

* DÖRDÜNCÜ MURAD:
Hakikaten en büyük padişahlarımız arasında sayılmak yeteneğine sahipti ve mertliği ile bütün Osmanlılar'ı hayrette bırakmıştı. Fazilet sahibi idi, eski pehlivanların kaldıramadıkları demirlere ve gürzlere başka halkalar ilâve ettirir ve bunları kaldırarak hünerini icra ederdi. Bağdat ve İran seferlerine çıkan iktidar sahibi bu padişah, geleceğin en büyük hükümdarı olmaya namzet iken içtiği rakının kurbanı olmuş; devletin talihini ve geleceğini İbrahim gibi akıl noksanı ve anlayıştan mahrum bir şahsa terkederek dünyadan çekilmişti.

* ÜÇÜNCÜ AHMED:
Devletin en hassas zamanlarını Lâle Devri'ne çevirerek bütün milleti zevk ve sefahatle mestetti, günlerini, Sâdâbâd safâları ile geçirdi. Fırsatlar elden kaçtı, zira padişahın eğlenceden başını kaldırıp devletin ufkunu görmeye zamanı yoktu; baksa bile görmek için bir kabiliyeti de bulunmuyordu. Sefahat kendisini tamamen ele geçirmişti. Çıkan bir isyan neticesinde saltanatı Birinci Mahmud'a terkedip başarısız şekilde bir köşeye çekilmeye mecbur oldu.

* İKİNCİ MAHMUD: Tarihimizin incelenmeye en fazla lâyık devirlerinden biri, büyükbabam İkinci Mahmud'un iktidar yıllarıdır.
Osmanlı Devleti'ni geçmişten alıp parlak bir şekilde geleceğe nakleden azimli bir padişah idi. Genç yaşında iken üzerine aldığı vazifeler o kadar önemli ve o kadar da zor idi ki, geçmişten gelen dertlerin altında eziliyordu. Böyle zor bir zamanda üstlendiği görevi yerine getirebilmesi için gereken azmin, ilmin ve irfanın yanında büyük cesarete de sahipti. Bu sayede bazı hatalarına rağmen devletin yeniden ayağa kaldırılması için gerekenleri yerine getirmeye muvaffak oldu ama ne çare ki eserini tamamlayamadan henüz genç sayılabilecek bir yaşta vefat etti.
Sultan Mahmud'un yaptığı büyük işleri yarım bırakmasının sebebi ne idi? İşte, aradığımız mesele budur!
Başlattığı inkılâp, kuvvetten düşmüş olan devleti her türlü zorluklar ile karşı karşıya bırakmıştı. İç sıkıntılar, Rusya meselesi, devletin bir vilâyeti olan Mısır'ın Mehmed Ali Paşa vasıtası ile bağımsızlığını kazanıp muazzam ve şevket sahibi Osmanlılar'ı mağlûp etmesi, İkinci Mahmud Hazretleri'ni sıkıntıya sokmaya kâfi idi. Mısır'da kendisine karşı isyan eden Mehmed Ali Paşa'ya "Aradığım adam sen imişsin, gel burada benimle beraber çalış, Osmanlı'yı ihyâ edelim" diyeceği yerde Paşa'yı gıyabında idama mahkûm etmekle başına büyük dert açmış, bu gibi dertler az imiş gibi çelik gibi vücudunu tahrip etmek için bir de içkiye müptelâ olmuş, 55 yaşında tam tecrübeye sahip olmuş ve iş görüp eserini tamamlayacağı sırada üzüntüler içinde gözleri kapatmış idi. Son sözü "Ah kahpe İngiliz, en nihayet eserimi tamamlayamadan benim de canıma kıydın!" olmuştu.

* SULTAN ABDÜLMECİD: Saltanata, devletin en buhranlı zamanında gelmişti. Pederinin kendisine bıraktığı mühim ama tamamlanamamış vazifeyi üzerine alarak aynı siyaseti büyük bir iktidar ile devam ettirdi. Tanzimat'ı cihana ilân ederek bütün devletlerin itimadını kazandı. Osmanlı İmparatorluğu'nu Avrupa devletlerinin arasına kattı, Kırım Savaşı'nı da kazandı ve memleketine büyük hizmetler etti.
Ama binlerce defa yazıklar olsun ki, babasından devraldığı işleri bitirebilmek için daha pek çok çalışması lâzım iken o da içkiye müptelâ oldu ve bu yüzden vefat etti.

* SULTAN ABDÜLÂZİZ: Pederim olan Abdülâziz Han Hazretleri, Allah'a şükürler olsun ki, bu gibi ahlâk zaaflarından hiçbirine müptelâ değildi. Hatta, ağzına hayatı boyunca bir damla olsun içki koymadığı gibi tütün de kullanmaz ve kahveyi bile nadiren içerdi. Bu sayede oldukça kuvvetli bir bedene sahip olmuştu. On beş küsur senelik saltanatını hiçbir hastalık görmeden geçirdi.
Ama, kendisine ve başladığı büyük işlere yardım edecek tek bir kimseye bile sahip olamadığından tahttan indirilme felâketine maruz kalıp şehid edildi.

* ABDÜLMECİD'İN ÇOCUKLARI: Sultan Abdülmecid, ardında saltanat makamına ve hilâfete namzet dört oğul (Beşinci Murad'ı, İkinci Abdülhamid'i, Sultan Reşad'ı ve Sultan Vahideddin'i kastediyor) bıraktı. Bunların hepsi ardarda tahta geçerek Avusturya sınırından Basra Körfezi'ne uzanan koskoca bir devletin çöküşünün sebebi oldular. Ben, bu dört hükümdarı, tarihin vereceği en şiddetli hükme bırakmakla yetiniyorum.

15 Haziran 2015 Pazartesi

OSMANLIDA KURULAN İÇKİ FABRİKALARI



ATATÜRKÜN İÇTİĞİ BİR KADEH   RAKI İÇİN   SARHOŞ DİYENLER BAKIN

OSMANLIDA KURULAN İÇKİ FABRİKALARI



İslamcıların sanki bir suçmuş gibi Padişahların alkollü içki içmediklerini ve ilk bira fabrikasının Atatürk tarafından kurulduğunu söylediklerini biliyoruz.
 

2.Abdülhamid'in torunu Osman Ertuğrul, Dedesinin Rom içtiğini söylediği zaman yine bu islamcılardan hakaret ve küfürler yediğinide biliyoruz.Onların gözünde bütün Osmanlı Sultanları, içmez,yemez,sevişmez hiçbir zaafı olmayan üstün insan ''Evliyaullah''tandır.
İşte görmezden gelinen gerçekler :

İlk bira fabrikası Osmanlı İmparatorluğu döneminde 1890'da İsviçreli Bomonti kardeşler tarafından Feriköyde kurulmuştur.
Biranın Osmanlı topraklarına girmesi 1839 senesine Osmanlının batıya açılma sürecine denk gelir.
1840 lı yıllardan itibaren çeşitli illere birahaneler kurulmuştur.
İzmir Alsancak’ta bulunan A. Prokopp’a ait birahanenin seramik şişesinde, kuruluş tarihi 1846 olarak belirtilmektedir.
1888’de İstanbul’da 15’i Beyoğlu’nda, 8’i Galata’da, 8’i diğer semtlerde olmak üzere 31 birahane mevcuttur

1894 yılında iller temelinde sadece İstanbul, İzmir, Selanik ve Ankara’da birahane vardır.İstanbul’da 33, İzmir’de 5, Selanik’te 4, Ankara’da 3 tane birahane bulunmaktadır.

1862 yılı vergi mevzuatında rastlanan bir maddeye göre Arpa suyundan yüzde 20 zaiyat bedeli düşüldükten sonra yıllık raiç bedeli üzerinden yüzde 10-15 kayıt alındığına dair kayıt vardır.

Bomonti bira fabrikasıyla elde edilen vergilerden memnun olan Osmanlı, 2. bira fabrikasının (Olimpos Bira Fabrikası) 1892 yılında Selanikte açılmasına izin verdi.

Osmanlı’da bira üretim miktarıyla ilgili ilk bilgi 1896 yılına aittir. Bu bilgiye göre bira üretimi 12.000 hl, yani 1,2 milyon litredir. Hızla arttığı görülen üretim 1913-1914 yılında 9,9 milyon litredir. Türkiye Cumhuriyeti döneminde bu rakama ancak 1940’lı yıllarda ulaşılmıştır.

Osmanlı döneminde kurulan Bomonti Bira Fabrikası 1938 de Tekel'e geçmiştir. / Putsuz

Kaynaklar: birayadair.com, Mert Sandalcı 1997


OSMANLIDA KURULAN İLK RAKI FABRİKASI

Rakı, ilk defa Türkiye'de üretilmeye başlanmış ve Osmanlı Devleti döneminde Anadolu'da ve Rumeli'nde yaygın olarak içilen bir içecek haline gelmiştir. Tanzimat'tan sonra meyhanelerin çoğalmasıyla birlikte rakı üretiminde de artış olmuştur.

ilk rakı fabrikası, 1880'li yıllarda Sultan Abdülhamit döneminde, başmabeyinci ve maliye bakanlarından Sarıcazade Ragıp Paşa tarafından Tekirdağ yolu üzerinde Umurca Çiftliği'nde kurulmuştur. Umurca Rakı Fabrikası'nda üretilen Umurca Rakısı ve asıl adı "Bozcaada" (Tenedos) rakısı olan Deniz Kızı rakısı dönemin en kaliteli rakılarıydı. Osmanlılar döneminde azınlıklarda İstanbul'da rakı imalathaneleri açmışlardır.

Cumhuriyet döneminde Tekel Genel Müdürlüğü'nün kurulmasıyla rakı çeşitleri de arttı.



OSMANLIDA MEYHANELER

İstanbul’da 1000’den fazla meyhane vardı



“Muhteşem Yüzyıl” dizisinde Kanuni Sultan Süleyman’ın içkisine de yer verilmesi, Osmanlı’yı koyu bir din devleti sananları şaşırttı, tepkilere yol açtı. Oysa Osmanlı içkiye karşı hoşgörülüydü, sıkı içilirdi. Osmanlı şarapları, konyakları ünlüydü...

Türkiye’nin gündemini geçtiğimiz hafta iki içki tartışması işgal etti. Biri “Muhteşem Yüzyıl” dizisindeki Kanuni figürüyle ilgili “Padişahı içkici ve eğlence düşkünü göstererek atalarımıza saygısızlık yapılıyor” tartışmaları, diğeri Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu’nun yeni yönetmeliğiyle içkiye koyduğu garip sınırlamalarıydı. İkinci konuyu haftaya genişçe yazacağız ama Osmanlı’da içki ile ilgili tartışmalarda, “demiri tavında dövmek” ve bu konudaki yine “muhteşem” literatüre sıcağı sıcağına göz atmak iyi olacak...


OSMANLI’DA ÜRETİLEN KONYAKLAR PARİS’TEN MADALYA ALMIŞTI
Osmanlı hayranı bazı kesimler o dönemleri katı, baskıcı ve yasakçı dönemler olarak göstermeye çalışsa da, gerçekler öyle değil. Osmanlı içki kültürünün zengin olduğu, her tür içkinin üretildiği ve belli dönemlerde ithal edildiği bir toplum olmuş. Meyhane sayısı aşırı artınca ve içki yaygınlaşınca sert yasaklar uygulansa da, kısa sürede gevşeyip eski hale dönülmüş. Dizide tartışılan Kanuni, saltanatının son yıllarında içkiye katı yasaklar getirmiş ama Baki ve Nevi gibi şairler de bundan şikâyet eden şiirler yazmış.
Padişahlar aleni içmemişler ama bir bölümü içkiyi de hayli sever ve tüketirmiş... II. Selim’in bir lâkabının da “Sarhoş Selim” olması boşuna değil; Kıbrıs’ın kehribar renkli şaraplarının tutkunuymuş. Fatih Sultan Mehmed’in “Avni” mahlasıyla yazdığı şiirlerde şarap övgülerine rastlanıyor. Şarap ve tütün içenlerin peşine hafiyeler salan IV. Murad’ın da tutkulu bir şarapsever olduğunu tarih yazıyor. II. Mahmud da şarap sevmesiyle biliniyor. Fransa’dan adından dolayı maden suyu sanılır diye fıçılarla “Carbonnieux” şarabı getirten padişahın ise ismi ne yazık ki bilinmiyor ama Bordo’daki şatonun kayıtlarında “Sultan için Constantinople’a gidecek” yazıları var...
Osmanlı’nın şarap kültürü, edebiyatına da yansımış. 1838’de vefat eden ve kabri Galata Mevlevihanesi mezarlığında bulunan şair Ayıntaplı (Antepli) Ayni Efendi’nin şu dizeleri, bu örneklerden:
*Gice gündüz içüp Erdek şarâbı
*Ola Nukl’i mezem ördek kebâbı
*Varub sofi içer papazkarası
*Olur meyhanede yüzler karası
*Sığır dili kavurma kuş kebâbı
*Söğüş büryan ile nûş it şarâbı


BİRAHANELERE VİYANA’DANTRENLE TAZE BİRA GELİRDİ
Osmanlı, şarabı önemli gelir kaynağı olarak görmüş. “Hamr” denilen şarabın getirilen her fıçısından 15 akçe vergi alınmış, “hamr emaneti” adlı bir vergi teşkilatı bile kurulmuş. Şarap ticareti, şarabın nereden nereye getirilip nasıl satılacağı fermanlarla düzenlenmiş. Şarap hayata renk katmış, kimi zaman dizeleri, kimi zaman minyatürleri süslemiş. Lâle Devri’nde şair Nedim “Testide, kadehte doyamam görmeğe bari / Ey gevher-i şeffaf senin mahzenin olsam” gibi coşkulu dizeler yazmış.
İmparatorluğun son dönemi ise, özellikle İstanbul’da içkinin yaygınlaştığı, rahatça içildiği bir dönem olmuş. Geleneksel meyhanelerin yanına Pera Palas ve Tokatlıyan gibi lüks otellerin alafranga restoranları ve Viyana’dan bile trenle taze biranın geldiği şık birahaneler eklenmiş. Bomonti Bira Fabrikası kurulmuş, bira bahçeleri yaygınlaşmış. Yurdun değişik yerlerinde rakı üretilmiş, Boğaziçi, Ruh, Âlem, Deniz Kızı gibi rakılar birbirleriyle yarışır olmuşlar. Osmanlı gazetelerinde şarap ilanları çıkmaya başlamış, Martell konyaklarının ilan tabelaları İstanbul’un birçok yerini süslemiş. Erdekli Kotroni Efendi’nin damıttığı Osmanlı konyakları ise Paris’ten bile madalyalar almış.
Bu satırlar, “Muhteşem Yüzyıl” ekibini bunaltan kesimleri öfkelendirebilir... Ancak hepsi belgeli gerçekler. Kültür Bakanlığı’nın kendi yayınlarında, kimi Osmanlı arşivlerinde, kimi de sağcı yazarların kitaplarında... Bazıları için kabullenmek -nedense?- zor gelse de... 


ROMCULARA İSYAN EDEN MEYHANECİLER
Yetmişiki milletten insanı barındıran Osmanlı İstanbul’unun liman ve ticaret bölgeleri olan Galata ve Karaköy civarları, rakı ve şarap satan meyhanecilerle rom satan “punççi”lerin mücadelesine bile sahne olmuş. 1800’lerde gemiciler yoluyla bu bölgelerde rom ve sıcak suyla yapılan “punch” modası türemiş. “Panç” diye okunan bu kokteyle halk arasında “punç”, bu içkiyi satanlara da “punççi” denmiş o zamanlar. Bu küçük barımsı içkicilerin sayısı hızla artmış, hatta şekerci dükkânları bile panç satmaya başlamışlar. 1850’de işleri azalan meyhaneci esnafı sadrazama başvurup, “On yılda sayısı bini aşan şekerlemeci ve punççi dükkanı açıldı. Bizi batırmak üzereler. Üstelik vergi de vermiyorlar” diye şikayette bulunmuşlar. Savaşın galibi, meyhaneciler olmuş...


OSMANLI’DA MEYHANELER SINIFLANDIRILMIŞTI
Evliya Çelebi’nin yazdığına göre 1600’lerin ortalarında İstanbul’da binden fazla meyhane varmış. Bu meyhaneler zamanla bugünün ünlü restoranları gibi “markalaşmış”; Hançerli, Karagöz, Ormanos, Köroğlu, Sakızlı, Karanfil, Sümbüllü gibi renkli isimlerle tanınmışlar.
Bugün nasıl içkili mekânlar bistro, pub, bar ve restoran gibi isimlerle ayrılıyorsa, Osmanlı’da meyhaneler de kendi içinde sınıflandırılırmış:

* Gedikli de denilen koltuk meyhaneleri herkesin uğrayıp dirseğini bir tezgaha dayayarak içki içebileceği yerlermiş.
* Selatin meyhaneler ise kibar takımının uğrak yerleriymiş. 

* AVRUPA’DAKi BAĞLAR HASTALANINCA OSMANLI FRANSA’YA ŞARAP SATTI
Zaman zaman uygulanan katı yasaklı dönemler dışında hoşgörülü bir düzen kuran Osmanlı İmparatorluğu, Müslüman olmayan halkın kendi ihtiyaçları için bağcılık ve şarapçılık yapmasına ses çıkarmamış, şarapları vergilendirerek bu üretimi yasallaştırmış. Şarap çeşitleri de hayli zenginmiş; İstanbul meyhanelerinde şarapların geldikleri yerler fıçıların üzerlerine tebeşirle yazılır, “Bana bir Girit şarabı ver” diyen müşteriye meyhaneci bir de “Kaç yıllık olsun?” diye sorarmış. Arasında Ankara, Erdek, Gelibolu, Girit, Kıbrıs, Sisam, Marmara Adası, Tokat ve Trabzon şarapları pek ünlüymüş.
19’uncu yüzyılda ulaşım imkânlarının artmasıyla, Osmanlı şarapları dünyada da tanınır olmuş. Yüzyıl sonlarında, filoksera (asma biti) hastalığı Avrupa bağlarını kırıp geçirince, başta Fransa olmak üzere Avrupa ülkeleri şarap ihtiyaçlarını Osmanlı’dan gidermişler. 1904’de, İmparatorluğun şarap ihracatı, tam 340 milyon litreye çıkmış! 


ERENKÖY CABERNET’Sİ...
Bu yıllarda batılılaşma eğilimlerinin güçlenmesiyle sayıları artan Osmanlı topraklarındaki yabancılar bağ yatırımlarına da girişmişler. Ünlü Fransız yazar Lamartine’in 1839’da Fransa’dan getirdiği bağ çubuklarıyla Ege’de tesis ettiği dev bağlardan yarım asır sonra, İstanbul’da özellikle Erenköy’de 700 dönümü bulan Cabernet Sauvignon bağları dikilmiş. Bu yıllarda Erenköy Cabernet’sinin bir fıçısı 150-160 franka alıcı bulurmuş. Yine Erenköy’de bir Alman da uçsuz bucaksız Riesling bağları kurmuş.
Sadece Marmara ve Trakya bölgesi değil, Ege bölgesi de şarapçılıkta çok canlı bir bölgeymiş o zamanlar. Bugün en büyük tarımsal ihraç ürünlerimizden olan çekirdeksiz kuru üzümlerin yetiştirildiği Ege’deki Sultaniye üzümü bağları, o dönemde şaraplık üzüm yetiştirilen bağlarmış ve Ege bölgesi bugünkü gibi üç kuruşa üzüm satmak yerine, o yıllarda Avrupa’a şarap satarmış. Sadece 1901’de ihraç edilen şarap miktarı 6.5 milyon litreymiş.üplü meyhanelerde ise şaraplar büyük küplerden maşrapalarla sunulurmuş.

http://www.milliyet.com.tr/istanbul-da-1000-den-fazla-meyhane-vardi/mehmet-yalcin/pazar/yazardetay/16.01.2011/1339767/default.htm

9 Şubat 2014 Pazar

ŞAH İLE SULTAN



ŞAH İLE SULTAN
Türkiye’nin bugün karşı karşıya bulunduğu Kürt Sorunu olarak adlandırılan süreç, Şah ile Sultan arasında geçen Çaldıran Savaşı ile kendine bir temel bulmuş…
Irak kuzeyinde yaşayan ve ayrı bir Kürt devleti siyasetiyle Türkiye’yi ağır bir  tehdit altında düşüren Barzanilerin, bugün sahip olduğu siyasi ve askeri gücün kaynağı da, yine bu savaşın sonuçlarında görülüyor.
Çaldıran; bu bölgedeki Kürt aşiretlerinin siyasi, ekonomik, sosyal ve idari yapıda bir güç olarak ortaya çıkışlarının kod adı olarak tarihe yazılmış. Bu güç, birkaç yüzyıl içerisinde kendine öylesi bir yapı kurmuş ki, Türkiye hȃlȃ bu yapı üzerine inşa edilmekte olan ayrılıkçı Kürt siyasetini etkisizleştiremiyor, bunun için hȃlȃ uğraşıyor.
Neydi bu yapı?

Anadolu’da inşa edilen bu aşiret yapısını görebilmek için, Çaldıran öncesinde -savaşın nedenleri bir yana- bu bölgede yaşayan grupların etnik ve mezhep farklılıklarına bakılmasını şart koşuyor.
1071 Türk-Bizans Savaşı öncesi ve sonrası, İran’dan gelen Türk boyları bu bölgeye yerleşmiş. Hakim güç Alevi Türkmenler, bölgenin yönetim erki onlarda. Bölgede, aynı zamanda aşiret halinde yaşayan Sünni Kürtler de bulunuyor. Başka farklı grupların varlığı da söylenebilir, ancak tarihi yapan güç olmadıkları için onlar konumuz dışı.

Bölgenin batısında Sünni Osmanlı, doğusunda ise Safevi Devleti’ni kuran Aleviler egemenlik kurmuş. Bu iki Türk devleti, küresel güç olmak için hakimiyet alanını genişletmek düşüncesiyle yola çıkmış. Özellikle Şah İsmail liderliğindeki Alevi Türkmenler Doğu Anadolu bölgesine hızla yayılmış.
Yavuz Sultan Selim liderliğindeki Osmanlı Devleti ise batıdaki hakimiyetine, doğudaki bu gelişmeleri bir gölge gibi görmüş. Safevilerin bu etkinliğinden Osmanlı rahatsız. Nihayetinde, “Güç ol, bu güce gölge olmasın” düşünceleri, iki Türk beyini karşı karşıya getirmiş, yıl 1514…

Osmanlı öncesi, bölgede hakim güç Türkmenlerdir. Diğer Türkmen aşiretleri arasında yaşayan  Sünni aşiretler, hakim güç olan Şah İsmail’in Safevi Devleti idaresi altındadır. Osmanlı ile siyasi gerginliğin baş göstermesi, Şah İsmail’e karşıt aşiretler için yeni bir seçenek ortaya çıkarır. “Osmanlılarla bir olup mevcut yönetime karşı koyma” eğilimine yola açar. Bu eğilim giderek güçlenir ve Osmanlı-Aşiretler arasında siyasi bir ittifaka dönüşür.

Arabuluculuk yapan Bitlisli İdris’tir. Kendisi, başkenti Diyarbakır olan Akkoyunlu Hükümdarı Yakub’un sarayında danışmanlık yapmıştır. Bu devletin yıkılmasından sonra Safevilerle anlaşamamış, Osmanlı tarafına geçmiştir.
En tanınmış eseri, yaşadığı döneme kadarki Osmanlı Tarihi’ni ve padişahların hayatını anlattığı “Heşt-Behişt[1][1] adlı kitabıdır. Bölgesinde İdris-i Bitlisi olarak tanınan İdris, aşiretlerle Yavuz Sultan Selim arasında irtibat kurar, olası bir savaşta bu aşiretlerin Osmanlı’ya destek vermesini sağlar.
Bu desteği Bitlisli İdris, Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’e bir mektupla bildirir, şöyle ki:
Bilad-ı Ekrad (Kürt beldeleri) denilen Diyarbekir ve civarındaki mazlum Müslümanlar, Devlet-i Aliyenizin hizmetine taliptirler ve devlet ile din düşmanlarnın şerlerinden sizin yardım ve merhametlerinize masun olma
ümidindedirler…hi zaferini tamamlayacak derecede ehemmiyetlidir. Zira bu bölgenin ilhakıyla, bir taraftan Irak yani Bağdat ve Basra’nın yolları, diğer
taraftan Azerbaycan yolları ve bir diğer taraftan da Halep ve Şam yolları açılmış olacaktır. Allah’ın yardımı pek yakındır.”[2][2]

Şah İsmail’e karşı savaş açma düşüncesinde olan Osmanlı, bölgedeki bu aşiretlerin desteğini aldıktan sonra harekete geçer, Edirne’den yola çıkarak Şah İsmail’in orduları üzerine yürür. Türkiye’yi, bugünkü adıyla “Kürt sorunu” ile karşı karşıya getiren ilk olay böyle, Osmanlı’nın Safevilere karşı yerel aşiretlerle işbirliğine gitmesiyle başlar.

Osmanlı’nın yaptığı bu ittifak, mezhep farklıkları üzerine inşa edilir. Ayrışma derinleştirilir, karşı iki kutup ortaya çıkarılır. Bu kutuplar eliyle, Çaldıran Savaşı öncesi ve sonrasında, önce kışkırtmaya, derken bir katliama dönüştürülür; binlerce Türkmen sadece Alevi olduğu için hayatını kaybeder.
Mezhep farklılıkları üzerinden yürütülen bu siyaset, küresel güçlerin sonraki yüzyıllarda izleyeceği Osmanlı’yı parçalama stratejisinde belirleyici bir şekil alacaktır, ancak, o yıllarda ne Şah ne de Sultan bunun farkında olacaktır.
Bu sözler, o devirde  yazılmış olsaydı, herkes gülüp geçecektir. Özellikle,  günümüz Barzan coğrafyasında yaşanan etnik ve mezhep savaşları bu tespitimizi doğruluyor. Sünni mezhebe dayalı ayrılıkçı Kürt hareketini yürüten Barzani, bu ayrışmadan istifade ile teo-stratejik bir güç kazanıyor; Irak, “Kürt-Arap, Şii-Sünni” temelinde parçalanıyor, aynı coğrafyanın sakini Barzani ise yükselişini sürdürüyor…

Biz konumuza dönelim…
 Peki, her ikisi de Türk olan Şah ile Sultan arasındaki bu mezhep ayrılığı neye dayanmıştı?

Tarihçi Hammer bu konuda şöyle diyor:
“…İslamiyet’te birbirine karşı çıkan ve siyasi görüşleri de etkileyen mezhep çekişmelerinin kaynakları, Hz. Muhammed’in vefatından henüz otuz yıl geçmeden, yani Hülefa-i Raşidin’in son zamanlarında başlamıştır.
Hz. Ali’nin döneminde, kendilerini tutanlara karşı Emevi Hanedanı’nın kurucusu Muaviye taraftarları ortaya çıkmıştır. Şahadetlerinden sonra da, Hz. Ali evlatlarının haklarını arayanların karşısına bu kez Emevi Hanedanı taraftarları dikilir. Gerçekten İslam dünyasının idaresinin Hz. Ali’nin çocuklarına mı, yoksa Muaviye Hanedanı’na mı ait olacağını çözmek büyük ve önemli bir sorun olur.
Hz. Ali taraftarları ‘Şii’ adıyla tarihe geçer. Hilafet bakımından, Hz. Ali’nin vefatından sonra Emevi Hanedanı’nı tanımakta mahzur görmeyen ve imamlık müessesesine karşı halifelik müessesesini tutanlar da ‘Sünni’ adıyla adlandırılır.

Muaviye, gerek Hz. Ali’ye gerekse onun taraftarlarına karşı birkaç defa savaşmıştır. Fakat bu çarpışmaların en kanlısı Hicret’in otuz yedinci yılında (657) meydana gelen Sıffin’de yaşanır. Bu tarihten yirmi iki yıl sonra, Muaviye’nin oğlu ve halefi olan Yezid’in devrinde, Hz. Ali’nin en genç oğlu Hz. Hüseyin -başkaca hiçbir düşmanı olmasa da, sadece kuşatıldığı yerde susuzluktan yok olmasına yetecek kadar ıssız bir çölde- Kerbela sahrasında şehit edilir (Ekim 679).  Muaviye, Yezid ve taraftarlarının bu haksız hareketleri, Hz. Ali mensupları ile taraftarlarının onlara karşı nefret hisleri duymalarına yol açar. Karşılıklı olan bu duygular geniş ve uzlaşmaz bir ayrılığın başlangıcı olur.

1514 Çaldıran Savaşı’nın mimarları olan Osmanlı Hanedanı ile Safevi Hanedanı, Hz. Ali ve Muaviye’nin soyundan gelmemektedir. Kudret ve şöhret olarak rakip oldukları için, bu iki Türk Beyi yani Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasında zaten doğal bir uzlaşmazlık vardır.
Buna bir de, Osmanlı ‘Sünni’, Safeviler ise ‘Şii’ öğretiye bağlı olduğu için, mezhep ayrılığı eklendiğinde aralarındaki çatışmanın boyutları görülür.
Çaldıran öncesinde her ikisi de, bu çatışmayı mezhep savaşına dönüştürebilmek için uğraş verir. Kendileri de bizzat savaş meydanında, Şiilerle Sünniler arasındaki eski düşmanlıkları kışkırtır. Bu kışkırtmalara her iki Bey’in tebaaları da katılır. Hıristiyan elçiler ise Osmanlı’dan yana tavır almıştır ve mezhep kışkırtıcılığını övmekten geri durmaz.
Tarihçiler, savaş öncesinde Yavuz Sultan Selim tarafından kırk binden fazla Şii’nin ya öldürülmüş ya da süresiz hapse atılmış olduğunu söylemektedir.”[3][3]

Kutsal din duygularının siyasi çıkarlara nasıl alet edildiğini gösterir bu olay, Türk tarihine yazılmış tek olay olmayacaktır…

Yüzyıllar sonra, 1917’de, Osmanlı tebaası Mekke Şerifi Hüseyin de benzer bir fetva ile Müslüman Arap halkı Osmanlı ordularına karşı kışkırtacaktır.

26 Haziran 1916’da, İngilizlerin vaatlerine aldanarak Osmanlı’ya isyan eden Şerif Hüseyin’in halkı dağıttığı bildiri, kutsal kavram ve sembolleri kullanılarak bir halkın nasıl kışkırtılabileceğini gösterir bir vesika olarak şöyle kayda geçirilir:
“...Mekkelilerin hayatlarına ve şereflerine karşı yapılan saldırıları protesto maksadıyla düzenledikleri bir gösteride, İttihadçı bir kumandanın emriyle halkın üzerine ve Kábe’ye top ateşi açıldı.

Kutsal Hacer-i Esved’in bir ve üç metre ilerisine iki mermi düştü. Kábe’nin örtüsü, bu mermiler yüzünden alev aldı. Vaziyeti gören halk ateşi söndürmek için Kábe’nin üzerine tırmanmaya çalıştığı sırada askerler topları yeniden ateşlediler ve masum halktan birçok kişi şehid oldu.

Halk günler boyu Harem-i Şerif’e giremedi ve Kábe’de namaz kılınamadı…”
 [1][3] Joseph Von Hammer, Osmanlı Devleti Tarihi, s. 340, Kapı Yayınları, 2008.


Bununla yetinmeyen Şerif Hüseyin, Osmanlı’nın Mekke ve Medine gibi kutsal şehirlerden çekilerek yerini İngilizlere bırakması için, 10 Eylül 1916’da, ikinci bir bildiri dağıtır ve bu kez, Osmanlı askerini ahlaksızlıkla suçlayarak din kışkırtmasını sürdürür.

İnançların şahsi ve çıkar amaçları için nasıl suistimal edilebildiğini görülebilmesi için, bildiride geçen şu sözler dikkatle okunmayı hak ediyor: 
“…İttihadçılar’ın liderlerinden olan Cemal Paşa, Şam’da canının istediği kişiyi asıyor yahut vurduruyor. Orada açtığı bir gece kulübünde Şam’ın önde gelen ailelerinin kızlarını hizmetkár gibi kullandırıyor. Skandallarla dolu bu içkili umumhanede toplu seks partileri düzenleniyor ve Paşa subaylarına kendisine refakat etmelerini emrediyor. Verilen demeçlerde dini ve milli duygularımıza hakaretler ediliyor…”[4][4]

Öncesinde belirtildiği üzere, din istismarı Türk tarihinde görülen ne ilk ne son olaydır. Bunun bir başka örneği de Şeyh Sait’tir...
1925’te, Anadolu’da ayrı bir devlet siyasetiyle isyan eden Şeyh Sait, cumhuriyet ordularına karşı Müslüman masum halkın desteğini alabilmek için, din üzerinden kışkırtıcılık yapmaktan hiç geri durmamıştır. Hatta Şerif Hüseyin’den bir adım daha ileri gitmiş, halkı cumhuriyet ordularına karşı savaşa çağırmıştır;
...Zaptedeceğiniz Türk topları, Türk tüfenkleri, Türk mühimmatı, size káfidir. Rehberiniz Muhammed, yardımcınız Allah’tır. Kuvvetiniz, hükümet
kuvvetinin kat kat üstündedir. Cesaretiniz ve yiğitliğiniz, bütün dünyada

bilinmektedir. Gafletten kurtulun, elele vererek mukaddesatınızı kurtarın,
...kurtaracağınız İslámi mukaddesat ve milli haklar ile peygamberin ruhunu ve ...dedelerinizin ruhlarını şádedecek, onların soyundan gelmiş olduğunuzu isbat etmiş olacaksınız…’

Çaldıran’a dönelim…
Yıl, 1514…
Yer, Çaldıran…
Şah ile Sultan karşı karşıya…
Savaş öncesinde, bölgesel aşiretlerin desteği ve mezhep farklılıkları üzerinden yaratılan çatışma ortamı, Şah ile Sultan’ın karşılıklı mektuplaşmalarıyla daha da gerilir. Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail’e gönderdiği mektuplarda kışkırtıcılığı şöyle sürdürür;
Ben ki Osmanlıların Hükümdarı, gazilerin başı, kahramanların efendisi, iman düşmanlarını yıkan, zalimlerin korkusu, kibirli kralların önünde baş eğdiği Sultan Mehmed oğlu, Beyazıd oğlu, muzaffer Sultan Selim Han’ım.
Sen İran ordularının başbuğu, şöhretli emir İsmail’sin.”

Buna karşılık, Şah İsmail de geri adım atmaz, Sultan Selim’e yazdığı cevabi mektupta, “kendisine ulaşan mektupların afyon sakızı ile sarhoş olmuş sekreterlerin işi olduğunu” ileri sürerek, bir de “içi afyon dolu altın bir kutu” hediye gönderir.
Yavuz Sultan Selim’i büyük bir öfkeye sevk eden bu olur; hediyeyi getiren elçinin parça parça edilerek öldürülmesine yol açar. Şah İsmail de, daha öncesinde aynı tepkide bulunmuş ve bir başka nedenle sarayına gönderilmiş olan Sultan’ın elçisini öldürmüştür.

Sultan Selim, 19 Mart 1514’te, Edirne’den Çaldıran’a doğru ordularıyla birlikte yola çıkar. 26 Haziran’da Uskulca’ya ulaşır. Sivas’ta resmi bir tören geçişi yapılır. Osmanlı ordusu güçlüdür; çok iyi silahlanmış yüz kırk bin asker, beş bin zahireci, altmış bin deve ve kırk bin ihtiyat askeri.
Ve iki ordu Çaldıran ovasında karşılaşır…

Osmanlı Ordusu, Sinan ve Zeynel Paşa’ların komutası altında bulunan Anadolu ve Karaman Beylerbeyilerinin süvarisi sağ kanatta, Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa’nın komutasındaki Rumeli askeri sol kanatta yer alacak şekilde tertiplenmiştir. Rumeli ve Anadolu azapları iki kanada dağıtılır. 
Yeniçeriler merkezdedir. Onların arkasında -maiyetinde üç veziri, yani Sadrazam Dokakin, Hersek Ahmed ve Mustafa Paşalar olduğu halde- Padişah bulunmaktadır. Arabalarla develer yeniçerilerin önlerinde bir siper oluşturur. Toplar, iki kanadın uçlarındaki azap alaylarının arkasına konulur ve zincirler birbirlerine bağlanmış olduklarından, geçilmesi imkȃnsız bir set yapar. Osmanlı ordusunun mevcudu yüz yirmi binden fazladır ve bunların seksen bin kadarı süvaridir.

 Şah İsmail’in ordusu da sayı bakımından hemen hemen Osmanlı’ya denktir. Diyarbakır Valisi Ustaçlıoğlu, Bağdat, Meşhet, Horasan ve Moğan valileri ile Nimetul’llahzade Mir Abdulbaki gibi tecrübeli komutanları savaş meydanında yer almıştır. Şah İsmail, ordusunu ikiye ayırır; kendisi birincinin başına geçer, diğerinin komutasını da Ustaçlıoğlu’na verir. Amacı; Osmanlı ordusunun sağ ve sol kanatlarına aynı anda hücum etmek, bu hattı aşıp birleşerek zafer kazanmaktır.

İlk hücumu Şah İsmail başlatır, Osmanlı’nın sol kanadına saldırır. Savaşın bu ilk anlarında, Osmanlı ordusunun sol kanadı çökmeye başlar, ancak sağ kanattaki Ustaçlıoğlu’nun hücumu başarısız olunca, Osmanlı yeniden toparlanır ve karşı hücuma geçer. Aynı anda topların önü açılır, Ustaçlıoğlu yoğun bir ateş altında kalır ve bu nedenle hayatını kaybedince, Osmanlı zaferi kazanır.
Tarihçi Hammer’e göre, Osmanlı’ya savaşı kazandıran iki temel faktör vardır; ilki, Ustaçlıoğlu’nun hücumunun başarısızlığı ve ardından hayatını kaybetmesi; diğeri ise, Osmanlı’nın beraberinde getirdiği ateş gücü yüksek topların varlığıdır, çünkü Şah İsmail’de bunlar yoktur.

Çaldıran’da iki taraf da çok kayıp verir. Şah’ın ordusundan on dört Han, Sultan’ın ordusundan da on Sancak Beyi hayatını kaybeder.
Şah İsmail yaralanmıştır, hemen geri çekilmeye başlar. Başkenti Tebriz’e vardığında konaklamaz, daha da geride olan Dergezin’e doğru çekilir.
Yavuz Sultan Selim ise, zaferinin ertesi günü Tebriz’e yürür ve on üç gün sonra burayı ele geçirir. Tebriz’den sonra Kars’a doğru ilerleyen Osmanlı orduları, sırasıyla Erzurum, Erzincan, Karahisar, Canik, Trabzon illerini de hakimiyeti altına alır, nihayetinde Amasya’ya geri döner

Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail’in ordularını yendikten sonra, İdris-i Bitlisi aracılığıyla Kürt beyleriyle şu anlaşmaya varır: 
Kürt beyleri bağımsız olacak; Beyliklerde yönetim, Sultan’ın onayından geçmek şartıyla, Kürt geleneklerine göre soydan geçecek; Kürtler, Osmanlı yanında savaşa katılacak, Osmanlılar da Kürtleri olası bir saldırıya karşı savunacak; Kürtler, geleneksel Halifelik Hediyesi’ni ödemekle yükümlü olacak; Kürt beylikleri, Sultan ile birlikte savaşa katılmak zorunda olmalarına rağmen sınırlarını genişletemeyecekler”.

Bu anlaşmaya göre ‘Kürdistan’ diye sıkça vurgulanan Anadolu’nun doğusu üç yönetim şekline ayrılır. Hükümetler, Yurtluk-Ocaklık ve Sancaklar kurulur.
Artık Doğu Anadolu’da yeni bir yönetim şekli hayata geçmektedir; Mirler, Emirler, Ağalar, Beyler...

Arabulucu, Bitlisli İdris
Doğu Anadolu’da aşiretleri beyliklere dönüştüren Bitlisli İdris’tir.
40 bin Türkmen katliamı sonrasında ödüllendirilmiştir.
Bitlisli İdris, bu yararlılığından dolayı, iki bin Venedik Duka altını, sekiz hilat, kabzası altın işlemli bir kılıç ile padişahın Yavuz Selim’in takdirini kazanmıştır.
Bu yetmemiştir. Yavuz Sultan Selim, bağlılıklarını belirten beylere dağıtılmak üzere on yedi sancak, sırma işlemeli beş yüz hilat ve 25 bin Duka Venedik altını göndermiştir.“.

Osmanlı Devleti tarafından yurtluk-ocaklık ve hükûmet sancaklarına sahip olan Kürt beylerine, buraların kendi ailelerinin mülkiyetinde olduğuna dair birer temliknâme verilmiştir.
Bu temliknâmelerde ne şartlarla bu sancakları tasarruf edecekleri tek tek açıklanmıştır. İlki Yavuz Sultan Selim  zamanında verilen bu temliknâmeler her padişah döneminde yenilenmiştir.
Kanunî Sultan Süleyman döneminde, bu bölgede yarı bağımsız beylere gönderilen bir “emr-i şerif” konuya şöyle açıklık getiriyor:
Yavuz zamanında İran’a karşı cephe alarak hayırlı hizmetlerde bulunan ve şimdi de devlete sadakatle hizmet ifa eden, bilhassa sefere katılarak yararlılık gösterenlere, öteden beri ellerinde ve tasarruflarında bulunan yerler temlik ve ihsan edilmiştir.

Bu bölgelerde, güçlü ve kalabalık aşiretlerin reisleri ile çeşitli derebeylikler kurulur.

Ayrılıkçı Kürt siyaseti düşünürleri, bugün çözüm olarak gösterdikleri özerklik fikrine dayanak olarak, Çaldıran sonrası bölgede kurulan bu feodal yapıyı işaret ediyor. Ancak, bu çözümde “her olayın kendi tarihsel dönemi içerisinde değerlendirmek” düşüncesi dikkate alınmıyor. Tersine, Çaldıran koşulları ile günümüz arasında doğrudan bir ilişki kuruluyor.

Dr. Cabir Doğan’ın akademik araştırmasında geçen ve özerklik olarak duyurulan Yavuz Sultan Selim’in İdris-i Bitlisi’ye gönderdiği ferman şöyledir;
Kanuni Sultan Süleyman, babası Yavuz Sultan Selim zamanında Kızılbaşlara cephe alarak müspet ve hayırlı hizmetlerde bulunan ve şimdi de Devlet’e doğrulukla hizmetler ifa eden, bilhassa (Serasker-i Sultan İbrahim Paşa’nın) bu defaki İran seferine katılarak Kızılbaşların yenilmesinde yararlılıklar gösteren Kürt beylerine,
gerek Devlet’e karşı gösterdikleri öz kulluk ve dilaverliklerin karşılığı olarak ve gerek kendilerinin vaki müracaat ve istirhamları göz önüne alınarak, her birinin öteden beri ellerinde ve tasarruflarında bulunan eyalet ve kaleler, geçmiş zamandan beri yurtları ve ovakları olduğu gibi ayrı ayrı beratlarda ihsan edilen yerleri de kendilerine verilip mutasarrıf oldukları eyaletleri, kaleleri, şehirleri, köyleri ve mezraları bütün mahsulleriyle, babadan oğla intikal etmek şartıyla kendilerine temlik ve ihsan edilmiştir…”

Çaldıran sonrasında, Sultan Yavuz Selim Mısır fethine çıkar, İdris de beraberindedir. Kahire’nin fethinden bir süre sonra, Bitlisli İdris diğer namıyla İdris-i Bitlisi hayata gözlerini yumar.

Osmanlı’da ilk kurulan ‘Beylerbeylik’, Bitlisli İdris’in idari düzenlemesiyle ortaya çıkan Diyarbakır Beylerbeyliği’dir.  İlk Beylerbeyi de Bıyıklı Mehmed Paşa’dır (4 Kasım 1515). Bağlı olan sancaklar şöyledir; Musul, Süleymaniye ve Cezire, yani Barzan…

İşte 1514’te Çaldıran’da olan budur…
Şah İsmail’e karşı Yavuz Sultan Seliam yanında savaşan aşiretler ödüllendirilmiş ve Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da feodal aşiret ağalıkları kurulmuştur.
Tarihin cilvesi odur ki, Türkmenlere karşı Yavuz Sultan Selim yanında savaştıkları için ödüllendirilen bu aşiretler, Osmanlı güç ve toprak kaybına uğradığında, Osmanlı’ya ilk isyan eden de yine onlar olacaktır; Baban, Bedirhan ve Soran aşiret ağaları…
1514’te kurulan bu feodal yapı hala hüküm sürmektedir… 
Erdal Sarızeybek 
[1][1] Heşt-Behişt; Farsça, sekiz cennet.
 [1][2] Kürt Sorunu, Tan, s.74.
[1][4] Murat Bardakçı, Hürriyet Gazetesi, 11 Aralık 2005, 







[1][1] Heşt-Behişt; Farsça, sekiz cennet.