mum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ocak 2014 Cumartesi

ALEVİLER NEDEN MUMU SÖNDÜRÜR - İFTİRAYA CEVAP



ALEVİLER NEDEN MUMU SÖNDÜRÜR - İFTİRAYA CEVAP
Caminin egemen olduğu hiçbir ülkede demokrasi ve insan hakkı yoktur.
 Ülkeler sömürge, insanlar kuldur…
 Kadın köledir;
oy hakkı yoktur.
 Hıristiyan âleminin üçyüz yıl önce kırdığı, koparıp attığı zincirleri, İslam âlemi neden kıramaz; neden hala 16. yüzyılın değerleriyle yaşamakta ısrar eder?
Çünkü feodalite, statükonun ağababasıdır.
 Cami, statükonun kalesidir.
Emeğin, Hakkın değil, sömürünün ve egemenin yanında yer almış, yandaş olmuş, meşrulaştırma misyonuna soyunmuştur.
Değişim ve demokrasi karşıtıdır. Alevi nefreti, farklılıklara yönelen kırımlar, iftiralar hep cami ve Diyanet cemaatince üretilmiştir. Hiç mübalağa etmiyorum; objektif olmaya çalışarak, derinliğine bakın, çarpıcı gerçeği siz de göreceksiniz.
Geçen hafta medyada yine aynı mealde bir haber okuduk… Haber başlığı şöyleydi; “Aleviler mum söndü yapar!” 

YALANLAMA BEKLEDİM
Bekledim ki, ulemadan, cami cemaatinden, bunların örgütlerinden, “akil” adamlarından, şeyhlerinden, şıhlarından ve temel problem alanı olan Diyanetten; “bu yaptığınız ayıptır, iftiradır, bühtandır, bölücülüktür, alçaklığın da bir sınırı vardır, yapmayın” diyen biri çıksın… Çıkmadı… Alenen soruyorum: ne oldu size, insanlığınıza, itikadınıza? İçinizde Haktan yana hiç mi insan kalmadı? Yok!
Bu yaşa geldim, böyle bir Müslüman’a rastlamadım… Ya siz?
Azeri şair Sabir’i bilir misiniz? O’nun dizeleridir; “harda bir Müselman görirem gorhirem/ gorhirem aybalam gorhirem!”
Konuya dönelim; iftiranın sahibi olan alçak; Gemlik Endüstri Meslek Lisesi'nde din dersi öğretmeni. Yani bir kamu çalışanı… Ayrımcılık yaparak istikbal arayan tipik bir mürteci, bir cahil… Evet, keşke “öğretmen”, kadrosu verilen aşağılıkların sayısı, “bir iki cahil” deyip geçecek denli sınırlı olsaydı, ama öyle değil… Sürüyle… Bunlar, sanki öğretmen değil, eğitim-öğretim için okula gönderdiğimiz yavrularımıza işkence eden “dal grubunun” üyeleri! Akılları, insanlıkları, vicdanları alınmış onbinlerce kadavra!

SÜRÜ NEREDEN GÜÇ ALIYOR?  
Bilinen şeydir, sürü “elebaşını” gözler. Elebaşı ne yapar, nereye giderse, aynen taklit eder. Birazdan kurda yem olacağını düşünemediği için kurdun arkasından gider, ölür; öndeki koyunun boğulduğunu gördüğü halde arkasından gidenler de düşünmeden çaya da atlar, geberir... Dolaysıyla sürü; akla da, düşüne de ihtiyaç duymaz. Günümüzün ‘fenomeni’ de yobazın taklit ettiği bir numaralı örnek durumunda! Dolaysıyla bakan, müsteşar, vali, yargıç, savcı, okul müdürü, öğretmen O’nu takip ediyor.
Dünyanın en eski mesleği!” bile beş para etmiyor artık. Sürecin en karlı “mesleği”, Tayyip Beye yağdanlık yapmak, “Allah’la aldatmak” ve garibe vurmak… Meslekte yükselmek, para ve şöhret sahibi mi olmak istiyorsun? Okulun, apartmanın, bulunduğun kamu kurumunun, kışlanın bir bölümünü mescit yap, Atatürk resimlerini çöpe at, hatta bir de gazete muhabiri çağır, Atatürk’ün çöpteki resimlerini göster ve haber yaptır. Ramazan’da yemekhaneyi kapat, iftar çadırı kur… Hiç bişey bilmezsen tabeladaki T. C.’yi sök!
Ama başbakanı mutlu edecek bir eylem biçimi arıyorsan, Alevileri aşağıla, iftira et!
En mazlum, en mağdur, en sahipsiz, hak ve hukuku gözetilmeyen, örgütü, partisi, sahip çıkanı olmayan kesim kim; Aleviler… Çoluğu, çocuğu devlet zoruyla asimilasyona tabi tutulan, ibadethanesine, ibadetine hakaret edildiği halde kıyıcılığa, ahlaksızlığa, şiddete başvurmayan, yasadışına çıkmayan, vatana, millete, doğaya, dünyaya zarar vermeyen, yurttaşlık sorumluluğunu bihakkın yerine getiren kim; Aleviler. Demokrasiye, laikliğe, cumhuriyet değerlerine, insan haklarına en bağlı kesim kim; Aleviler… Diktatör heveslisine, çağdışı partilere oy vermeyen, zırnık bile koklatmayan kesim kim; aleviler…
O halde vur Alevi’ye! 


“MUM SÖNDÜ!”
Dinleyin mürteciler, aklı-fikri uçkurunda gezen sapıklar, hülleciler, beş karı peşinde olan, 12-13 yaşındaki kız çocuklarını alan-satan ahlak düşkünleri! Osmanlının sapık ilişki merkezleri olan medrese özlemcileri… İftira ve sapkınlıkta sınır tanımadığınıza, bu yazılanlara da itibar etmeyeceğinize şüphem yok ama yine de şu “mum söndü” iftiranıza, nereden çıktığına dair bir açıklık getirelim.
Cem, her aklına esenin girebileceği bir erkân değildir. Kaydı, kuralı, ciddiyeti, ahlakı, değerleri vardır.
Hırsız, namussuz, ırz düşkünü, haram yiyen, üzerinde kul hakkı bulunan, cem ehlinin rızasını alamayan, ağlattığını güldürmeyen, döktüğünü doldurmayan, özetle görümden geçmeyen hiç kimse, canlarla cem olamaz.
Görümden geçen, canların rızasını alıp yerine oturan herkes candır, canandır, bacı-kardeştir. Onbinlerce yıla dayanan kuralları, edebi- adabı vardır. Şamanın, zerdüştün, budanın Mavera-ün Nehir denilen coğrafyada yaşayan, başta Türkler olmak üzere bölge halklarının inançsal kültürünü sinesinde taşıyan koskoca bir altlıktan beslenir
Bu yüzden iddia ediyorum: cem ehlinin kov-gıybet yaptığı, diğer inançlara saldırdığı, buğuz ettiği, cem ibadetinden çıkıp insan yaktığı, insana kıydığı görülmemiştir. Bu suçlardan herhangi birini işleyene “düşkün denilir ve ‘döktüğünü doldurmadığı’ sürece ceme girmekten men edilir.
“Mum” dediğiniz nesnenin ibadethanemizdeki adı delildir. Delili, yani çerağı uyandırmak (yakmak), Alevi ibadetinin oniki hizmetinden biridir. Güneşi sembolize eder, kutsanır. Mekânın aydınlatılması için değil, gönüllerin aydınlanması için uyandırılır. Meydan evinde canların huzurunda hazırlanan çerağ, büyük bir huşu, törensellik ve düazlarla yerine konulur. Çerağ yerine konulurken bütün canlar ayaktadır. Eller göğüs üstünde, sağ ayak parmakları sol ayaküstünde, pür dikkat çerağ izlenir. Çerağın sönmesi, sönmesine neden olunması kötülüğe delalettir. Karanlığı ve kötülükleri kovan, evreni ve insanlığı aydınlatan güneş gibi, çerağ da canların gönlündeki karanlığı aydınlatır, kötülüğü kovar.
Gelenek (inanç), onbinlerce yıl öncesine dayanır. Abdulbaki Gölpınarlı hocanın bulgularına göre bu yüzden, ışığı kutsayan eski Türk boylarından bazılarına ışık taifesi denir ve bu sıfatın nedeni, işte bu törene ve ışığın kutsanmasına dayalıdır. Siz, Arap’ın geleneğini-ahlakını taklit etmek için birbirinizi kırarken, Aleviler, bu geleneği yaşar ve ısrarla yaşatır. 
MUM NEDEN SÖNDÜRÜLÜR?
Köy ya da kasabanın saygın insanları cem erkânının yürütülmesine dair karar vermişlerse, karar anında emniyet tedbirleri de konuşulur. Çünkü devleti elinde tutan devşirme ve köksüz Osmanlı’nın şer-i yasalarına göre Alevilik yasaktır. “İnancı fasik, yaşamı haramdır.” Bu yasağa dair binlerce ferman, hüküm, kadı fetvası vardır. Tedbir almamanız halinde, Osmanlı emniyet güçleri cem erkânını basar, “cem ehli” denilen insanları kadın, çocuk demeden toplayıp götürür, eza-cefa eder, çeşitli cezalara çarptırır veya katleder.
Bu yüzden Pir Sultan Abdal, Ebu Suud’un fetvalarına kızmış, esip-gürlemiş, hakaret etmiştir
Fetva verir yalan yulan
domuz gibi dağı dolan
sırtına vururum palan
senin gibi hayvan var mı?” 
Asker baskınından, haberdar olmak ve cem olan canlara haber vermek üzere araziye nöbetçiler konulur. Baskına gelenleri fark eden nöbetçi derhal harekete geçer ve arkadaşını köye gönderir. Haberi alan dede, cem erkânını olduğu yerde keser, canları sağ-salim hanelerine gönderir, bir duayla çerağı söndürür.
Çerağa “mum” diyen asker, ihbar edilen eve gelir, kontrol eder, karakola döner, gördüklerini amirine rapor eder. Özetle, “mumu söndürüp, dağılmışlar” der… Bu baskınlar, laikliğin kabulüyle sona erer ama bu kez de işte bu “mum söndü” iftiraları başlar. Ve Muaviye, Yezit, Mervan’ın yolunu benimseyenler, iftira etmeye, bölücülüğe, nefret saçmaya devam eder…
Yazı ağır mı olmuş? Ya muhatap edildiğimiz iftira; daha mı hafif?
http://www.odatv.com/n.php?n=aleviler-neden-mumu-sondurur-1404131200
Murtaza Demir
Odatv.com


8 Kasım 2013 Cuma

ATATÜRK MUMYALANDI' İDDİASINA FORMÜLLÜ YANIT



ATATÜRK  MUMYALANDI' İDDİASINA FORMÜLLÜ YANIT
Anıtkabir Komutanlığı, büyük önder Atatürk'ün "naaşının mumyalandığı" iddialarını formülle yalanladı. Hazırlanan kitapta, Atatürk'ün naaşının ebedi istirahatgahına taşınma sürecine ait özel fotoğrafların yanı sıra naaşa uygulanan tahnit işleminin tutanağına, yapan heyetin bilgisine ve kullanılan solüsyonunun içeriğine yer verildi.
 Anıtkabir'in 60'ıncı yılında "Etnografya'dan Anıtkabir'e 60'ıncı yıl etkinlikleri" düzenlenecek. Anıtkabir Komutanlığının hazırladığı program kapsamında 10 Kasım'daki resmi törende, 1953 yılında olduğu gibi izciler ve seğmenler de görev alacak, mozole binasına 60 yıl öncesindeki gibi devasa Türk bayrağı asılacak.
Etkinlikler kapsamında komutanlık tarafından "Sonsuz Yolculuk, Dolmabahçe'den Anıtkabir'e" kitabı hazırlandı. Sınırlı sayıda özel olarak hazırlanan kitapta büyük önderin veda günü, ölüm raporu, vasiyeti, cenaze töreni, naaşının Anıtkabir'e nakli, Türk basınında yas gibi konular fotoğraflarıyla yer aldı.
Anıtkabir Komutanlığı, Atatürk'ün "naaşının mumyalandığı" iddialarına da bu kitapla yanıt verdi. Kitabın bir bölümünde Atatürk'ün el ve yüz maskı ile tahnit işlemlerine ilişkin bilgiler bulunuyor. Komutanlık tahnit raporu ve kullanılan solüsyonun içeriğini de kitapta paylaştı.
Kitabın girişinde Anıtkabir Komutanlığının sunuşuna yer verildi. Sunuşta, şunlar kaydedildi:
"Değerli okuyucular, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ulu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün ebediyete intikalinin üzerinden 75 yıl, geçici kabri Etnografya Müzesi'nden Anıtkabir'e aziz naaşının nakli üzerinden 60 yıl geçti.
Yüce Türk milletinin ebedi istirahatgah olarak ona layık gördüğü bu değerli abidenin Anıtkabir'in açılışının 60'ıncı yıl dönümü münasebetiyle hazırlanan bu eser, Atatürk'e olan şükran borcumuzun bir ifadesidir.
İnanıyoruz ki bağrından çıktığı büyük Türk milleti yüreğinde taşıdığı sevgisiyle eşsiz liderini hiç unutmayacak ve manevi mirasına daima sahip çıkacaktır."
Büyük önderin bir fotoğrafı ile "Gidelim Afet, bir orman kenarına gidelim. Her şeyi bırakalım. Şöyle basit bir ev, ocaklı bir oda...Memleketimizde güzel ormanlık yerler de var. Söyle bakayım, senin bildiğin bir orman var mı? Evet, evet hemen çekip gidelim ormanlara, hele ben bir iyi olayım da..." sözleriyle başlayan kitapta, Atatürk'ün hayata gözlerini kapattığı tarihin takvim yaprağına da yer verildi.
-TAHNİT İŞLEMİ
Vasiyetinin de paylaşıldığı eserde en dikkat çekici bölümlerden biri tahnit işleminin anlatıldığı kısım oldu. El ve yüz maskının fotoğrafına yer verilen "Sonsuz Yolculuk, Dolmabahçe'den Anıtkabir'e" kitabında, tahnit işlemi bölümünde, şu bilgilere yer verildi:
"Atatürk'ün ölümünden hemen sonra İstanbul Hıfzıssıhha Müzesi Müdürü Doktor Nuri Hakkı Aktansel tarafından Atatürk'ün yüzünün ve sağ elinin maskı yapılmıştır. Bu mulajlar Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı kasalarında saklanmış, daha sonra Anıtkabir'e verilmiştir.
ATATÜRK’ÜN ÖLÜMÜNDEN SONRAKİ İŞLEMLER
 Yüce önder Atatürk'ün 10 Kasım Perşembe günü saat 09.05'te ebediyete intikal etmesinin ardından naaşı Dolmabahçe Sarayı'nda zamanın İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden olan Ordinaryus

Profesör Şerafettin Yaltkaya'nın nezaretinde İslami usullere uygun yıkanmıştır. Atatürk'ün ölümünden sonra Başbakan Celal Bayar'ın emriyle naaşa tahnit işlemi uygulanmıştır. Tahnit işlemi devrin ünlü doktorları Prof. Dr. Süreyya Hidayet Serter ve Prof. Dr. Mustafa Hayrullah Diker'in nezaretinde Gülhane Patolojik Anatomi hocası Prof. Dr. Lütfi Aksu ve ekibi tarafından yapılmıştır."
Tahnit işlemiyle ilgili tutanak hazırlandığı belirtilen yazıda,  Prof. Dr. Aksu'nun tahnit için hazırladığı solüsyondan iki küçük şişeye doldurduğu, ağzı lehimlenen şişelerin Atatürk'ün kollarının arasına yerleştirildiği kaydedildi. Tabut açıldığında şişelerin Prof. Dr. Kamile Mutlu tarafından alınarak Anıtkabir'e gönderildiği belirtildi.
-TAHNİT RAPORU
Kitapta tahnit işlemine ilişkin tutulan rapor da yer aldı.
Tahnit işlemini yapan heyetin isimlerinin bulunduğu raporda, "Aşağıda isimleri bulunan tabipler Atatürk'ün defin merasimi yapılıncaya kadar naaşın muhafazası için aşağıda yazılı mahlul ile usulü dairesinde Gülhane Teşrihi Marazi Profesörü Doktor Lütfi Aksu tarafından tahnit yapılmasına karar verilmiş ve bu tahnit derekap yapılmıştır" ifadelerine yer verildi.
Formüle göre tahnit işleminde 200 gram formaline, bir gram sublime, 200 gram tuz, 10 gram acide peheque ile 1000 gram su kullanıldı.
Tahnit işlemi 9-10 Kasım 1953'te büyük önderin naaşının Anıtkabir'e taşınması öncesinde tabut açılarak Anatom Patalog Prof. Dr. Kamile Şevki Mutlu tarafından çözüldü.
Kitapta Atatürk'ün naaşının Dolmabahçe'den ebedi istirahatgahına nakli sırasında düzenlenen törenlere ilişkin özel fotoğraflara da bulunuyor.
Kitabın son sayfasında ise Atatürk'ün fotoğrafı ve  büyük önderin "Mesudum çünkü muvaffak oldum " sözleri yer aldı.
9 YILDA TAMAMLANABİLDİ
Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk'ün ebedi istirahatgahı Anıtkabir 9 yılda tamamlanabildi. Anıtkabir Projesi'nin belirlendiği uluslararası yarışmayı "25 numaralı" projeleriyle Türk mimarlar kazandı. Dört defa değişikliğe uğrayan projede Aslanlı Yol'un yerinde olması planlanan merdivenli yol kaldırıldı, 35 metre olacak ve iki kattan oluşacak mozole binası mevcut halini aldı. AA