tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mart 2021 Cumartesi

YUNANLI TARİHÇİDEN ATATÜRK ARAŞTIRMASI BİR EVİN HİKAYESİ

 


YUNANLI TARİHÇİDEN ATATÜRK ARAŞTIRMASI  BİR EVİN HİKAYESİ

2010 yılında 80 yaşındayken Yunanistan’daki arşivleri didik didik tarayarak yazdığı “Bir Evin Hikâyesi; Selanik’teki Mustafa Kemal Atatürk’ün Evi ve Ailesi Hakkında Türkçe ve Yunanca Belgeler” adlı çalışması Türk Tarih Kurumu tarafından altı yıl sonra basıldı. Aslında 6 yıllık bir gecikmeyle basıldı demek daha doğru.

 YUNANLI TARİH PROFESÖRÜNÜN ATATÜRK HAKKINDA ARAŞTIRMASI...

ATATÜRK KİMİN ÇOCUĞU ?

Vasilis Dimitriadis, 1955-1984 yılları arasında Selanik’te bulunan Makedonya Devlet Arşivi’nin müdürlüğünü yapmış, Girit Üniversitesi’nden emekli olmuş 86 yaşında bir tarih profesörü.

2010 yılında 80 yaşındayken Yunanistan’daki arşivleri didik didik tarayarak yazdığı “Bir Evin Hikâyesi; Selanik’teki Mustafa Kemal Atatürk’ün Evi ve Ailesi Hakkında Türkçe ve Yunanca Belgeler” adlı çalışması Türk Tarih Kurumu tarafından altı yıl sonra basıldı. Aslında 6 yıllık bir gecikmeyle basıldı demek daha doğru.

Çünkü, Dimitriadis 2010 yılında kitabını yazdıktan sonra Selanik’teki Türkiye Konsolosluğu’na teslim etmiş, konsolosluk kitabı ve belgelerin yer aldığı cd’leri Dışişleri Bakanlığı’na, onlar da Türk Tarih Kurumu’na göndermiş. Kitap tarih kurumunun bilirkişileri, çevirmenler, sebebi belirsiz düzeltme talepleri ile altı yıl bekledikten sonra nihayet geçen yıl yayınlanabildi. 

Gecikmenin sebebi meçhul. Ama üzerine az şey yazılmış bu kitap sayesinde ilk defa Atatürk hakkında “1881 yılında Selanik’te doğmuştur. Annesi Zübeyde Hanım, babası Ali Rıza Efendi’den” daha fazla şey biliyoruz artık. Profesör Dimitriadis, Selanik Ahmed Subaşı Mahallesi Numan Paşa Sokak No: 6’daki meşhur Pembe Ev’in arşivlerde izini sürerken sadece evle ilgili değil, Atatürk ve ailesi hakkında da ilk defa ortaya çıkan ve bugüne kadarki pek çok şehir efsanesini bitirecek belgelere ulaşmış.

Öncelikle bugün Selanik’te hâlâ Atatürk’ün doğduğu ev olarak ziyaret edilen ama bazı yerlerde “aslında o Atatürk’ün evi değil, sonradan ona yakıştırılmış” denen ev gerçekten Mustafa Kemal’in doğduğu ev. Evin bulunduğu semt Selanik’te Türklerin yaşadığı Bayır adı verilen bölge. Semtin adı Rumeli Beylerbeyi Koca Rasim Paşa’nın yaptırdığı camiden geliyor. Evin bulunduğu bölgede oturan erkekler genelde kereste işiyle meşguldüler. Bu erkeklerden birinin adını iyi biliyoruz; Ali Rıza Efendi. Çocukluğumuzda okul köşelerindeki tek kare resmi dışında ilk defa bu kitapla Ali Rıza Efendi’yi biraz daha yakından tanımış oluyoruz. Kitaptaki emlak kayıtlarına göre onun da mesleği “Keresteci”. Ama daha ilginci kayıtlarda ilk kez Ali Rıza Efendi’nin 18. yüzyıla kadar uzanan şeceresi yer almakta. Şecereye göre Ali Rıza Efendi’nin babasının, yani Mustafa Kemal’in büyükbabasının adı Ahmed. Ali Rıza Efendi’nin büyük babasının adı ise Mustafa. Yani Mustafa Kemal’e dedesinin adı verilmiş.

Kayıtlarda Zübeyde Hanım’ı da daha yakından tanımamızı sağlayan bilgiler var. Zübeyde Hanım’ın ailesi o çağa göre nadir olan kadınların iyi eğitim aldıkları bir aile. Babasının adı Ömer, eşinin adı Halil olan büyükannesi Emine, “Molla” sıfatıyla kayıtlarda yer alıyor. Bu dinî eğitim almış kadınlara verilen bir sıfat. Teyzesi Fatma da “Molla” olarak geçiyor. Zübeyde Hanım’ın annesinin yani Mustafa Kemal’in anneannesinin adı Ayşe, babasının yani Mustafa Kemal’in büyükbabasının adı ise Feyzullah (Onun babasının adı da İbrahim) Zübeyde Hanım’ın meşhur kargaların kovalandığı çiftlik hikâyesinde geçen kardeşi, yani Mustafa Kemal’in dayısının adı ise Hüseyin Ağa. 1899’dan önce öldüğü dışında hakkında fazla bilgi yok…

Farsça “kasımpatı” anlamına gelen çok sık kullanılmayan bir isme sahip olan Zübeyde Hanım’ın belgelerde şahsi mührü de var. Mühürde “cüllat-i güldar-i Zübeyde” yazılı. Yani “İçinde kasımpatı çiçekleri olan palmiye yapraklarından yapılmış sepet.”

Kitaptaki belgelere göre 1875 yılından önce yapıldığı tespit edilen Pembe Ev’in ilk sahibi Ferhad oğlu İskender’dir. Evin üç el değiştirdikten sonra 1877 yılının Aralık ayında Hatice Zarife tarafından 52/72’lik hissesi Keresteci Ahmed oğlu Ali Rıza’ya satılır. Geri kalan hisseleri ise Mart 1878’de Feyzullah kızı Zübeyde alır. Kayıtlarda Zübeyde Hanım’ın eşinin adıyla değil de babasının adıyla geçmesinin sebebi evi satın aldıklarında belki evlenmemiş, belki nişanlı olmaları ya da kayıtlarla ilgili bir sorun olabilir. Ama 1878’de ev toplamda 13.500 kuruşa Ali Rıza Efendi ve Zübeyde Hanım çiftinin olmuş. Belediyeden bir mimarın gelip ölçülerini aldığını yine kitaptaki emlak kayıtlarından öğrendiğimiz ev, dokuz oda bir mutfaktan oluşan büyük bir konak ve 341 m2’lik bir arsa üzerine kurulu. Üç yıl sonra 1881’de bu evde Mustafa dünyaya gelecek ve sekiz yıl bu evde yaşayacaktır.

Yine kayıtlardan Ali Rıza Efendi ve Zübeyde Hanım’ın evlerinin hemen yanında beş odalı başka bir ev daha inşa ettirdiklerini de öğreniyoruz. Hatta bu mülkleri daha sonra aralarında paylaştırmışlar ama paylarını ortak kullanmaya devam etmişler. Ta ki 1887’ye kadar...1887 yılında yani Mustafa Kemal 6 yaşındayken Ali Rıza Efendi hayatını kaybeder. Tam ölüm tarihi ve ölüm nedeni kayıtlarda mevcut değil ama mirasının “şeri mahkeme” tarafından tasdik edildiği 13 Nisan 1877’den önce vefat ettiği kesin. Keresteci Ali Rıza Efendi’nin mirası eşi, oğlu Mustafa ve kızları Makbule ile Naciye arasında bölüştürülmüş. Atatürk’ün az bilinen kız kardeşi Naciye’nin adı ise en son Ocak/Şubat 1888’de emlak kayıtlarında geçmiş. Kitaba göre muhtemelen bundan kısa bir süre sonra hayatını kaybetmiş. Ali Rıza Bey’den kalan miras ailenin o günlerde maddi olarak zor günler geçirdiğini gösteriyor. Defni için 500 kuruş harcanan Ali Rıza Efendi’den Zübeyde Hanım’a 751 kuruş, oğlu Mustafa’ya mirasın yüzde 44’ü olan 1.929 kuruş ve iki kızına da 964’er kuruş kalmış. Tabii bir de ederi 35.010 kuruş olan bir ev. Ama kayıtlarda Ali Rıza Efendi’nin Selanik’teki “Stambul Çarşısı” esnaflarından Nuri Efendi’ye 28.800 kuruş borcu olduğu görülmekteydi. Nuri Efendi mahkemeye başvurarak Ali Rıza Efendi’nin, borca karşılık evini rehin olarak verdiğini iddia eder ve Pembe Köşk’ü ister. Mahkemede Zübeyde Hanım bu borcu inkâr eder. Mahkeme kayıtlarındaki belgede Nuri Efendi’nin bariz şekilde sarhoş olduğu ve mahkemeye sunduğu belgenin bağlayıcı olmadığı yazmaktadır. Sonunda mahkeme evin Zübeyde Hanım’da kalmasına karar verir. Ama Zübeyde Hanım eşinin vefatından kısa bir süre sonra küçük evi satar, büyük evi de rehin vererek Mustafa ve Makbule’yi yanına alıp Selanik yakınlarındaki Langaza’daki ağabeyi Hüseyin Ağa’nın yanına taşınır. Ama Mustafa’nın iyi bir eğitim sürmesini isteyen Zübeyde Hanım, onu yine Selanik’teki evlerine yakın teyzesi Fatma Molla’nın yanına gönderir. 1899’da annesi vefat eden Zübeyde Hanım’a teyzesinin oturduğu bu ev miras kalır. Ardından daha küçük bir eve geçerler, 1906’da aile tekrar Pembe Köşk’e döner. Bu arada 1908’de artık bir subay olan Mustafa Kemal’in de aynı mahalleden iki ev aldığını öğreniyoruz. İlginç detaylardan biri de Zübeyde Hanım’ın ikinci eşi Ragıp Abbas. Günün sonunda Selanik kaybedilince Zübeyde Hanım, üç evini bırakarak İstanbul’a gidiyor. Ama ikinci eşi Ragıp Abbas Selanik’te kalıyor. Evlerin mülkiyeti için dava açıyor ama kaybediyor. Evler önce terk edilmiş mallar olarak tescilleniyor, sonra başkalarına satılıyor. 1933 yılında Selanik Belediye Meclisi Pembe Evi satın alarak Atatürk’e hediye ediyor. Aslında satın aldıkları evin Zübeyde Hanım’ın mülkü olduğunu bilmeden... Kitap bir polisiye gibi bu evlerin izini sürüyor. Ama bence en dikkat çekici yeri Ali Rıza Efendi’nin mirasında bir miktar parası ve ev dışında sıralanan kalemler:

45 kuruş değerinde 6 sof ceket ve bir yelek, 20 kuruş değerinde 1 köhne pantol, 40 kuruş değerinde 1 palto, 20 kuruş değerinde 1 sandık, 5 kuruş değerinde Lügat-i Osmani, 10 kuruş değerinde Miftah’ul Kulub

Mirastaki son maddede duralım. Miftah’ul Kulub yani “Kalplerin Anahtarı”, Abdülkadir Geylani’nin 15. göbekten torunu Muhammed Nuri Şemseddin Nakşibendi’nin (1801-1863) yazdığı hâlâ daha basılan ehl-i tariklerin en çok rağbet ettiği, tarikat yoluna girenlere okutulan popüler kitaplardan biri.

Şöyle başlıyor:
“Bu eserin derlenip yazılmasına kalkmaya ve başlamaya sebep olan durum şudur: Hicrî 1259 (M. 1843) yılı rebiülâhir ayında, kendi hücremizde teveccüh halindeydik. Bu hâlde bulunduğumuz sırada; Enbiyanın Sultanı Evliyanın Asfiyanın Müttakilerin Baş Tacı Efendimiz Hazretleri zuhur etti. Allah, ona. salât ve selâm eylesin.

Bu hiçbir şey hükmünde olan kula; ihsan, mürüvvet, lütuf ile şöyle buyurdu: -Nuri, evlâdım, vakitler bir başka oldu. Âşık, sadık, mana yüzünü görmeyi isteyen ümmetlerim; esenlikle yollarını bulup hoşnutluk yoluna bel bağlayarak vuslat sırrına nail olsunlar.

Sofilerden bazısı da; arada vasıta olmadan takvası üzere giderek, yollarını düzeltmek için özlerine bir kabiliyet gelsin. Zira, bir alay kimseler vardır ki; ehlullah kisvesini giymiş, kemer bağlamış, başına taç giymiş, şeriatıma da itibar etmemiş durumdadır. Geçen hâlinden ve tecellisinden söz ederek; ehlullahın yazdıkları risalelerden ve şiirlerden ezberleyip meclis meclis gezip o hâllerden dem vururlar...”

Mirasında çocuklarına bir Osmanlıca sözlükle birlikte bu kitabı bırakan keresteci Ali Rıza Efendi’nin de ehl-i tarik olduğunu (Kadiri ya da Nakşi) tahmin edebiliriz. Mustafa Kemal ise 1925 yılında bu kitabı okuyanların tekke ve zaviyelerini kapatmıştı. Muhtemelen bu kitap da uzun yıllar yasaklı kitaplar listesinde yer aldı. Bu başlangıcı yüzünden çokça eleştirilen kitabın ancak 1976 yılında Latin harfleriyle basılması bunu gösteriyor Yine de emin değiliz. Babasından miras kalan kitap hâlâ kütüphanesinde mi diye merak edip Anıtkabir sitesindeki Atatürk’ün kitapları bölümüne bakarsanız, benim gibi bulamayabilirsiniz. Belki de depodadır. Ama Vasilis Dimitriadis’in “Bir Evin Hikâyesi” muhakkak kitaplığınızda olmalı. Kitabı okurken, borç içindeki keresteci babasından az bir parayla birlikte bir tasavvuf kitabı miras kalmış, dedesi Mustafa’nın adını taşıyan, iyi bir dinî eğitim almış güçlü bir annenin himayesinde yetişmiş Mustafa Kemal’in şahsında bütün bir 200 yıllık sorunlar, travmalar gözlerinizin önünden geçiyor. Mustafa Kemal, 23 Nisan 1920’de Meclis’i açarken arkasındaki levhada Şûrâ suresinin 38. âyeti asılıydı:

“Ve emruhum şûrâ beynehum”... 
Orada emredildiği gibi işlerimizi hâlâ istişare ile yürütmeye, daha çok konuşmaya, birbirimizi anlamaya ihtiyaç var. Çünkü ortak bir hikâyenin çocuklarıyız...

https://www.bilgipesinde.com/detay/yunanli-tarihciden-ataturk-arastirmasi 

https://turkish-culture-history-language.blogspot.com/2017/12/yunanl-tarihci-vasilis-dimitriadisin.html   

23 Kasım 2013 Cumartesi

ANADOLU TARİHİ



ANADOLU TARİHİ
Bu gidişle , Türklüğünü kanıtla noktasına da geleceğiz , işte o zamannn bu bilgiler işimize yarayacak ????????
T.c yi kaldırıp , T.c ye ihanet edenler e ???????????????????????????

Türk milletinden olmayanlar , Türk milletine baş olmuş , T.c yi saddamın heykelini yıktıkları gibi yıktılar ???????????*
bunların karşısında ,kesinlikle mütevazı olamayız , yılgınnnnn olamayız ,
zira....

onbeş bin yıldır Anadoluda biz Türkler varız ?????????
siz 1071 tarihinde geldiniz diyenler,
içimizdeki yahudi tarihçilerdi !.. son gelen sizsiniz, kalkın gidin siz,  geleceğiz biz demek için,  yahudi tarihçiler bu balonu uçurdular !..
Çatalhöyük 12.000 yıl öncesine dayanır..
Hitit devleti ön Türklerdir...
o zaman Türklerin adı Etrak diye,
Türklüğü yok sayan yahudi ajanı tarihçileri içimizden temizleyelim !..
E'TRAKYA TÜRK ÜLKESİ DEMEKTİR...
E'TROYA TÜRK ŞEHRİ DEMEKTİR...

Troya savaşları Etrak-Türk Yunan savaşıdır..
yunanlılar Etrak Türklerle savaşarak,
ilk defa tarih sahnesine çıkmışlardır...
Sümer diye bir şey yoktur,
yahudi diliyle Sümer dedirttiler..
Sümerlerin adı,
kendi çivi yazılı tabletlerinde Etrak diye geçer !..
tarihinizi ajan tarihçilerden öğrenmeyiniz lütfen !..
onbeş bin yıldır Anadolu'da biz Tûrkler varız..!!!
Nisan 2005 de itü’de konferans veren avusturyalı yazar ve belgesel film yapımcısı erich feigl,konuşması­­nı söyle bitirdi:
 “bu topraklar size ait.
 sizler Anadolu’ya Malazgirt zaferiyle yerleşmediniz.
 Çatalhöyük’teki­­ arkeolojik bulgular, sizlerin 10.000 yıldan uzun süredir burada bulunduğunuzu kanıtlamaktadır­­.”

3 Kasım 2013 Pazar

SÜMERLER TÜRK'TÜR VE TARİH TÜRKLERLE BAŞLAR

SÜMERLER TÜRK'TÜR VE TARİH TÜRKLERLE BAŞLAR


Günümüzde yaşayan en ünlü sümerolog olan Muazzez İlmiye ÇIĞ, "yapılan son çalışmalar Sümerlerle Türklerin ilişkisini kesin olarak ortaya koymuştur. Sümerler, Mezopotamya'ya Orta Asya'dan göç ederlerken kültürlerini birlikte taşımışlardır. O nedenle, 'Tarih Sümerlerle değil, tarih Türklerle başlar' dememiz gerekir" diyor.
33 yil 74 bin çivi yazılı tabl
eti deşifre eden ve 68 yıldır yazdığı her eseri Sumerolojinin kilometre taşı sayılan Muazzez İlmiye ÇIĞ, "Sümerlilerde Tufan, Tufan'da Türkler" adlı kitabında tarihin yeniden yazılmasını gerektiren açıklamar yapıyor.
92 yaşındaki dünyaca ünlü Sümerolog, her yaşta genç kalabilmenin sırlarını da anlattı.
Yaşayan en ünlü Sümerologlardan biri olan Muazzez İlmiye Çığ, son kitabı "SUMERLERDE TUFAN, TUFAN'DA TÜRKLER"de, Sümerlerin Türk olduklarına ilişkin yapılan son çalışmaları anlatıyor ve "Bugüne kadar 'Tarih Sümerle Başlar' deniyordu, fakat, Türklerle Sümerler arasında çeşitli konularda ortaya çıkan bağlar dolayısıyla, bunda böyle 'Tarih Türklerle Başlar' dememiz gerekir" diyor.
Dünyaca ünlü Sümerolog Muazzez İlmiye çığ, Caddebostan Kültür Merkezi'nde düzenlenen imza gününde verdiği konferans sonrasında yaptığımız söyleşide, çok ilginç açıklamalarda bulundu. Sümerlerle Türkler arasındaki ilişkileri ortaya koyan son çalışmaları anlatan Çığ, ayrıca, her yaşta genç kalabilmenin sırlarını da verdi.
Muazzez İlmiye Çığ'ı bu güne kadar Sümerler konusunda yazdığı kitaplardan tanıyoruz, yalnızca biz değil, bütün dünya tanıyor ve saygı duyuyor. Çünkü o, dünyaca tanınan ve bu konudaki otoritesine saygı duyulan üç ünlü Sümerologdan biri. Muazzez İlmiye Çığ bu güne kadar yazdığı kitaplarda Sümerleri çeşitli yönleriyle anlatmıştı. Muazzez İlmiye Çığ, son kitabında, bu güne kadarki birikimlerini ve otoritesini ortaya koyarak, Sümerlerin kökeni konusunu ve Sümerlerle Türkler arasındaki ilşkileri inceliyor. Dünya çapında yankı bulacak bu çalışması konusunda aklımıza takılanları sorduk, bu arada ( belki de Gılgamış'tan öğrendiği) her yaşta genç kalmanın formülünü de rica ettik.
- Sayın Çığ, bu güne kadar."Tarih Sümerle Başlar" deniyordu, son kitabınızda anlattıklarınızdan sonra bu söylemi nasıl değiştirmemiz gerekecek?
- "Tarih Türklerle Başlar" diyeceğiz, artık öyle dememiz gerekiyor..
- Bu güne kadar 'Sümerler Türktür' diyemiyorduk, elimizde yeterli veri mi yoktu, yoksa inanmakta mı zorluk çekiyorduk?
- Efendim, son kitabımda ben bunun nedenlerini yazdım. Son kitabıma kadar, bu konuda kesin birşey söylemek istemiyordum. Çünkü birşeye kendim inanmadan katiyen yazmam. Sümerler ve Türkler belki baştan biradaydılar, sonra ayrıldılar. Ama bazı birliktelikler var. Ben son kitabımda bu ilişkinin jeolojik bulgularını, arkeolojik ve dilsel kanıtlarını ortaya koydum. Mesela, Sümerler kendilerine Kengerler diyorlar. Sumer, onların oturdukları bölgeye Akadlar tarafından verilen bir ad. Kengerler halen yaşayan ve uzun zamandır yaşamakta olan bir Türk boyu.. Onların en önemli şehirlerinden birinin Kiş olduğunu görüyoruz. Sümerlerin Mezopotamya'da ilk kurdukları şehir de Kiş. Aynı adlı yerleri Anadolu'da da buluyoruz. Örneğin, Bitlis'in Hizan ilçesinde Kiş köyü. Malatya'nın Kablı ilçesinde Kişli Köyü, Urfa'nın Bozova İlçesinde Kişkan Köyü, Sümerlerin Ur/Uri şehri çok önemli. Üç kez burada Sümer Sümer krallığı kurulup dağılmıştır. "Ur" (etrafı surlarla çevrili şehir) ile yapmış yer adlarını hem Asya'da hem Anadolu'da buluyoruz. Adıyaman'da Urgöç, Hilvan'da Urgez, Ardahan'da Ur köyüönümüze çıkıyor. Ardahan'ın Kura nehri yanındaki Ur köyünün Uygur Türklerinin Urtigin soyundan gelenler tarafından kurulduğunu öğrendim. Bunlar çok önemli.. Uygur beylerine 'ur' deniyormuş.
Türklerle Sümerlerin yer adları bağlantısı çok önemli.. Türkler geldiklere yerlere, çıktıkları yerleri adlarını da birlikte getiriyorlar. Sümerlilerde de bu gelenek var. İşin ilginç yanı, Sümerler Asya'dan göç ederken bulundukları yerin adını Mezopotamya'ya, Türkler de aynı adları Anadolu'ya taşımışlar. Anadolu'da böyle birçok yer adları var. Şimdi bir bakıyorsunuz Sümerlere, çıktıkları yer Ur, Uruk, Kiş. Türkiye'de Ur'lu Uruk'lu, Kiş'li birçok yer adları var. Belki dağ adlarında, nehir adlarında da bulacağız bu benzerlikleri... Mesela Moğolistan'da "Suber/Sumer" adlı bir dağ bulunmaktadır. Moğol efsanesine göre, dünya yaratıldığında her tarafsu imiş. Bu sudan iki dağ çıkıyor: "Sumerula". Moğolcada "ula" dağ anlamına geliyor. "Sumerula=Sümer dağı" anlamına geliyor. Türkmenistan'da Madau Tepesi, Madan Daağları var. Sümer dilinde mada= yurt, uygalık yurdu anlamına geliyor. Mezopotamya'daki Lagaş yer adı, Asya'daki Balkaş Gölü'nü anımsatıyor. Son kitabımı hazırlarken gördüm bu ilginç benzerlikleri; çok heyecanlandım. Demek ki Sümerler geldiklere yerlere kendi kültürlerini taşımışlar. Zaten düşünün, Sümerler, hiç madeni olmayan bir yerde (Mezopotamya) madencilik yapıyorlar..Şaşırtıcı bir durum. Sümerlerin anavatanı olduğu savunlan Türkmenistan'da 4 bin yıl önce maden işçiliği ve tarım yapıldığı biliniyor. Sonra buğday cinsi, koyun cinsi Anadolu'dan gitti Avrupa'ya.. Daha sonra da Amerika'ya..
Dil bakımından, efsaneler bakımından, destanlar bakımından, yer adları bakımından ve tufan efsanesi bakımından son derece benzerlikler var. Destanlardaki benzerlikler inanılmaz derecede.. Bunlar çok çok önemli bulgular.. Beni ençok heyecanlandıran, Atatürk'ün söylediği çıkıyor. Atatürk Türklerin tarihi konusunda araştırma yapılmasını istiyordu. Atatürk Türklerin Anadolu'ya binlerce yıl önce geldiklerini söylüyordu. Şimdi bu kanıtlanıyor. Arkeoloji bakımından, dil bakımından, efsaneler bakımından,yer adları bakımından yapılan araştırmalar gösteriyorki, Anaddolu binlerce yıldır Türk vatanı..
Avrupalılar yakın zamana kadar Anadolu'da İndu- Avrupa dili hakimdi diyorlardı. Şimdilerde yeni birşey buldular: Kurgan dili diyorlar. Ama Kurgan Türkçe.. Türkçe demeye dilleri varmıyor.. Yapılan çalışmalar gösteriyorki, Anadolu Türkler atrafından binlerce yıl önce keşfedilmiştir.
Geçenlerde bir profesör televizyonda, "Türkler Anadolu'ya göçebe olarak geldiler, tarımı burada öğrendiler" diyordu. Kanım beynime sıçradı.. Türkler tarihlerinin hiçbir döneminde göçebe olmadılar ki.. Göçebe değil, göçeriz.. Görmüyor musunuz, dünyanın hiçbir yerinde bizim kadar yazlık ev yokmuş. Bu, genlerden gelen birşey..
Şimdiki Turan Ovasında muazzam yerleşim yerleşim birimleri varmış. Turan Ovası deniz olmuş. Bugün oralarda, 15 metre derinliklerde yerleşim merkezleri buluyorlar. Bugün Orhun Abidelerinin olduğu yerlerde şehir harabeleri bulmaya başladılar. Çok önemli bu.. Daha neler bulunacak.. Şimdi bizim arkeologlarımız da çalışmaya başladılar. 80 sene sonra biraraya geldik.
- Hocam son zamanlarda Sümerlerle Türkler, Sümerce ile Türkçe arasındaki ilişkileri ortaya koymaya çalışan kitaplar yayınlandı. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Sümerce ile Türkçe'yi karşılaştırmalarda birçok zorluk var. Sümerce, kendisinden tamamen ayrı bir grubu olan Akadça yoluyla çözülüyor. Akatçada, Türkçede olan ı,o,ö,ü sesli harfleriyle ç,f,ğ, ng gibi sessiz harfler yok. Bir zorluk da, Sumercede bir işaretin çeşitli okunuşları ve anlamları olmasıdır. Örneğin, göğü işaret eden bir işaret hem an=gök, hem de dingir=tanrı olarak okunuyor. Ayrıca bu dilleri çözenlerin kendi dilleri de bir başka dil grubundan. Türkçe ile karşılaştırmak için, en eski Türkçeyi lehçelerinden hiç olmazsa bir kısmını bilmek veya bir kelimenin en eski şeklinden bugüne kadar bütün lehçelerdeki şeklini gösteren etimolojik bir sözlük gerek. Ne yazık ki, Türkçe için şimdiye kadar böyle kapsamlı bir sözlük yapılmadı. Diğer taraftan Sümerce de kuşkusuz, yazılmaya baçlandığı DÖ 3000 yıllarında konuşma dilinden çıktığı DÖ 1800 yıllarına kadar bir hayli değişiklik geçirmiştir. Bu kadar süre içinde bir kelimenin nasıl değişiklik geçirdiğini gösteren etimolojik bir sözlüğü yok. Ondan vazgeçelim, Sumercenin henüz geniş bir sözlüğü bile yapılmadı. Amerika'da hazırlanmakta olan sözlüğün 2019 yılında tamamlanacağı söyleniyor. Diğer taraftan, Sumerce yazılı belgelerle Orhun Yazıtları arasında 4000 yıllık bir zaman aralığı var..
- Bu konuda yazılmış kitaplardan söz eder misiniz?
- Bu kadar zorluklara karşın, son yıllarda Azerbaycan'da Prof Atakişi Celiloğlu bir kısım Sumer işaretlerine yeni okunuşlar da vererek çok eski Türk kelimeleriyle karşılaştırmalar yapmışve onları 'Sümerce Kesin Olarak Türk Dilidir' adlı bir kitapta toplamıştır. Samuel Noah Kramer de Sumercenin okunuşlarının ilerde değişeceğini söylemiştir.
Yüksek Mühendis Selahi Diker, yaşamının kırk yılını gelmiş geçmiş dillerle Türk dilini karşılaştırmaya adamış, sonunda bütün dillerin kaynağının Türkçe olduğunu gösteren bir kitap yazmış. İran'dan Rohsan Kheyavi, yazmaya başladığı ve bütün Ural-Altay dillerinin etimolojisini kapsayan sözlüğün ilk cildini tamamlamış.
Prof. Nedim Tuna,165 Sumer kelimesini hem anlam hem de fonetik bakımından uyan Türkçe kelimelerle eşleştirmiş. O, bu tezini Amerika'da Türkolog ve sumerologların bulunduğu bir kongrede sunmuş ve tezi hemen hiç tartışma olmadan kabul edilmiş. Nedim Tuna Türklerle Sumerler arasında