1 Ocak 2014 Çarşamba

ATATÜRK’ÜN AİLESİ ÖZEL HAYATI ,GENEL HAYATI



ATATÜRK’ÜN AİLESİ  ÖZEL HAYATI ,GENEL HAYATI

ZÜBEYDE HANIM
Zübeyde Hanım, bir Türkmen ailesi olan Hacı Sofi ailesinden gelen babası, Sofuzade Feyzullah Sadullah Ağa ve annesi Ayşe Hanım'ın kızıdır. Kökeni Konya ilinin Karaman ilçesine uzanmaktadır. Ailesi, Fatih Sultan Mehmed Han (II. Mehmet) zamanında İzmir'den Rumeli topraklarına göç etmiş ve son olarak şuanki Yunanistan'ın Selanik şehrine göç ederek Langaza olarak bilinen yere yerleşmişlerdir. Zübeyde Hanım, miladi takvime göre 1857 yılında (Hicri, 1273) Langaza vilayetinde dünyaya gelmiştir. Zübeyde; sükunet sahibi, aklı başında, muhafazakar bir kişiliğe sahip olmanın yanında zeki bir kişidir aynı zamanda. Güzel bir görünüşe sahip olan Zübeyde, koyu mavi gözlere, sarıya çalan kumral ve dalgalı saçlara sahipti. O dönemin şartları neticesinde bayanların okula gönderilmesi ve okumak istemesi normal karşılanmadığı ve okur yazarlığın pek olmadığı bir dönemde kendisi okuyabiliyor ve yazabiliyordu. Annesi, Ayşe Hanım gibi. Bu yüzden kızı Zübeyde'de kendisi gibi çevresinde adının yanında "Molla" lakabı ile anılacak, 
 yaşadığı çevrede "Zübeyde Molla" şeklinde tanınacaktı.
Günlerden bir gün Zübeyde Hanım, yorgan doldurma esnasında yorgan inesini kaza ile bacağına saplar. İğneği burada çıkartarak riske girmek istemeyen aile, O'nu bir saat mesafedeki Selanik'e götürecek ve oradaki hekimlere çıkartıracaklardı. Aile yola koyulur ve Selanik'e vararak doğruca Hekimin yanına giderek ineği çıkartırlar. Daha sonra Zübeyde Hanım'ın ailesi evlerine Langaza'ya dönmek isterler ancak Zübeyde buna karşı çıkarak bir müddet daha Selanik'te kalmak ister ve dediği olur.


ALİ RIZA EFENDİ
Kesin olarak bilinmemekle beraber Ali Rıza Efendi 1839 yılında dünyaya geldiği bilinmektedir. Soyu itibariyle Osmanlı Devleti'nin Makedonya ve Yunanistan'da Tesella adı verilen bölgeyi Türkleştirme Politikası çerçevesinde 1460 yılında Makedonya'nın Manastır Vilayeti'nin Debre-i Bala Sancağı'na bağlı Kocacık Köyü'ne; oradan 1830'larda Selanik'e göç etmiş olan Kocacık Yörüklerindendir. Kocacık Yörükleri, Orta Asya'dan gelerek Anadolu'da Konya-Karaman Bölgelerinde yaşayan "Kızıloğuz" Türkmenlerindendir. Babası Kızıl Hafız Ahmet Efendi ve Amcası Kızıl Hafız Mehmet Emin Efendi'nin taşıdıkları "Kızıl" lakabı da buradan gelmektedir.(kaynak:VikiPedi)
Çocukluğu ve gençliği hakkında fazla bilgi ve belge bulunmamakla beraber, ilk okulunu Abdi Hafız Mahalle Mektebi'nde okumuştur. Selanik şehrinde Evkaf İdaresi olarak adlandırılan ve bu gün Vakıf İdaresi olarak bilinen kurumda bir müddet katiplik görevinde bulunduktan sonra Selanik'e yaklaşık 120 km. uzaklıkta bulunan Olimpos Dağı'nın eteklerinde ve Ege Denizi kyısında yer alan geniş bir ormanlık alan içinde bulunan Çayağzı yada Papazköprüsü olarak bilinen bölgede yer alan Gümrük Muhafaza Teşkilatı'nda Gümrük Muhafaza Memuru olarak görev alacaktır.

KARDEŞLERİ; FATMA, AHMET, ÖMER, MAKBULE VE NACİYE

Atatürk'ün büyük kız kardeşi; ablası, Fatma

 

Ali Rıza ve Zübeyde çiftinin ilk çocukları Fatma idi. Fatma'nın doğum ve vefat tarihi konusunda net bir yıl verilememektedir. Doğumu 1871 yada 1872 olarak belirtilmektedir. Vefatı konusunda ise eldeki bilgiler ışığında çiftin üçüncü çocuğu yani Ömer'in doğduğu yıl olarak bilinmektedir.

Atatürk'ün büyük erkek kardeşi; ağabeyi, Ahmet

1874 yılında doğduğu tahmin edilmekte ve Çayağzı'ndan veya Papaz Köprüsü'nden ayrılmadan önce dönemin ölümcül ve salgın hastalıklarından birisi olan ve kuşpalazı olarak bilinen Difteri hastalığı nedeniyle vefat etmiştir. Ancak net bir tarih verilememekte ve 9 yaşına kadar yaşamış olduğu söylensede eldeki kronolojik bilgiler ışığında yanlış olduğu görülmektedir.

Atatürk'ün büyük erkek kardeşi; ağabeyi, Ömer

Ömer'de 1875 yılında dünyaya geldiği tahmin edilmektedir. O'nun da yaşamı ablası ve Ağabeyi gibi kısa sürecek ve hayata daha çocuk yaşlarında veda edecekti. Abisi Ahmet gibi O'nunda ölüm nedeninin difteri olduğu sanılmaktadır. O dönemki sağlık koşullarının yanı sıra ailenin yaşamını sürdürdüğü yer olan Çayağzı bölgesi ozamanki sıradan yerleşim yerleriyle dahi kıyaslanamayacak derecede kötü şartlara sahipti. Gerek yiyecek gerek sağlık ihtiyacı gibi ihtiyaçların şehire inerek karşılanabiliyor olması, bölgenin iklimsel ve coğrafi yapısı yaşamayı yetişkin insanlar için yaşanmaz hale getirirken çocukların vefatı bir bir gerçekleşiyordu. Sonunda Ömer'de hayata veda edecek ve Hakkın Rahmetine nail olacaktı. Ömer'inde vefatı hususunda kesin bir kanı söz konusu değildir ancak yine eldeki kronolojik bilgiler neticesinde Ömer'inde Çayağzı'nda vefat ettiği sanılmaktadır.


Atatürk'ün küçük kız kardeşi, Makbule
Mustafa Kemal Atatürk'ün kız kardeşi Makbule Hanım
Makbule, Mustafa'dan sonra doğduğu bilinmekte ve doğum tarihi olarakta 1885 yılı gösterilmektedir. Mustafa'nın sonradan dünyaya gelecek ve vefat edecek kız kardeşi Naciye ile birlikte iki kız kardeşinden birisidir. Makbule'de Mustafa gibi ailenin Selanik'teki Islahane semtinin Ahmet Subaşı Mahallesinde bulunan üç katlı evinde doğduğu bilinmektedir. Makbule hanım saf bir kişiliğe sahipti. Mustafa Kemal (Atatürk), sonraki yıllarda bu saflığının neticesinde Makbule'nin olaylara verdiği tepkileri sık sık dile getirerek tebessüm içerisinde keyifli bir şekilde dile getirirdi. Babası Ali Rıza'nın vefat etmesi, annesi Zübeyde'nin Ragıp Bey ile evlenip bir müddet beraber yaşadıktan sonra 1913 yılında Birinci Balkan Savaşı patlak verir ve Balkan toprakları Osmanlı Devleti'nin elinden düşer bunun üzerine annesi Zübeyde ile beraber İstanbul'a taşınırlar. İstanbul'da Beşiktaş Akaretler'de bir eve yerleştiler. Cumhuriyet'in ilanı edilmesinin hemen ardından yine Annesiyle birlikte Ankara'ya gittiler ve Ağbeyi Mustafa Kemal (Atatürk) ile birlikte Çankaya Köşkünde ikamet ettiler. Burada bir müddet kaldıktan sonra Zübeyde hanım rahatsızlandı ve tedavisi için İzmir'e gitti. Daha sonra kendisi için Çankaya Köşkü Arazisi üzerine Camlı Köşk inşa edildi ve bir süre orada kaldı. Bu sırada Soyadı Kanunu çıkarılmış ve Makbule Hanım "ATADAN" soyadını almıştır. Sonraki dönemde Makbule Atadan, Mustafa Kemal (Atatürk)'in isteği üzerine Fetih Okyar'ın kurduğu Serbest Cumhuriyet Fıkrası'na(Partisi) girdi. Parti bir müddet sonra kapatılınca Makbule Atadan siyasetten çekildi. Partideki görevi sırasında Milletvekili Mecdi Boysan ile tanışan Makbule 1935 yılında Mecdi Bey ile evlendi. Mustafa Kemal (Atatürk)'in hayatı hakkında bilgi için kendisine başvurulan biriside olan Makbule Atadan, 18 Ocak 1956 yılında 71 yaşında hayata gözlerini yumarak bu dünyadan ayrılacaktır.

Atatürk'ün küçük kız kardeşi, Naciye

Kesin bir tarih söz konusu olmamakla beraber kronolojik sıralama ve Makbule Atadan'ın görüşleri neticesinde, Naciye'nin doğum tarihi 1893 olarak bilinmektedir. Makbule Atadan'ın anlattıklarına göre; babası Ali Rıza Efendi'nin vefat ettiği gün dadısının Naciye'yi yere düşürmesiyle ayağı kırılıyordu. Naciye yaşına rağmen uzun boylu, iri yapılı ve güzel bir kızdı. Fakat Naciye'de daha 10 yaşında bir çocuk iken vefat edecekti.

Atatürk'ün Eşi, Latife Hanım (Uşaklıgil)

 Latife, 17 Haziran 1898 tarihinde İzmir'de dünyay gelmiştir. Babası, İzmir'in tanınmış ailelerinden Uşakizade ailesine mensup Muhammer Bey dir. İzmir Lisesi'nden mezun olduktan sonra Fransa'nın Paris şehrine giderek Sorbonne üniversitesi'nde öğrenimini görmesinin ardında İngiltere'ye giderek dil öğrenimi görmüştür. Mustafa Kemal Atatürk ile evliliği yaklaşık iki yıl sürmüştür. İlk Cumhurbaşkanı eşi olma ünvanıda Latife Hanım'a aittir. İstanbul'da ikamet ettiği sıralarda 1975 yılının 12 Temmuz günü 77 yaşında hayata gözlerini yummuştur.

Atatürk'ün üvey babası; Ragıp Bey

Ragıp Bey hakkında pek bir bilgi bulunmamaktadır. Eşi vefat eden Zubeyde Hanım'ın ikinci eşi olduğu bilinmektedir. Zubeyde Hanım'ın ve Ragıp Bey'in evlilikleri sırasında çocukları olmamıştır. Birinci Balkan Savaşı'nın çıkması sonucu bölgede barınmanın güçlüğü nedeniyle Zübeyde Hanım Ragıp Bey ile aralarındaki evliliği sonlandırmıştır. Falih Rıfkı Atay'a göre Mustafa Kemal Atatürk'ün üvey babası Ragıp Bey Birinci Dünya Savaşı sonrasında Selanik'te ikamet ettiği sıralarda vefat etmiştir.

Atatürk'ün üvey kardeşleri; Süreyya, Hakkı ve Ruhiye

Ragıp Bey ve vefat eden eşi Afet Hanım'ın üç çocuğu dünyaya gelmiştir. Bu çocuklar, Süreyya, Hakkı ve Ruhiye dir. Haklarında pek bir bilgi bulunmamaktadır. Süreyya Bey'in asker olduğu bilinmekte ve Mustafa Kemal'in askerliği seçmesindeki nedenlerden birisi olarak Süreyya Bey'e duyduğu sevgi ve hayranlık olduğu belirtilmektedir. Süreyya Bey Yüzbaşı rütbesinde askerliğini sürdürmesi sırasında vefat etmiştir. Hakkı Bey, yaşamının bir kısmını Türkiye'de geçirmiş ve demiryollarında kondüktörlük yapmıştır. Ruhiye Hanım ise Ahmet Fevzi adında eski Anadolu Ajansı mensubu bir memur ile evlenmiş ve Afet isminde bir kız çocuğu dünyaya gelmiştir.

MUSTAFA KEMAL (ATATÜRK)'İN AİLESİ VE AİLE'NİN HAYATI

Rivayetlere göre Ali Rıza Efendi rüyasında sarı saçlı ve açık tenli bir kız görür ve ardından ortaya çıkan ak sakallı birisi "evleneceğin kız bu" der. Zübeyde ve ailesi Langaza'da evlerinde yaşadıkları sırada Zübeyde, yorganı doldurduktan sonra ağzını dikmeye başlar. Dikme esnasında dizine yorgan iğnesini batırıverir ve bunun üzerine ailesi Zübeyde'yi 1 saat uzaklıktaki Selanik'e doktora götürür ve İğne çıkarılır. Zübeyde ve yakınları rahat bir nefes alır. Aile Langaza'ya dönmek istemişsede Zübeyde Selanik'ten hoşlanmış ve bir müddet burada kalmak istemiştir. Bu sırada gördüğü rüyayı ablasınada açan Ali Rıza, ablasının Zübeyde'yi göstermesiyle rüyasında gördüğü kız olduğunun farkına varır ve durumu ailesinede bildirerek Zübeyde ile evlenmek istediğini dile getirir. O sıralarda 14 yaşında gencecik bir kız olan Zübeyde'nin annesi Ayşe Hanım, kimi zaman aradaki 20 yaş farkınıda sebep gösterek bu olaya sıcak bakmamış. Bir müddet şiddetle karşı çıkar fakat sonradan Ali Rıza'nın ricası üzerine Ayşe Hanım'ın üvey evladı ve Zübeyde hanımın da üvey Ağabeyi Hüseyin'in araya girmesiyle anne Ayşe Hanım evliliklerine onay vererek bu zorlu direnişine son vermiş. 1871 yılında Ali Rıza ve Zübeyde'nin nikahları kıyılarak evlenirler.

ŞEMSİ BELLİ'NİN MAKBULE HANIM İLE YAPTIĞI ROPÖRTAJDA ANNE VE BABASININ EVLENMEDEN ÖNCE YAŞADIKLARINI MAKBULE HANIM ŞÖYLE ANLATMIŞTIR :
" Büyük pederim ve büyük validem, Selanik'e bir saat mesafedeki Langaza'da otururlarmış. Orada malları ve çiftlikleri varmış. Annem Zübeyde Hanım, bu çiftlikte büyümüş. O zaman güzel bir genç kızmış. Bir gün yorgan kaplarken dizine yorgan iğnesi batmış. İğneyi çıkartmak için hemen bir arabaya koyup Selanik'e getirmişler. İğne, doktor müdahalesiyle çıkarılmış. Ama Selanik'in havasını beğenen annem çiftliğe dönmek istememiş.

Bu sıralarda Selanik'te bulunan ve henüz bekar olan babam, evleneceği kızı aramakla meşgulmüş. Bize naklettiklerine göre babam, annemi şahsen tanımadan evvel onu rüyasında görmüş. İşte bu sıralarda garip bir tesadüf babamı, rüyasında gördüğü genç kızla karşılaştırmış. Babam, annemi çok, pek çok beğenmiş. Zaten evlenmek niyetinde olduğu için derhal ailesinden istemiş. İstemiş ama, veren kim?

Büyük validem bir hayli mukavemet göstermiş.

'Vermem, benim evlendirecek kızım yok' demiş.

Israr etmişler, rica etmişler. Nihayet büyük validem biraz yumuşamış.

'Sırmalı kaftan isterim, sırmalı fotin isterim, şunu isterim, bunu isterim' demiş durmuş.
O zaman babamın maaşı sadece 3 altın lira... Bu kadarcık para ile müstakbel kayınvalidesinin arzusuna cevap veremeyeceğini anlayan babam, işi başka şekilde halletmek çarelerini düşünmüş. Annemin üvey kardeşini bularak kendisine yardım etmesini rica etmiş. üvey dayım ne yapmışsa yapmış, büyük validemin de, annemin de gönlünü razı etmiş.

Annem Zübeyde Hanım'la, babam Ali Rıza Efendi, işte bu şartlar içinde ve bu kadar engellerden sonra evlenebilmişler. "

Evlilikleri sırasında Ali Rıza, 34 yaşında idi. Hayatlarını, Ali Rıza Efendi'nin ailesiyle beraber ikamet ettiği; Selanik şehrinin Yenikapı semtinde yer alan evde sürdürecektir. 1871 yılında Ali Rıza ve Zübeyde'nin ilk çocukları ve aynı zamanda ilk evlat acılarıda olacak olan bir kız çocuğu dünyaya geldi. İsmini Fatma koyarlar ancak Fatma bir müddet sonra hayata veda eder. Ancak Fatma'nın vefat tarihi tam bilinmemekle beraber, ailenin Çayağzı'na taşınmadan önce vefat ettiği tahmin edilmektedir. Ama hayat devam edecek; 1874 yılında Ahmet ve 1875 yılında Ömer adında iki oğlan çocuğu dünyaya getirecektir.
Ali Rıza Efendi'nin Gümrük Muhafaza Memuru olarak çalıştığı yer olan Çayağzı, o zamanlar Paşaköprüsü olarakta bilinirdi. Olimpos Dağı'nın Ormanlarla kaplı eteklerinde, Ege kıyısında yer alan ve Selanik'e 120 km. uzaklıkta olan Ormanlık bir bölge idi. Ne kasaba, ne köy olan ıssız, derme çatma bir yerdi. Başlıca tesisi bir gümrük karakolundan ibaretti. Bu gümrük karakolu bölgedeki kereste ticaretinin kontrolünü sağlamakta idi. Issız fakat ticari anlamda yüksek bir hacime sahip olan bu bölge, eşkiyaların kontrolü altındaydı. Selanik'in Yenikapı semti ile Çayağzı bölgesi arasındaki mesafe'nin günün şartları neticesinde fazla olması sebebiyle Ali Rıza, vefat eden kızı Fatma'yı geride bırakarak, eşi Zübeyde'yi ve çocukları Ömer ve Ahmet'i Çayağzı'na götürmüş ve yaşamlarını orada sürdürme kararı almışlardır.
Bakımsızlığın ve kötü hava şartlarının, hüküm sürdüğü, yiyecek ve sağlık ihtiyaçlarının karşılanamadığı ve devamlı olarak eşkiyaların saldırıları noktalarından birisi haline gelmesi burada yaşamayı imkansız kılmakta ve aile fertlerini özellikle çocukları kötü etkilemekteydi. Ali Rıza ve Zübeyde'nin iki küçük oğlu; Ahmet ve Ömer bu duruma daha fazla dayanamayacak; Önce Ahmet 9 yaşında yaşama gözlerini yumacak ardından da evin tek çocuğu Ömer 8 yaşında hayata veda edecekti. Vefat nedenleri olarak o dönem bölgede sıkça ve yoğun bir şekilde başgösteren kuşpalazı olarak bilinen Difteri salgınından olduğu söylenmektedir. Şartlar o kadar kötüdürki, anlatılanlara göre, vefatı gerçekleşen çocuklarından Ahmet, sahilde kumluk alanda bir mezara defin edilmiş ancak gece dalgaların şiddetiyle açığa vuran beden, çakalların saldırısına uğramıştır.

MUSTAFA'NIN DOĞUMU VE AİLENİN SONRAKİ YAŞAMI


Mustafa Kemal (Atatürk) Atatürk'ün Doğduğu ev, Pembe Ev
Daha sonra Osmanlı Devleti ile Rus Çarlığı arasında başlayacak olan ve o zaman kullanulan Rumi Takvim'in 1293 yılına denk gelmesi nedeniyle 93 Harbi olarak bilinecek olan Osmanlı-Rus savaşı 1877 yılında meydana gelecektir. Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit döneminde meydana gelecek bu harp iki cephede meydana gelecekti. Birisi Kafkasya Cephesi bir diğeri Tuna Cephesi. Ali Rıza, savaşın patlak vermesiyle orduya çağrılır ve Selanik'te Asakir-i Milliye taburunda subay olarak görevini sürdürür. Daha sonra savaşın bitmesiyle ordudan ayrılan Ali Rıza, Memuriyet hayatınada son vererek, memuriyeti boyunca edindiği tecrübe ve bölgenin kerestecilik ve odun-kömür ticaretinin büyük kazanç getirdiğine şahit olması nedeniyle kereste ticaretine atılır. İşlerin yolunda gitmesi ve artık yaşanan acılardan da uzaklaşmanın verdiği istekle Aile Selanik'e geri dönecek ve artık yaşamlarını; Islahane semtinin Ahmet Subaşı Mahallesindeki, üç odalı ve üç katlı pembe renge sahip bir evde sürdüreceklerdi (Şu anki adresi; Apostolu Pavlu Cad. Numara: 75, Aya Dimitriya Mahallesi şeklindedir).
M.K. Atatürk'ün kız kardeşi, Makbule Atadan'a göre Mustafa, Pembe Evde değil; babası Ali Rıza Efendi'nin ailesinin kaldığı Selanik, Yenikapı semtinde yer alan evde dünyaya gelmiştir.
O günkü Yunan Hükümeti'nin direktifi üzerine, Selanik belediyesi 1933 yılında Pembe Evi Atatürk'e hediye etmiş, Türkiye Cumhuriyeti 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın isteği üzerine 1953 yılında ise müze haline getirilmiştir.
Pembe Ev ile ilgili bir diğer anektod ise şöyledi;
Selanik belediyesi'nin Pembe Evi hediye etmesinin ardından, Atatürk bu olaydan çok mutlu olmuş ve kız kardeş Makbule'ye durumu dile getirmiştir. Makbule bunun üzerine şunları söylemiştir:
"Bilirsin ya ağabey, köşedeki pembe oda benim odamdı, yine bana ayrılsın. "
Bu cevap Mustafa Kemal (Atatürk)'in çok hoşuna gitmiş ve fırsatını yakaladığı anlarda bu olayı büyük bir tebessüm ile dile getirirmiş.
Ali Rıza burada Keresteci Cafer olarak tanınan Cafer Efendiyle ortaklık kuracak ve işleri yolunda giderek iyi kazançlar elde edeceklerdi. Ali Rıza ve Zübeyde çiftinin 1881 yılın bir kış ayında; sarışın, mavi gözlü bir erkek çocuğu dünyaya gelecektir. Dünyaya gelen bu küçük bebek Türk milletine ve Türkiye toprakları üzerinde yaşayan diğer topluluklar için adeta ALLAH'ın bir lütfu olarak üzerlerine doğacak; dünya'nın kaderini değiştirecek ve bir milletin kör talihini kırarak yok olmaktan kurtaracaktı. Ten rengi, göz rengi ve saç rengini annesinden alan bu küçük oğlan daha sonra belirginleşecek surat çehresini babasından aldığı görülecektir. İsmi Mustafa olacak olan bebeğin adını Babası Ali Rıza koymuştur. Nedeni olarak, kendisi küçük yaşlarda iken beşikten düşerek hayatını kaybeden kardeşinin adı olmasıydı. Çiftin dördüncü çocuğu olan Mustafa'dan sonra 1885 yılında Makbule isminde bir kız evlatları dünyaya gelecektir.

DOĞUM TARİHİ HAKKINDA

Mustafa Kemal (Atatürk) Atatürk'ün doğum tarihi net olarak bilinmemektedir. Bilinen tek husus, Rumi 1296 yılı. Fakat gün ve ay bilinmediğinden dolayı Miladi takvim'e (Gregoryen) göre 1880 yılımı yoksa 1881 yılımı kestirilememektedir. Resmi kayıtlarda 1881 yılının 19 mayıs günü belirtilmiştir. Aşşağıda 19 mayıs olarak belirtilmesinin nedeni ve tartışmalarına yer verilmiştir. Ayrıca Doğum günü konusunda ortaya atılan iddialar ve çeşitli görüşler yer almaktadır. Burada bahsi geçen yazısal döküman araştırmacı yazar Sayın Ahmet Akyol'dan alınmıştır. 1296'nın Rumi mi, Hicri mi olduğuna dair bir işaret olmadığına göre, 7 Kanunusani 1329 ( 20 Ocak 1914) tarihli Doğum Tarihleri Hakkındaki Şûrayı Devlet Kararı'na göre, bunun Rumi sayılması gerekir.

Osmanlı Devleti'nde 1840 tarihinden itibaren Hicri(Kameri) ve Mali (Rumi) takvim birlikte kullanılmaya başlamış,bu takvimlerle ilgili 28 Şubat 1917 ve 1 Ocak 1918 tarihlerinde ay ve gün kaydırılmak suretiyle yeni düzenlemeler yapılmıştı.

26 Aralık 1925 tarihinde 698 sayılı yasayla da, Miladi Takvim kabul edildi.

Bu takvimlerin her birinde yıl, ay ve gün farklılıkları vardır. Dolayısıyla, basit mantık oyunları dışında, bu takvimler arasında karşılaştırma yapma, gerçekten zor ve karmaşık bir iştir.

Rumi (Mali) 1296 yılı, kronolojik açıdan Miladi 13 Mart 1880'den 12 Mart 1881 tarihine kadar olan zaman dilimini kapsar.
Mustafa Kemal (Atatürk) Atatürk'ün doğum tarihini yıl olarak gösteren en eski belge, 1899 yılında, İstanbul'da, Mekteb-i Harbiye-i Şahane (Kara Harp Okulu)'ye girdiği tarihte, okulun "1315 Duhüllülere Mahsus Künye Defteri"ne düşülen nottur:
"Numarası 1283. Selanik'te Kocakasım Mahallesi, Gümrük memurlarından müteveffa Ali Rıza Efendi'nin mahdumu (oğlu), uzun boylu, beyaz benizli Mustafa Kemal (Atatürk) Efendi Selanik 96 (1296)"
Atatürk'ün, ilk TBMM kurulduktan sonra, Meclis'e verdiği Tercümeihal Fişi'nde de doğum tarihi 1296 olarak gösterilmiştir.
O dönemde ailelerin önemli bir bölümü yeni bir çocuğun doğumunu aile reisinin bir Kur'an'ın boş bir tarafına veya o zamanki evlerin demirbaş kitaplarından olan Ahmediye veya Muhammediye ciltlerinin bir kenarına kaydetmeleri alışkanlığı vardı.

Zübeyde Hanım, evdeki iki Kur'an-ı Kerim'den birine çocukların doğumlarının yazıldığını, fakat Ali Rıza Efendi ölünce, başucunda sadece bir Kur'an-ı Kerim olduğunu, onda da hiçbir yazının olmadığını, belki de Ali Rıza Efendi'nin kayıtlı Kur'an-ı Kerim'i, devam ettiği camideki hocalardan birine hediye etmiş olabileceğini, söylemişti.

Bizzat Atatürk de, doğum tarihinin evlerindeki Kur'an-ı Kerim'de yazılı olduğunu, sonra bu Kur'an'ın kaybolduğunu, bu sebeple doğum gününü bilmediğini söylemişti.
Eskiden Resmi nüfus kütüklerinde, doğum tarihleri kaydedilirken, çoğu zaman sadece yılın yazılması, ay ve günün belirtilmemesi geleneği, cumhuriyetin ilk yıllarına kadar da sürmüştü. Fakat bu durum karışıklıklara neden oluyordu. Rumi 1296'dan Miladi takvime geçip, kesin doğum yılını belirleyebilmek için, doğum yapılan ayın, bazen de günün bilinmesi şarttır.

Tarihçi ve Yazar Faik Reşit Unat ( 1899-1964), bu durumu öğrenebilmek maksadıyla, Selanik'e giderek Zübeyde Hanım'ın halen hayatta olan komşularıyla görüşmüştü. Ancak, aldığı cevaplar çelişkiliydi. Bazı komşularına göre Zübeyde Hanım, Mustafa'yı bir bahar mevsiminde, bazılarına göre zemheride ( ocak, şubat ayları) doğurmuştu.
ATATÜRK :
"Annemden işittiğime göre, bir bahar mevsiminde doğmuşum"
Kardeşi Makbule Atadan'ın açıklaması daha değişikti; Annesinden duyduğuna göre, Atatürk fırtınalı bir gecede doğmuştu.
Atatürk'ün doğum yılı ile ilgili önemli bir belge, Atatürk soyadının kabulünden ( 24 Kasım 1934) sonra, Ankara Nüfus Müdürlüğü tarafından yeniden düzenlenen ve günümüzde aslı İstanbul- Şişli'deki Atatürk Müzesi'nde bulunan son nüfus hüviyet cüzdanıdır.

Atatürk'ün sağlığında ve şüphesiz onun onayı alındıktan sonra düzenlenen bu nüfus hüviyet cüzdanında, doğum yılı 1881 olarak gösterilmiştir.

Buna göre, 1881 yılı, Atatürk'ün de kabul ettiği tarihtir.
Atatürk'ün arkadaşlarından Ali Fuat Cebesoy der ki :
"…Bazı biyografilerde 1880'de doğduğu ileri sürülürse de, 1881 doğumlu olduğu muhakkak gibidir. Hiç unutmam. Mütarekede İstanbul'da, bugünkü Atatürk Müzesi olan binada, bir akşam yemeğinden sonra, oturmuş, oradan buradan konuşuyorduk. Rauf Orbay da orada idi. Söz dönmüş dolaşmış yaş bahsine gelmişti."

" Fuat Paşa' demişti, Rauf Bey'le ben senin ağabeyin sayılırız. Çünkü ikimiz de senden birer yaş büyüğüz"

"Benim doğum tarihim 1882'dir."

M.K. ATATÜRK'ÜN DOĞUM GÜNÜNÜN 19 MAYIS OLMASININ NEDENİ.

Türk Tarih Kurumu kurucuları arasında yer alan Tarihçi-Yazar Reşit Saffet Atabinen ( 1884-1965), 19 Mayıs 1932'de, Atatürk'e, Türk Kurtuluş Savaşı'nın örgütlenme ve koordinesinin ilk adımı kabul edilen 19 Mayıs'ı kutlamak için, “ Doğum Gününüzü Kutlarım” şeklinde bir telgraf çekmişti.

Esasen bu yapılan, Atatürk'ün maddi anlamda dünyaya geldiği günün kutlanması değil, Atatürk'ün 19 Mayıs'ta Samsun'a çıkışının önemini belirten manevi bir jestti.

19 Mayıs 1919'un önemini gösteren bu jest, Atatürk'ün çok hoşuna gitti.

Bunu izleyen günlerde, 1932 yılının Temmuz ayında, Birinci, Türk Tarih Kongresi sıralarında, Aydın Halkevi'nden bir öğretmen, bir Gazi Günü tertiplemek istediklerini söyleyip, ona doğum gününü sormuştu. Atatürk :
"Bana sormayınız, doğum günümü bilmiyorum. Gazi Günü olarak da, Samsun'a çıktığımız günü Gazi Günü yapabilirsiniz"
diye cevapladı.

Atatürk'ün doğum gününün 19 Mayıs 1881 olarak kabul edildiği, Atatürk'ün onayı alınarak, Cumhurbaşkanlığı'nın resmi belgelerinde de yer aldı.

İngiltere Büyükelçisi Morgan, 10 Kasım 1936'da, Dışişleri Bakanlığı'na, İngiltere Kralı Edward VIII ( 12 Aralık 1936'dan sonra Windsor Dükü Prens Edward)'ın, doğum günü nedeniyle, kendisine özel ve samimi bir tebrik telgrafı çekeceğini söyleyerek, Atatürk'ün doğum tarihinin bildirilmesini rica etmişti.

Buna, Genel Sekreter tarafından, 12 Kasım 1936 günü,
"Cumhurbaşkanı Atatürk'ün 19 Mayıs 1881 tarihinde doğmuş olduklarını arz ederim"
diye cevap verildi.

Bu konuyu Prof. Afet İnan şöyle anlatır;
"…Mustafa Kemal (Atatürk)'in doğum ayı ve günü ya hiç yazılmaz veya yanlış olarak sonbahar diye gösterilir. Başka tarihleri verenler de yok değil. Halbuki kendisinden bizzat işitmişimdir bir ilkbahar günü doğduğunu. Hatta bunun mayıs olduğunu söylemiştir.

Bir gün yanında benim de bulunduğum sırada Riyaseticumhur Umumi Katibi Hasan Rıza Soyak, Atatürk'e evrak getirmişti. Bunda doğum gününün bildirilmesi rica ediliyordu, sonradan arşivlerde bulduğum yazı şuydu:
10/11/1936
Türkiye Cumhuriyeti Hariciye Vekaleti
Protokol Dairesi Şefliği
U. No: 21081
H. No: 177

Riyaseticumhur Umumi Katipliğine :

İngiltere Maslahatgüzarı Mösyö Morgan Vekaletimize müracaat ederek Reisicumhurumuzun yevmi veladeti münasebetiyle İngiltere Kralı 8. Edward tarafından hususi ve samimi bir tebrik telgrafı çekileceğini söylemiş ve Atatürk'ün doğum tarihinin bildirilmesini rica etmiştir.

Keyfiyeti arz eder ve İngiltere Büyükelçiliği'nce talep edilen malumat tensip buyurulduğu takdirde iş'arına müsaadelerinizi rica ederim.

Hariciye Vekili Y. Türkgeldi.
Atatürk, bunun üzerine bir süre düşündü. Herhalde kendisi de bunu tam olarak bilemiyordu. Annesi i ilkbahar günü doğduğunu söylemişti vaktiyle, onu hatırlıyordu. Biraz bekledikten sonra birden Hasan Rıza Soyak'a dedi ki :

- "Bu bir 19 Mayıs günü niçin olmasın?.." Bunun üzerine Hariciye Vekaleti'ne 12/11/1936 tarihli şöyle bir yazı gönderildi :
"Reisicumhur Atatürk'ün 19 Mayıs 1881 tarihinde doğmuş olduğunu arz ederim.
Hasan Rıza Soyak."
13 yıla yakın Dışişleri Bakanlığı yapmış olan Tevfik Rüştü Aras'ın, bu konudaki açıklaması da şu şekildedir :
"…Atatürk'le beraber günlerce araştırıp düşünmüş, hatırlamaya çalışmıştık olayları…Okul kayıtlarına, nüfus idarelerine bakılmıştı. Bütün bunlardan sonra, Mayıs ayında doğduğu ortaya çıkmıştı. 10 mayıs il1 20 Mayıs arasına bile yaklaşmıştık. Atatürk, o zaman, "19 Mayıs niçin olmasın?" dedi.

Zaten, 19 Mayıs'ta Samsun'a çıktığı ilk güne içtenlikle bağlıydı.

Ve böylece bu tarih, yalnız İngiltere Kralı'na değil, bütün yabancı devletlere Dışişleri kanalı ile bildirildi."

Ancak, gün olarak 19 Mayıs'ın kabul edilmesiyle, ilginç bir durum ortaya çıkıyordu.

1881'in 19 Mayıs'ı, Rumi 1297'ye denk geliyordu; Atatürk'ün Rumi doğum yılı ise 1296 idi.

Ya da Rumi 1296, Miladi 13 Mart 1880- 12 Mart 1881 arasını kapsadığından, 19 Mayıs 1880 olması gerekiyordu.

Kısacası gün ve ay bilinmediğinden, Rumi 1296'ın karşılığı ne 1880, ne de 1881 kesin olarak doğru kabul edilemiyordu.
İşleri yolunda giden Ali Rıza Efendi, eşine yardımcı olması hasebiyle üfrade isminde Afrika kökenli bir bayan hizmetkar tutacaktır. Ardından aileye ümmügül isminde bir Sütnine kabul edilecektir. İşleri yolunda giden Ali Rıza daha sonra hiç ortada olmayan nedenlerden dolayı zorlanacaktı. Bölgenin düzensiz bir yönetim yapısı ve asayişin kötü olması sebebiyle ticaret işlerine yasal icraatçilerin dışında bölgede hüküm süren çetelerde katılıyor ve son sözü onlar söylüyordu. Ali Rıza sektörün her alanında söz sahibi olan eşkiyanın isteği dışında ne ağaç kesilebiliyor ne de kesilen ağaçlardan elde edilen kerestelerin sevkiyatı gerçekleşebiliyordu.
Ali Rıza Efendi'yi tanıyan ve Mustafa'nın çocukluk arkadaşı olan Hacı Mehmet Somer bu hususu şöyle dile getirmiştir :
"Ali Rıza Efendi, kereste ticaretine varını yoğunu vermişti. İlk zamanlarda büyük başarılar gösteren bu teşebbüs, Katerin'in ezeli belası olan eşkıyaların hırslarını tahrik etti. Ali Rıza Efendi'yi para göndermesi için tehdit ettiler. Şayet para göndermezse, kerestelerini yakacaklarını bildirdiler. Bu sebeple orman mıntıkasına gitmek, işlerini kontrol etmek mümkün olmuyordu. İşlenmiş keresteleri sahile nakletmeye korkuyordu. Çünkü bu keresteler eşkıyalar için rehine mahiyetinde idi. Nihayet Ali Rıza Efendi'den ümit ettikleri para gelmeyince, bütün keresteleri yaktılar. İşçileri de tehdit ettiler. İşçiler de dağılıp gittiler."
Ali Rıza Efendi, Rum eşkiyaların dediklerini yerine getirmeyecek ve istedikleri haracı ödemeyecektir. Fakat sonunda eşkiya tehditlerini yerine getirerek Tomruk stoklarını yakacaktır. Bu olay üzerin Ali Rıza, kerestecilikteki ticaret hayatına veda etmek zorunda kalmıştır. Bir müddet sonra Tuz işinde muvaffak olmak istedi ancak top aldığı tuzları zamanında elden çıkaramayacak ve elindeki tuzlar eriyecektir. Bu alanda da beklenmeyen sorunlarla karşılaşan ve varını yoğunu yitiren Ali Rıza, derin bir üzüntünün içinde çırpınırken ailesi için var olmanın peşine düşmüş ve hangi boyutta olursa olsun tekrar memuriyet için koşuşturmuş fakat buradanda sonuç alamamıştır. Sonraki arayışlarında da bir türlü cevap alamayacak olan Ali Rıza artık bir girdap halini alacak olan üzüntüsünün ardından Barsak Veremine yakalanacaktır.
Eşi Zübeyde Hanım o günlerden bahsederek :
"Merhum (Ali Rıza Bey), son günlerinde işinin fena gitmesinden çok müteessir oldu. Kendini salıverdi. Daha sonra da derviş meşrep bir hal alarak eridi, gitti. Kocamın hastalığı büyüdü. Artık yaşayamazdı. Ben dul kaldığım zaman, yirmi yedi yaşında bir tazeydim. Bana iki mecidiye (40 kuruş) dul maaşı bağladılar."
Çocuğu Makbule Hanım ise babas Ali Rıza Bey'in işlerinin eşkiyalar yüzünden bozulduğunu söyledikten sonra şunları söylemiştir :
"Bundan sonra babam tuz ticaretine başladı. Mağazasında bulunan tuzlar toptan eridi. Babam bu işten de zarar gördü. Tekrar memuriyete geçmek istedi, fakat muvaffak olamadı. İşlerinin bozuk gitmesinden çok müteessir oldu. Nihayet Bağırsak Veremine tutuldu,. üç sene hastalık geçirdikten sonra vefat etti."
Ali Rıza Bey, 3 sene boyunca bu hastalıkla mücadele ettikten sonra daha fazla dayanamayarak hayata ve yakınlarına 47 yaşında veda etmiş, vefat etmiştir. Vefatı sırasında altıncı çocuklarına gebe olan Zübeyde Hanım Ali Rıza Bey'in vefatının ardından 1889 yılında ismi Naciye olacak olan kız çocuğunu dünyaya getirecekti.

ÖNEMLİ !

Ali Rıza Bey'in vefat tarihi ve altıncı çocuğu olan Naciye'nin doğum tarihi konusunda kesin bir tarih yoktur. Ancak ortaya atılmış bazı görüşler şu şekildedir :
Ali Fuat Cebesoy'a göre, Ali Rıza Efendi, 1893 yılı Kasım ayının ikinci yarısında vefat etmişti.
Atatürk'ün kız kardeşi Makbule Atadan hatıralarında, kendisinin 1885'te doğduğu günlerde, babasının hastalığının başladığını, işine gidemediğini ve ilk yaşını doldurduğunda da bu hastalığın çok arttığını en küçük kardeşi Naciye'nin 1889'da doğumundan kırk gün sonra babasının vefat ettiğini anlatmıştı.

Bu durumda Ali Rıza Efendi'nin ölümünün 1889 ve 1890'ın ilk aylarına rastlaması gerekir. Mustafa Kemal (Atatürk), o sıralarda dokuzuncu yaşı içindeydi ve Şemsi Efendi Okulu'nun da üçüncü sınıfındaydı.
Utkan Kocatürk, vefat tarihini 1888 olarak verirken , Faik Reşit Unat da, Makbule Hanım'a ilk kocasından ayrıldıktan sonra babasından aylık bağlanmasına ait dosyadaki belgeleri kaynak göstererek, Ali Rıza Efendi'nin 28 Kasım 1893'te vefat ettiğini ileri sürer.
Zübeyde'nin üvey erkek kardeşi(Ağabeyi) olan Hüseyin, vefatın ardından Selanik'e gelerek kız kardeşi Zübeyde'yi ve babasız kalan 3 yeğenini beraberinde; Zübeyde'nin de evlenmeden önce yaşadığı şehire Langaza'da idare etmekte olduğu Rapla Çiftliğine getirdi. Hüseyin Ağa, kardeşini ve çocuklarını üzmeyecek onları eniyi şekilde büyütmek için kardeş Zübeyde ile elinden geleninin eniyisini yapmaya çalışacaktır. Hüseyin Ağa yeğenlerini severken çoğu zaman isimleri yerine lakaplar takarak seslenir ve severdi.
Mustafa'ya "Paşam!"
Makbule'ye "Makbuş!"
Naciye'ye "Bülbül!"
Mustafa'nın eğitim ve öğrenim nedeniyle telaşlanan Zübeyde Hanım ve Ağabeyi Hüzeyin Ağa, Mustafayı Selanik'e halalarının yanına göndermiş fakat Mustafa halasının tavırlarından hiç haz duymayarak Dayısı Hüzeyin Ağa'nın çiftliğine geri dönmüştür.
Bu hususu Makbule Hanım'ın 1948 yılında Haftalık Akın Dergisinde, Selime Seden'e verdiği ropörtajda şu şekilde bahsedilmektedir.
— Dayıları ile anneleri baş başa veriyorlar. Küçük Mustafa'yı okutmak lazım! Fakat nasıl?

— Nihayet, Makbule Hanım'la hemşireleri Naciye'yi çiftlikte bırakmağa ve Mustafa'yı alıp Selanik'e, halalarının yanına götürmeğe karar veriyorlar. Bırakıp dönecekler ve küçük Mustafa orada tahsiline devam edecek! Oldukça maceralı ve heyecanlı olan bu kısa devreyi de Bayan Makbule'nin dilinden ve hatıralarından dinleyelim:

— Küçük Mustafa'yı, halasının evine bırakarak çiftliğine dönüyorlar. Halası, Bayan Makbule'nin nitelendirmesine göre, sert ve katı bir hanımdır. Daha o gece misafir çocuğu, simit alması için çarşıya gönderiyor, getirdiği simitleri beğenmediği için "değiştirmesini" söyleyerek bir daha göndermekten çekinmiyor. Hadise, dokuz yaşındaki Mustafa'nın izzetinefsine dokunuyor, cumayı bekliyor. Çiftlikten cuma namazı için Selanik'e, "Hamzabey Camii"ne gelen dayısını buluyor. Arada geçen kısa ve kesin konuşma şudur:

— Dayı, siz beni halama uşak mı verdiniz?
— Ne münasebet! O nasıl söz!
— Beni gece yarıları çarşılara gönderiyor. Ben orada oturamam!

Burada bir müddet kalan aile Mustafa'nın eğitim ve öğrenimi için tekrar Selanik'e dönecektir. Burada bir süre kaldıktan sonra Ağabeyine yük olmak istemeyen Zübeyde 32 yaşlarında ismi Ragıp olan ve Larissa'dan göç etmiş birisiyle evlenir. Ragıp Efendi'ninde 3 çocuğu bulunmakta ve eski eşi Afet Hanım'ın vefat etmesiyle dul kalmıştır. Çocuklarının ismi; Hakkı, Rukiye(Ruhiye) ve Süreyya dır.
Hüseyin Bey, Zübeyde Hanımın Babası Sofuzade Feyzullah Sadullah Ağa'nın ilk eşinden olan erkek çocuğudur.
Evlat acısının ne demek olduğunu çok iyi bilen birisi haline gelmiş olan Zübeyde Hanım son kez bir evladının daha vefatına şahit olacaktı. Mustafa Kemal (Atatürk)'in Harp Okulundan Mezuniyeti sırasında yani 1902 yılında Verem hastalığına yakalanmış olan 12 yaşındaki Naciye'yi Hakkın Rahmetine vakıf olması temennisiyle uğurlamıştır.
Mustafa Kemal (Atatürk), Ali Fuat Cebesoy'a, Ragıp Bey hakkında şunları söylemiştir :
"Bana karşı hep çok saygılı davranmış, büyük adam muameleri etmiştir. Nazik ve kibar bir insandır."
Zübeyde Hanım, oğlu Mustafa'nın öğrenimi için elinden geleni yapmıştır. Zübeyde Hanım oğlu Mustafa'nın II inci Abdülhamit yönetimine karşı çalışan bir takım arkadaşlariyle yaptığı toplantıda nelerle uğraşıldığını öğrenince, padişaha karşı çalışmanın sonuçlarından ürkmüş, ancak Mustafa Kemal (Atatürk)'in işi kendisine anlatması üzerine sorunu kavrayıp :
"gizli şeyleriniz varsa ben saklayayım, muvaffak olmak zordur, mahvolmak daha tabiidir"
dedikten sonra şöyle konuşmuştur :
"... evladım bir gün bu işler olduktan sonra seni namus ve haysiyet sahibi olanlarla görmezsem işte o zaman meyus olurum. Ben senin kadar okumadım, senin kadar bilmem, seni gördüğün, anladığın şeyleri yapmaktan menetmiye kalkışmam, yalnız dikkat et, esas muvaffak olmaktır, muvaffak olmaya çalış".

Bilgi :
Falih Rıfkı Atay'a göre, Ragıp Bey, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Selanik'te öldü. üvey ağabeyi Süreyya Toyran, intihar etti. Diğer kardeşi Hakkı Bey, reji memuru idi.
Zübeyde Hanım Birinci Balkan Savaşı'nın ardından yani tahmini olarak 1912 yılının sonlarında ikinci ve son eşi Ragıp Bey'den ayrılır.
Balkanların Osmanlı Devleti'den kopmasıyla kızı Makbule Hanım ile beraber İstanbul'a gider ve İstanbul'da Beşiktaş Akaretlerde bir evde yaşamaya başlarlar. Aile burada yaklaşık 11 sene yaşadıktan sonra 1922 yılının sonlarına doğru Ankara'ya Mustafa Kemal (Atatürk)'in yanına Çankaya Köşkünde ikamet etmeye başlamıştır. Fakat daha sonra Zübeyde Hanım rahatsızlanacak bu nedenle, tedavi olması ve havasının yumuşak olması nedeniyle İzmir'in Karşıyaka semtinde bulunan köşke 1922 yılının Aralık ayında yerleşecektir. Burada ikamet ettiği sırada ecel kapısını çalacak ve Zübeyde Hanım 14 Ocak 1923 yılında Hak'ın Rahmetine Mazhar olacaktı. İzmir'de kaldığı süre zarfında çoğu zaman Latife Hanım yanında olacak vefat ettiği gece ise Latife Hanım yine yanında kalacaktır. Zübeyde Hanım ölmeden önce vasiyet namesini Latife Hanım'a yazdırmıştır. Hatta Vefatın gerçekleşmesinin ardından Latife, köşke 33 hafız çağırır ve hatim ve dualar ile merhum'u ebedi yolculuğuna uğurlarlar. Şuan İzmir'in Karşıyaka ilçesinde bulunmakta olan ve 1940 yılında anıt mezarda naaşı bulunmaktadır.
Makbule Hanım ise validesi Zübeyde Hanım'ın vefatı sırasında Ankara'daydı. Ankarada yaşamını sürdüren ve ömrünün sonuna kadar orada kalan Makbule, bir dönem Abisi Mustafa Kemal (Atatürk)'in isteği üzerine yeni kurulacak olan Serbest Cumhuriyet Fırkası'na(Parti) girdi ve siyaset hayatına atılmış oldu. Ancak partinin sınırı aşarak olumsuzluklara imza atıyor olması M.K. Atatürk'ü kuşkulandırmış partinin varlığından rahatsızlık duyarak kapatılması imasında bulunmuştur. Bunun üzerine Fethi Bey (Fethi Okyar) partinin genel başkanı olarak partinin feshini ilan etmiş yani partiyi kapatmıştır.
Dahiliye Vekaletine verilmek üzere hazırlanan Fesih Beyannamesi aşşağıda okunacağı şekildedir.
"Tebellür eden son vaziyete göre, Fırkamız, Büyük Gazi Hazretlerine karşı, siyasi sahnede mücadele edecek bir mevkie getirilmiştir. Fırkamız doğrudan doğruya Gazi Hazretlerinin teşvik ve tasvipleriyle vücuda gelmiş ve Büyük Reisimizin her iki fırkaya karşı müsavi muavenet ve muamelesine mazhar olacağı teminatı almış idi. Esasen başka türlü siyasi bir teşekküle vücut vermek mesuliyetini almağı hiçbir zaman hatırımıza getirmedik. Halbuki emri vaki şeklinde tahakkuk eden son vaziyet karşısında bizce başarılması muhal olan bu teşebbüse devam etmek beyhude olacağından Fırkamızın feshine ve keyfiyetin bilumum teşkilata ve Dahiliye Vekaletine bildirilmesine karar verilmiştir. 16.11.1930"
Partinin kapatılmasıyla Makbule Hanım'da siyaset hayatına son vermiştir. Partide görevini sürdürmesi sırasında Milletvekili Mecdi Boysan'la tanışır. Ardından 1935 yılında evlenirler. Makbule hayatının en kötü anıyla karşılaşacak ve Ağabeyi Mustafa' yı kaybedecekti. Makbule Hanım Mustafa Kemal (Atatürk)'in hayatına tanıklık etmiş birisi olarak, Atatürk ile alakalı bir çok konuya ışık tutmuştur. O'nun da bir insan olduğunu O'nun da duyguları ve sıradan bir insanın yaşayabildiklerini sık sık soranlara anlatmıştır. 71 yaşında olan Makbule Hanım, 1956 yılının 18 Ocağında hayata gözlerini yumacaktır.

Evliliği

 Mustafa Kemal Atatürk, Kurtuluş Yıllarında İzmir'de ikamet edecek güvenilir bir karargah arayışında idi. 11 Eylül 1922 tarihinde kurmayları Mustafa Kemal'e İzmir'in tanınmış ailelerinden Uşakizade ailesinin kaldığı köşkü önerdiler. Öneriyi kabul eden Mustafa Kemal barınmak için köşk sahiplerine davet mektubu göndermeleri rica edildi. O sıralarda ailesi yurt dışında bulunan ve babannesiyle beraber köşkte kalan Latife Hanım ailenin tek evladı idi. Tahsilini liseye kadar olan kısmını yurt topraklarında yapan Latife Hanım, üniversite ve dil eğitimini yurt dışında Fransa ve İngiltere'de yapmıştır. Bu ricayı sevinerek kabul eden Latife Hanım, davet mektubunu yazdı ve 20 gün boyunca Mustafa Kemal Atatürk ve kurmay arkadaşlarını köşkte ağırladı. Bu misafirlik sırasında ikiside birbirleriyle yakınlaşmış ve misafirlik dönemi bittikten sonrada Latife Hanım ve Mustafa Kemal birbirleriyle haberleşmeye devam etmişlerdir. Sağlık nedenlerinden dolayı temiz havaya ihtiyaç duyan Zübeyde Hanım, İzmir'in karşıya semtindeki köşkte ikamet ettiği süre boyunca kendisine sık sık Latife Hanım bakmıştır. Zübeyde Hanım'ın vefat etmesi üzerine Mustafa Kemal İzmir'e gitmiştir. Buradaki merasimlerin ardından İzmir'de bir müddet daha kalan Mustafa Kemal 1923 yılının 29 Ocak günü Latife Hanım ile sade bir nikahla evlendiler.
Çiftin evlenmesiyle beraber Latife Hanım, hem ilk Cumhurbaşkanı eşi olma ünvanına sahip oldu hemde modern ve medeni Türk kadınının simgesi olma görevinide üstlenmiş oldu. Yeni devletin Türkiye Cumhuriyeti'nin başkenti Ankara'ya gelerek Çankaya'da ilk Cumhurbaşkanlığı köşkü olarak kullanılan Kuleli Köşk'ünde (günümüzde Atatürk Müzesi olarak kullanılan bugünkü adıyla Eski Köşk) yaşadı. Eşi Mustafa Kemal'in isteği üzerine T.B.M.M.'deki oturumları izlemeye giden Latife Hanım, T.B.M.M.'ye giren ilk Türk kadını oldu. Pek çok yurt gezisinde eşine eşlik etti. 1925 yazında Doğu Anadolu gezisi sırasında sebebi tam olarak bilinmemekle beraber bir tartışma meydana gelmiş ve çift ayrılma kararı almıştır.5 Ağustos 1925 tarihinde devlet radyosunda yayınlanan Hükümet Bildirisi ile ayrılma kararı duyuruldu.

Çocukları

Mustafa Kemal yaptığı evlilikten ve herhangibir birliktelikten çocuğu olmasada bir çok çocuğu evlat edinerek nice nesillerin var olmasında büyük katkıları olmuştur. Abdurrahim Tuncak, Zühre, Afife, İhsan, Ömer, Afet İnan, Nebile Hanım, Rukiye Erkin, Zehra Aylin, Sığırtmaç Mustafa, Sabiha Gökçen, ülkü Adatepe adlarında 12 çocuğu manevi evladı olarak görmüş, onlardan maddi ve manevi desteğini esirgememiştir.


Abdurrahim Tuncak
 Abdurrahim Tuncak, 1908 yılında dünyaya geldiği bilinmekte fakat nerede doğduğu konusunda net bir bilgi olmasada Diyarbakır'da doğduğu ağırlık kazanmaktadır. 8 yaşında iken tahminen Van ilinde Mustafa Kemal'in Kafkas cephesinde 2. Ordu komutanlığı, sırasında Osmanlı-Rus harbi sırasında (1916) annesi ve babasını kaybederek öksüz kaldığını öğrenmiş ve himayesi altına alarak sahip çıkmıştır. Çankaya'da ilköğretim tahsilini bitirdikten sonra Mustafa Kemal, 9. Ordu Müfettişi olarak Samsun'a gittiğinde Abdurrahim, İstanbul'da Beşiktaş Akaretler bulunan evde yaşayan annesi Zübeyde Hanım'ın yanına göndermiştir. Zübeyde Hanım'ın rahatsızlığı nedeniyle aile İzmir'e gitmiştir. Burada anne Zübeyde ve kardeş Makbule hanım tarafından yetiştirilmiştir. Lise eğitimi için İzmir Mithat Paşa Sanat okuluna gönderilmiştir. Daha sonra Mustafa Kemal'in isteği üzerine İETT genel müdürü Belçikalı Hansens tarafından özel olarak Fransızca ve Matematik dersleri aldı. Abdurrahim, 1929 yılında Berlin üniversitesinde öğrenim görmüş ve Mustafa Kemal tarafından 1934 yılında Tuncak soyadı verilmiştir. Mualla Hanım ile evlenmiştir. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nda çalışmış ve oradan emekli olmuştur. Abudrrahim Tuncak İstanbul'da 1908 yılında vefat etmiştir.

Ülkü Adatepe
Mustafa Kemal Atatürk, ülkü'ye okuma yazma öğretirken.
Mustafa Kemal Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım'ın küçük yaştan itibaren yetiştirdiği ve manevi evladı olan Selanikli Vasfiye Hanım ile Fransızca öğretmeni ve gar şefi Mehmet Tahsin Çukurluoğlu'nun 27 Kasım 1932 tarihinde dünyaya gelen kızıdır. ülkü'nün hem manevi babası hemde isim babası olan Mustafa Kemal, vefatına kadar 9 aylık iken yanına almış ve bakımını üstlenmiştir. Mustafa Kemal'in çocuk sevgisinin herzaman sembolü olmuştur. Yaşamı boyunca 3 kez evlenmiş ve ikinci evliliğinden 2 erkek evladı olmuştur.

Sabiha Gökçen

Bursa Vilayet Başkatibi olan Hafız Mustafa İzzet Bey ile Hayriye Hanım'ın kızları Sabiha, 22 Mart 1913'te Bursa'da dünyaya geldi. Anne ve babasını küçük yaşta kaybeden ve ağabeyi tarafından büyütülen Sabiha, 1925'te henüz 12 yaşındayken Bursa ziyareti sırasında evlerinin yakınındaki Hünkar Köşkü'nde konaklayan dönemin cumhurbaşkanı Atatürk'e ulamış ve okumak istediğini belirtmiş. Mustafa Kemal sadece abisi tarafından zor şartlarda bakıldığını öğrendiği Sabiha'nın evlatlığı olmasını sağladı ve Ankara'ya götürdü. Sabiha, Çankaya İlkokulu, Arnavutköy Amerikan Kız Koleji ve üsküdar Amerikan Kız Koleji'nde eğitim gördü. Rahatsızlığı nedeniyle öğrenimini yarıda kesip Heybeliada ve Viyana'da tedavi gördü. Eğitim ve öğrenim görmesi amacıyla Fransa'nın Paris şehrine gönderildi. Soyadı Kanunu'nun çıkarılmasıyla Mustafa Kemal, Sabiha'ya Gökçen soyadını uygun görmüştür. 1935'te Türk Hava Kurumu'nun Türk Kuşu Sivil Havacılık Okulu'na girdi, Ankara'da yüksek planörcülük brövelerini aldı. Gökçen, yedi erkek öğrenciyle birlikte Kırım'a gönderilerek altı aylık yüksek planörcülük eğitimini Koktebel Yüksek Planör Okulu'nda tamamladı. Rusya'ya motorlu uçak okuluna gitmeye hazırlandığı sıralarda manevi kızı Zehra'nın vefatı gerçekleşti ve eğitimi için Rusya'ya gitmekten vazgeçti. Bir dönem ara vermiş olsada Mustafa Kemal Atatürk'ün gayretleri neticesinde tekrar uçuş eğitimlerine devam etmiştir. Eskişehir Havacılık Okulu'nda Sami Uçan ve Muhittin Bey'den özel uçuş eğitimi aldı. 25 Şubat 1936'da ilk defa motorlu uçak ile uçmaya başladı. Mustafa Kemal Atatürk eğitimlerine devam etmesi ve elde ettiği başarılar nedeniyle kendisini savaş pilolu olmasu hususunda gayretlerde bulunmuş ve Eskişehir Uçuş Okulu'nda eğitim almasını sağlamıştır. 11 aylık eğitimin ardından Eskişehir'deki 1. Hava Alayı'nda 6 ay görev yaptı, bu sırada Trakya ve Ege manevralarına katıldı. 1937 yılında Tunceli Harekatı'na katılan Gökçen, bu harekattaki rolü ile dünyanın ilk kadın savaş pilotu oldu. Tunceli dönüşü, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı'nın da katıldığı bir törenle kendisine Türk Hava Kurumu Murassa (İftihar) Madalyası verildi. 30 Ağustos 1937'de askeri uçuş brövesi aldı. Manevi babası Mustafa Kemal'in vefat nedeniyle tekrar içine kapanan Sabiha Gökçen, kadınların orduda görev yapmasına ilişkin yasa çıkmadığı için ordudan ayrıldı ve Türkkuşu Uçuş Okulu'na başöğretmen tayin edildi. 1955'e kadar bu görevini başarıyla sürdürdü. Türk Hava Kurumu yönetim kurulu üyesi oldu. Hayatı boyunca toplam 22 değişik hafif bombardıman ve akrobatik uçakla uçmuştu. Gökçen, 1940 yılında Hava Okulu'nda askeri coğrafya ve topoğrafya öğretmeni üsteğmen Kemal Esiner ile evlenmiş ve eşine kendi soyadını vermiş; ancak üç yıl sonra, 12 Ocak 1943'de eşini kaybetmiştir. 1996'da havacılık kariyerinin en büyük ödülünü almıştır. Amerikan Hava Kurmay Koleji'nin mezuniyet töreni için düzenlenen Kartallar Toplantısının onur konuğu olarak katıldığı Maxwell Hava üssü'ndeki törende "dünya tarihine adını yazdıran 20 havacıdan biri" seçildi. Bu ödüle layık görülen ilk ve tek kadın havacı oldu. Sabiha Gökçen aynı zamanda doğum günüde olan 2001 yılının 22 Mart günü hayata gözlerini yummuştur.

Sığırtmaç Mustafa
1918 yılında Varna civarında doğdu. Annesinin adı Efide, babasının adı Recep'tir. 3 çocuklu ailenin ortance evladı idi. Ailesi, bütün varlıklarını Bulgaristan'da bırakarak Türkiye'ye gelmiş bir göçmen aileydi. Çocukken Yalova'da sığırtmaçlık(çobanlık) yaparak ailesinin geçimine katkıda bulunmak zorundaydı. Bu sıralarda anne ve babasını kaybetmiş abisi ile yaşamını sürmekteydi. 1929 yılında gezinti yaparken yolunu kaybeden Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ile karşılaşır. Yaşamını değiştirecek bu karşılaşma öncesinde Mustafa Kemal hakkında bilgiye sahip ancak kendisini ilk kez görecektir Mustafa. Karşılaşma esnasında gayet rahat ve saygılı tavırlar içerisinde Mustafa Kemal'in sorularını cevaplamıştır Ayrıca Sıtma hastası olduğundan dolayı yüzü ve karnı şiş olan Sığırtmaç Mustafa'nın hastalığı Mustafa Kemal'in gözünden kaçmamıştır. Daha sonra Mustafa'nın sadece ağabeyi ile birlikte yaşadığı başka kimsesinin olmadığını öğrenen Mustafa Kemal abisininde rızasını alarak tedavi olması için İstanbul'a gönderir. Okuma-yazma bilmeyen Sığırtmaç Mustafa, sağlığına kavuştuktan sonra okula gönderildi. Beşiktaş'taki 19. İlkokulu, Işık Lisesi'nin orta kısmını ve Kuleli Askeri Lisesi'ni bitirdi. 1941 yılında Kara Harp Okulu'ndan 1941/B'li Tankçı Teğmen olarak mezun oldu ve Türk Silahlı Kuvvetleri'ne katıldı. Yüzbaşı rütbesindeyken Rıfkiye Hanım ile evlendi. 1954 yılında, Makbule Atadan tarafından manevi evlat olarak kabul edildi. Kızı Tacinur'a ismini Makbule Hanım verdi. Bir süre sonra sağlık sebebiyle orduda Personel sınıfına geçti. Çeşitli askerlik şubelerinde görev aldıktan sonra 1960 yılında kalp rahatsızlığı nedeniyle binbaşı rütbesindeyken emekliye ayrıldı ve ömrünün son yıllarını Yalova'da geçirdi. 15 Ocak 1987'de yaşamını yitirdi ve Yalova'da toprağa verildi.






29 Kasım 1908 tarihinde Selanik'in Polyoroz (Kesendire) kasabasında doğan Afet'in Babası orman memuru İsmail Hakkı Bey (Uzmay), annesi Doyran Müderrisi Emrullah Efendi'nin torunu olan Şehdane Hanım'dır. Ailesi Balkan Savaşları sırasında Anadolu'ya geçti. Afet, ilköğrenimine Eskişehir'in Mihalıççık ilçesinde başladı. Annesini 1915 yılında veremden yitirdi. Öğrenimini Ankara ve Biga'da sürdürdü, 1920'de altı yıllık ilkokul diplomasını aldı. Aile 1921'de Alanya'ya taşındı. Afet Hanım, 1922'de Elmalı'da öğretmenlik ehliyeti aldı ve Elmalı Kızokulu'na başöğretmen olarak atandı. Babasının görevi nedeniyle sürekli yer değiştirdi; 1925 yılında Bursa Kız Muallim Mektebi'ni bitirerek İzmir'de Redd-i İlhak İlkokulu'nda göreve başladı. Atatürk ile tanışması sonucu ileriki yıllarda öğrenimine devam etme fırsatı buldu. Afet Hanım, 1925 yılında Redd-i İlhak İlkokulu'nda yeni göreve başladığı sırada bir çay ziyaretinde cumhurbaşkanı Atatürk ile tanışma fırsatı buldu. Annesinin ailesinin Selanik'in Doyran kasabasından olması nedeniyle cumhurbaşkanının ilgisini çekti ve Atatürk ertesi gün ailesiyle tanıştı. Gazi Paşa'ya öğrenimini sürdürmek ve yabancı dil öğrenmek istediğini açıklamış olan Afet Hanım, kısa bir süre sonra Ankara'ya atandı. Bakanlığın izniyle İsviçre'nin Lozan şehrine Fransızca öğrenmek için gönderildi. 1927'de yurda döndüğünde bir süre Fransız Kız Lisesi'nde öğrenim gördü. Bu arada ortaöğrenim tarih öğretmenliği sınavına girerek öğretmenlik belgesini aldı ve Ankara Musiki Muallim Mektebi'ne Tarih ve Yurt Bilgisi öğretmeni olarak atandı (1929-1930). 1933'ten sonra öğretmenliğe Ankara Kız Lisesi'nde devam etti. Kadın hakları üzerinde çalışmaya ilgi duyan Afet Hanım, Atatürk'ün isteği üzerine 3 Nisan 1930'da Türk Ocağı'nda Türk kadınlarının seçim haklarına ilişkin bir konferans verdi. Bu konferans için zamanın en ünlü hatibi Hamdullah Suphi Bey'den dersler alan Afet Hanım'ın giyeceği elbiseyi bizzat Atatürk çizmiş ve gömleği için kendi pırlanta kol düğmelerini hediye etmişti. Mart 1934 yılında gerçekleşen konferansta konuşma yaptığı gün Belediye Kanunu değişikliğiyle kadınlara belediye meclislerine seçme ve seçilme hakkı tanındı. 31 Mart 1930 tarihinde ise Halk Fırkası'na üy olmuş ve ilk kadın üye olmuştur. Türk Tarih Heyeti'nin 16 kişilik kurucu üyeleri arasında yer Afet hanım, Türk Ocakları Atatürk'ün emriyle 10 Nisan 1931'de kapatıldıktan sonra heyet, aynı kurucularla dernek olma kararı alarak ve Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti adını almış; 3 Ekim 1935'te ise adı Türk Tarih Kurumu olmuştur. Afet Hanım, 1935-1952 ve 1957- 1958 yılları boyunca kurumun as başkanlığını yapmıştır. Avrupa'daki pek çok şehirde üniversite öğretim üyeleriyle görüşmeler yaptıktan sonra yüksek öğrenimini Cenevre'de yapmaya karar verdi. Cenevre üniversitesi Sosyal ve Ekonomik Bilimler Fakültesi'nin Yakın Çağ ve Modern Tarih Bölümü'nde İsviçreli antropolog Eugene Pittard'ın öğrencisi oldu; "Türk Osmanlı devrinin ekonomik tarihi" adlı tezini sunarak Temmuz 1938'de lisans diplomasını aldı, Temmuz 1939'da ise doktorasını tamamladı ve sosyoloji doktoru ünvanını aldı. Yurda döndükten sonra Ankara Kız Lisesi'nde derslerine devam etmesinin yanı sıra Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'ne doçent vekili olarak atandı. 1940 yılında kadın hastalıkları ve doğum uzmanı olan Rıfat İnan ile evlenen Afet Hanım, 1942'de doçent, 1950'de profesör oldu. 1961-1962 yıllarında İngiltere'de incelemeler yaptı. 1955-1979 arasında da UNESCO Türkiye Milli Komisyonu'nda Türk Tarih Kurumu'nu temsil etti. Ankara üniversitesi Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Devrim Tarihi kürsüsü başkanlığını yaptı, 1977 yılında bu görevde iken kendi isteğiyle emekli oldu. Afet İnan 8 Haziran 1985 günü 76 yaşında Ankara`da yaşamını kaybetti. Arı adında bir kızı, Demir adında bir oğlu vardır.

Zehra Aylin
Zehra'nın babası Mehmet Bey Kurtuluş Savaşı'nda efsaneleşmiş bir yüzbaşıdır. Zehra, 1914 yılınd Amasya'da doğmuştur. Zehra, kendisini Kağıthane'deki bir yetiştirme yurdundan alan Mustafa Kemal tarafından Ankara'ya getirilmişti. İlköğrenimini Ankara'da, Çankaya Köşkü'nün bahçesindeki ilkokulda tamamladı. Ortaöğrenim için İstanbul'a, Arnavutköy Kız Koleji'ne gitti. Soyadı kanunu ile Aylin soyadını aldı. Kolejden mezun olduktan sonra yüksek öğrenim için Londra'da Saint Hilda College'e gönderildi. Ancak bir dönemlik eğitimden sonra yurda dönmek istedi. Eğitimini tamamlamayıp diplomasını aldıktan sonra yurda dönmesini isteyen manevi babası Atatürk, Zehra'nın hastalığı üzerine bir süre için Türkiye'ye gelmesin izin verince 1935 yılı sonunda Türkiye'ye doğru yola çıktı. Londra'dan gemi ile Fransa'ya geldikten sonra Paris eksperesine binen Zehra Amiens civarında trenden düşerek hayatını kaybetti. Amiens'te yapılan törenin ardından cenazesi İstanbul'a getirildi, Maçka Mezarlığı'na defnedildi. Ölümü gazetelerde büyük yer tutmuş, intihar ettiği söylentileri yayılmış; bu söylentileri Atatürk'ün bir diğer manevi kızı olan Sabiha Gökçen yalanlamıştır.

Nebile Hanım (Nebile Bayyurt)
Nebile, 1901 yılında İstanbul'da doğmuştur. Mustafa Kemal Atatürk'ün manevi kızlarında bir tanesidir. Darülfünun Mektebini, Sağlık Mesleki İdadi'sini ve Paris Sorbone üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi'ni bitirdi. 1930 yılında İzmir Menkul Kıymetler Borsası'nda,1931 yılında Malatya İktisat Bankasında, 1932'de Ankara Döviz ve Bono Bankacılığı'ında en sonda TRT'deki Ekonomi Haberlerin'de Ekonomist olarak çalıştı. Hayatının sonuna kadar çalışmayı ihmal etmeyen Nebile Hanım, 1929'da Viyana Büyükelçiliği Baş Katibi Tahsin Bey'le görkemli bir törenle evlendirildi. Bu evlilik iki yıl sonra boşanmayla sonuçlandı. Nebile Hanım, ikinci evliliğini Sebahattin İrdelp adlı bir mühendisle yaptı. Atatürk'ün ölüm haberini aldığında sağlık durumu bozuldu. Rahatsızlığı sonucu kör olan Nebile Hanım, Heybeliada'da hayatını kaybetti

Rukiye Erkin

Ömer
İhsan
Afife
Zühre

Çocukluğu

Çocukluğu ve İlköğretim Yılları 

Mustafa, acılı ve kederli aile'nin hayatta kalan iki evladından birisi olacaktı. O hayatta iken aile, iki erkek evladını ve bir kız evladını daha kaybedecekti. Mustafa abisi; Ahmet ve Ömer'in kaybını daha bebek yaşlarda fark edemeyeceksede çocuk yaşlarında Babası Ali Rıza'nın vefatına ve ablası Naciye'nin vefatına üzülebilecek yaşa erişecek kendiside üzüntüye ortak olacaktı.

Çocukluğunun bir bölümünü Babası Ali Rıza'nın da hayatta olduğu dönemde Selanik'te geçirecek eğitim ve öğretim hayatınada burada başlayacaktır. Annesi Zübeyde Hanım ve Babası Ali Rıza Bey'in çatışmalarına neden olan Küçük Mustafa'nın öğrenim hayatı ise öncelikle Annesi'nin isteği üzerine Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle mektebinde başlayacak sonra Babası'nın isteği üzerinede Şemsi Efendi Mektebi'ne devam edecektir. Buradaki mektep hayatı Babası Ali Rıza'nın vefat etmesi sebebiylede kesilecek, babasız kalan aile dayıları Hüseyin Ağa'nın sahip çıkmasıyla Selanik'ten Annesi Zübeyde'nin de eski ikamet ettiği vilayet olan ve dayısının o an ikamet ettiği çiftliğin bulunduğu Lagaza'ya taşınacaklardı. Çiftlik hayatı küçük Mustafa'yı sıkıyor ve daraltıyordu.
Mustafa, yaşı küçük olmasına rağmen mağrur bir karaktere akıllı bir zihne sahipti. Ayrıca rahatına düşkündü, düzenli ve tertipli bir çocuktu. Okul hayatına başlamasıyla kendisine özel oda tahsis edilmesini isteyecek kadar. Çiftlikte geçirdiği süre boyunca her ne kadar sıkılsada zamanını dolu dolu yaşamasını bilirdi. Güvercin yuvaları yapar, duvar düzeltir, kümes yapar, lüver(tabanca) temizlerdi, tahtalar keserek onlara çivi çakar ve bulduğu telleri çivilere sararak tambura yapardı.

Küçük kız kardeşi Makbule Hanım o günlerden bahsederken çocukluk dönemlerine dair yaptıkları eğlenceli anılardan şöyle bahsetmiştir :
"Bakla tarlasının öteki başına giderdik. Burada zemini bir metre kadar kazar, bizi alacak kadar bir evcik yapar ve bir de küçücük ocak taslağı yaptıktan sonra, “Bekle kardeşim, sana yemek getireyim!” derdi. Getirdikleri, ağzı lüleli küçücük bir testi içinde ayran, peynir ve ekmekten ibaret bir kır kahvaltısı olurdu. Birlikte yerdik. Yiyemediklerimizi oyduğu ocağımsı yere saklardı."
"Ağabeyim Mustafa'nın başka bir eğlencesi de çiftlik bostanına bize mahsus küçücük bir çardak yapmak olurdu. Çardağı hazırlayınca üstünü ve yanlarını yeşil yapraklı dallarda örter, pencereler yapar ve sonra karpuz ve kavun dilimlerini sıralayarak yarıcıların küçük çocuklarına yedirir, bana da ayrıca ikramda bulunurdu."
Sahip olduğu gururlu, mücadeleci kişilik ve zekasınında verdiği istek O'nu daha iyisi için devamlı dürtecek ve eğitim öğretim hayatı konusunda daha çocuk yaşlarında ailesiyle beraber çeşitli komik ve serüvenli maceralar geçirmelerine neden olacaktı.
Zübeyde Hanım ve Hüseyin Ağa, O'nun bu sıkılgan tavırlarınında etkisiyle; küçük Mustafa'nın kopmuş olduğu eğitim ve öğretim hayatına devam ettirmek için düşünmeye başladılar. Hüseyin Ağa öncelikle bulundukları kasabada yer alan küçük bir Hıristiyan mektebine götürmüş fakat buradan memnun kalmayarak : "Ben gavur olamam, orada okuyamam" der. Bunun üzerine çiftlikte bulunan ve okur yazarlığı olan kahyanın Mustafa ile ilgilenmesi rica eder. Fakat Mustafa, yine ayak diretecek ve ev ahalisine şu sözleri sarfadecektir : "Bu cahil adamla ben kafa patlatamam!". Bu sefer annesi ve dayısı küçük Mustafa'yı Halasının yanına Selanik'e götürme ve orada tahsilini devam ettirme kararı alırlar. Mustafa halasının yanına bırakılır. Sert ve katı bir karaktere sahip olan hala, daha geldiği günü Mustafa'yı simit alması için çarşıya yollar. Elinde simitle gelen Mustafa simitleri halasına verir fakat halası simitleri beğenmeyerek geri götürmesini ve değiştirmesini söyler. Artık Mustafa'nın fitili ateşlenmiştir. Cuma gününü bekliyor ve Cuma Namazı için Selanik'teki Hamzabey Camii'ne gelecek olan dayısını görmeye gidiyor. Mustafa dayısının yanına gelerek "Siz beni uşakmı verdiniz halama !" diyerek sert bir çıkış yapıyor ve dayısı ile Selanik'ten Lagaza'da bulunan çiftliğe geri dönüyorlar.
Annesi Zübeyde, küçük Mustafa'nın öğrenim hayatına çok önem veriyordu. Kardeşi Hüseyin Ağa ile beraber karar verecek ve Selanik'te bulunan eve gideceklerdi. Dayı Hüseyin Ağa, kardeş Zübeyde'yi ve çocuklarına yanlarına çiftlikteki uşaklarınıda koyarak Selanik'e gönderecektir. Mustafa burada ailenin komşusu olan Hatice Hanım'dan ders almaya başlayacak ve üçüncü ay artık bu derslerdende tatmin olmayacaktır. Zor durumda kalan Zübeyde Hanım eşi Ali Rıza Efendi'nin arkadaşı olan Hüseyin Efendi'yi bularak; Mustafa'yı okula yerleştirilmesi amacıya yardımcı olması için yanına gidiyor ve Hüseyin Bey'in yardımıyla küçük Mustafa Mülkiye Rüştiyesi'ne(mektep, ortaokul) başlıyordu.
Mülkiye Rüştiyesi'nde okuduğu sıralarda küçük Mustafa eve sinirli bir şekilde geliyor ve dört gün boyunca kimseyle konuşmayarak odasına kapanıyor. Buradan sonrasını Makbule Hanım'ın 1948 yılında Akın Gazetesi'den Selime Seden'e verdiği röportajdan devam edelim.
"Meğer okulda bir fiil çekimini yapmadığı için hocası kullağını çekmiş. Baya bir çekmiş olacakki kulağı kan toplamış ve o sinirle o gün Rüştiye Mektebi'ne kayıt olması için aracı olan Hüseyin Bey'i bularak yanına gitmiş ve kendisini bu mektepten almasını ve Askeri Rüştiye'ye yerleştirmesini istemiş ve arından sınavlara girmiş. Geçen dört günün ardından ise kapı çalar ve rahmetli babamın arkadaşı Hüseyin Bey kapının ardından beliriverir, anneme ve Mustafa'ya seslenir. Hüseyin Bey muamelenin(işlemlerin) bittiğini söyler. Bu sözlerin ne anlama geldiğinin kimse farkına varmaz fakat Mustafa ise çok sevinir. Bu sevincin nedenini ilk an anlayamayan annem işin aslını öğrenince çok sinirlenir ve Mustafa'ya: "ben seni asker yapamam baban gibi tüccar olacaksın" der. Mustafa ise allta kalmayarak: "Ben asker olacağım, sırtımda basma, top taşıyamam" diye çıkışır. Annem ise gitmesine izin vermez ve belgeyi mühürlemeyeceğini söyler. "
Makbule Hanım anektodların devamında anne Zübeyde'nin Mustafa'nın Askeri Rüştiye'ye yazılmasına onay vermesinin ilginç bir olayın neden olduğunu söyler ve bu olayı şöyle dile getirir :
"Annem rüyasında Mustafa'yı altından tepsi içinde olduğu halde bir minarenin tepesinde, korkunç vaziyette görür. Bir takım sesler : "Eğer Mustafa'nın askeri mektebe gitmesine razı olursan, yeri burasıdır. Etmezsen aşağı atarız, bin parça olur!" diyorlar.  Annem dehşet içinde uyanıyor ve ertesi gün razı oluyor. İşte ağabeyimin askeri rüştiyesine girmesi hadisesi böyle olmuştur. "
Askeri Rüştiye sınavlarında başarılı bir sonuç alan Mustafa, dört yıllık okulun ikinci sınıfında başlayacak ve aynı yıl birinci sınıflar lağvedilerek o yıl eğitim-öğretim üç yıla indirilecektir. Kesin olarak bilinmesede 1894 yılında 13 yaşlarında iken Askeri Rüştiye'ye başlayacaktır. Mustafa açısından buradaki eğitim ve öğretim başarılı ve tatmin edici geçmiş; tahmini olarak 15 yaşında iken 1895 yılı sonu veyahut 1896 yılı başında Askeri Rüştiye'den mezun olmuştur.
"KEMAL" İSMİNİN HİKAYESİ
Burada kısa zamanda zekası ve olgun karakteriyle farkını hissedirecek arkadaşlarının arasında ve hocalarının nazarında saygınlığa ulaşacaktır. Ayrıca burada ikinci ismi olan "Kemal" isminide alacaktır. Mustafa ile aynı adı taşıyan Matematik Öğretmeni Yüzbaşı üsküplü Mustafa Sabri Bey Mustafa'yı okuldaki diğer Mustafalardan ayırmak ve değer verdiğini göstermek amacıyla O'na anlamı, 'değerli', 'bilgi ve erdem bakımından olgunluğa ulaşmış kimse' olan "Kemal" ismini layık gördü.
Mustafa Kemal (Atatürk) Atatürk, "Kemal" ismiyle ilgili olarak şu sözleri nakletmiştir :
"…Rüştiye'de en çok matematiğe merak sardım. Az zamanda bize bu dersi veren öğretmen kadar, belki de daha fazla bilgi edindim. Derslerin üstündeki sorularla uğraşıyordum. Yazılı sorular düzenliyordum. Matematik öğretmeni de yazılı olarak cevap veriyordu. Öğretmenimin ismi Mustafa idi. Bir gün bana dedi ki:  'Oğlum, senin ismin de Mustafa, benim de… Bu böyle olmayacak. Arada bir fark bulunmalı.  Bundan sonra adın Mustafa Kemal (Atatürk) olsun.'  O zamandan beri ismim gerçekten Mustafa Kemal (Atatürk) oldu."

GENÇLİĞİ

GENÇLİĞİ, EĞİTİM VE ÖĞRETİM HAYATI

Askeri Rüştiye(Ortaokul) Yılları

Kendi istek ve arzusu üzerine girdiği Askeri Rüştiye sınavlarında aldığı başarılı sonucun ardından net tarihi belli olmamakla birlikte 1894 yılında Askeri Rüştiye'ye (Ortaokul) başlamıştır. Mustafa Kemal (Atatürk), Başarılı rüştiye eğitim ve öğretimi ardından tahmini olarak 15 yaşlarında iken 1895 yada 1896 yıllarında Askeri Rüştiye'den mezun olmuştur. İkinci ismi olan "Kemal" isminide Askeri Rüştiye'de matematik öğretmeni olan Yüzbaşı üsküplü Mustafa Sabri Bey koymuştur.

Mustafa Kemal (Atatürk), Manastır Askeri İdadisi'nde(Lise) eğitim ve öğretim gördüğü yıllarda (1898)
Selanik'teki Askeri Rüştiye'yi bitirdikten sonra geri kalan eğitim ve öğretim hayatı hususunda kararsız kalan Mustafa Kemal (Atatürk), o sıralarda büyük ölçüde Kuleli Askeri İdadisi'nde devam etme düşüncesinde olduysada Selanik'ten bir yakın dostu ve aynı zamanda bir subay olan Hasan Bey'in tavsiyesi üzerine Manastır Askeri İdadisi'nde(Lise) devam etme kararı alır ve 1896 yılında kaydını yaptırarak "7348" apolet numarası ile burada öğrencilik hayatına başlar. Mustafa Kemal (Atatürk), sonraki zamanlarda ünlü bir hatip olacak olan Ömer Naci ile tanışır ve ahbap olur. Bu kişi Mustafa Kemal (Atatürk)'in hitabet ve edebiyat sanatına olan ilgisinin ve sevgisinin yoğunlaşmasına neden olacaktı. Ayrıca burada ileride yol arkadaşlarında birisi olacak ve Başbakanlık görevinidede bulunacak olan Ali Fethi (Okyar) ile tanışacaktır. Okul döneminde büyük bir rahatsızlık geçirecek olan Mustafa Kemal (Atatürk)'in imdadına annesi Zübeyde Hanım yetişecek ve özel izinle O'nu Selanik'e getirerek özel olarak ilgilenecektir. Manastır Askeri İdadisi'de okuduğu süre içerisinde ailesinide unutmayan Mustafa Kemal (Atatürk), okulların Ramazan Aylarında tatil olması vesilesiyle ellerinde çeşitli hediye ve Manastır Dolma Şekerleriyle ailesini ziyarete gelirdi. Hatta o döneme ilişkin kız kardeşi Makbule Hanım'ın anlattıklarına göre Mustafa Kemal (Atatürk) sık sık :
Manastır'ın ortasında var bir havuz
Dimetoka kızları hepsi yavuz
Manastır ortasında var bir çiçek
Dimetoka kızları hepsi köçek
Biz yanar oynarız
dizeleri içinde barındıran şarkıyı söylermiş. Genç Mustafa Kemal (Atatürk) 3 yıllık orta eğitiminin ardından 1899 yılında Manastır Askeri İdadisi'ni not toplamı kendisi ile aynı olan Ahmet Tevfik'in ardından başarılı bir şekilde, ikincilikle bitirecektir.



Harp Okulu (Mekteb-i Harbiye-i Şahane) Yılları


13 Mart 1899'a kadar Selanik'te ailesinin yanında tatilini geçirdikten sonra vapura binerek İstanbul Pangaltı'da bulunan Mekteb-i Harbiye-i Şahane bu günkü bilinen adıyla Harp Okulu'na "1283" apolet numarası ile kaydı yapılır ve başlar.
Rumi 1315(1899) kayıt nüshalarındaki künye defterinde kaydı ile ilgili olarak şunlar belirtilmiştir :
"Selanik'te Koca Kasım Paşa Mahalleli Gümrük Memurlarından müteveffa Ali Rıza Efendi'nin mahdumu uzun boylu, beyaz benizli Mustafa Kemal (Atatürk) Efendi Selanik 96"
Genç Mustafa Kemal (Atatürk) artık Harbiyeli Mustafa Kemal (Atatürk) olmuş ve burada da eğitim ve öğrenim hayatını dolu dolu yaşayarak dereceler elde etmeye devam etmiştir. Harp Okulu'ndan oda arkadaşı olan ve sonradan gerek Cumhuriyet öncesi verilen mücadelede gerek Cumhuriyetin ilanından sonra yakınen birlikte çalışacağı ve aynı zamanda Başbakanlık görevinde de bulunacak olan Ali Fuat Cebesoy'un okul yıllarında Mustafa Kemal (Atatürk)'i tarifine göre; 17-18 yaşlarında sarı saçlı ve sarı bıyıklı, açıktenli, pembe yanaklı, parlak mavi gözlere sahip zayıfça birisiydi. Mustafa Kemal (Atatürk) Harp okulunda yabancı dile vakıf olan nadir öğrencilerden birisiydi ve Fransızca sınavında elde ettiği başarı nedeniyle kıyafetinde bulunan önceki kırmızı kıdem şeritlerine ek olarak sarı şeritte eklenmiştir. Burada Kayıtlar neticesinde sınıf sınıf ders notları ve başarı sıralaması şu şekildedir :

Birinci Sınıf

Mustafa Kemal (Atatürk) 1899-1900 eğitim-öğretim yılında yani birinci sene Piyade sınıfından eğitim ve öğretime devam eden toplam 610 arkadaşı arasından, toplam 484 not alarak ve 9. olarak ikinci sınıfa geçmiştir. Bu seneki not çizelgelerine göre derslerin toplam not üst sınırı 530, derslerin toplam not alt sınırı 234 idi.
Birinci sınıfta verilen dersler ve bu derslerden aldığı notlar şu şekildedir : "Akaid-i Diniye (42), Topoğrafya Nazariyatı (33), Hendese-yi Resmiye (29), Hikmet-i Tabiye (44), Kimya (42), Kitabet (45), Talim Nazariyatı (37), Malumat-ı ve Terbiye-yi Askeriye (45), Lisan-ı Fransevi (44), Harita Tersimi (19), Hendese-yi Resmiye Eşkali (20), Topoğrafya Ameliyatı (20), Talim Ameliyatı (20), Alman veya Rus Lisanı (44)"

İkinci Sınıf

Mustafa Kemal (Atatürk), 1900-1901 eğitim-öğretim yılında yani ikinci sene Piyade sınıfından eğitim ve öğretime devam eden toplam 445 arkadaşı arasından, toplam 522 not alarak ve 11. olarak üçüncü sınıfa geçmiştir. Bu seneki not çizelgelerine göre derslerin toplam not üst sınırı 575, derslerin toplam not alt sınırı 256.5 idi.
İkinci sınıfta verilen dersler ve bu derslerden aldığı notlar şu şekildedir : "Akaid-i Diniye (45), Hizmet-i Seferiye (38), Dahiliye Kanunname-i Hümayunu (45),Fenn-i Mimari (41), Fenn-i Furusiyyet Nazariyatı (45), Lisan-ı Fransevi (42), Talim Nazariyatı (43), Malumat-ı ve Terbiye-yi Askeriye (31), İlm-i Ahlak (43), Kılıç Talimi (12), İstikşafat-ı Askeriye (14), Harita Tersimi (18), Talim Ameliyatı (20), Ceza Kanunname-yi Hümayunu (44), Alman veya Rus Lisanı (41)."

Üçüncü Sınıf

Mustafa Kemal (Atatürk) 1901-1902 eğitim-öğretim yılında yani ikinci sene Piyade sınıfından eğitim ve öğretime devam eden toplam 445 arkadaşı arasından, toplam 492 not almıştır. Bu seneki not çizelgelerine göre derslerin toplam not üst sınırı 530, derslerin toplam not alt sınırı 234 idi.
Üçüncü sınıfta verilen dersler ve bu derslerden aldığı notlar şu şekildedir : "Sınıf-ı Salise Tabiyesi (41), İstihkamat-ı Hafife (40), Fenn-i Esliha (45), Hıfzı's- Sıhha-yı Askeri (45), Coğrafya-yı Askeri (42), Devlet-i Aliyye Ordu Teşkilatı (43), Talim Nazariyatı (44), Malumat ve Terbiye-yi Askeri (41), Lisan-ı Fransevi (43), İstikşafat-ı Askeriyye (17), İstihkam Eşkali (18), Talim Ameliyatı (19), Tabiye Tatbikatı (18), Alman veya Rus Lisanı (36)"

Öğrencilerin üç senede aldıkları yıl sonu notlarının toplamı neticesinde Mustafa Kemal (Atatürk), 10 Şubat 1902 yılında; 1498 not toplamı ile Harp Okulunu, Piyade Sınıfı'nı 8. sırada bitirecek, 5998 numaralı diplomasını alarak Teğmen rütbesiyle okulundan mezun olacaktır.

Harp Akademisi (Erkan-ı Harbiye Mektebi) Yılları

Mustafa Kemal (Atatürk), 1902 yılının Pazartesi gününe rastlayan 10 Şubat'ında Harp Akademisi'ne girmiştir. Akademi yıllarında da gerek zekası gerek kişilik ve karakteri özellikle cesur duruşu ve düşüncelerini ifade etmekten çekinmeyen tavırları onu parmakla gösterilecek birisi haline getirmiştir. Mustafa Kemal (Atatürk) burada arkadaşlarıyla sık sık memleketin idaresi ve yönetimi konusunda konuşur ve birbirlerine fikirler sunarlardı. Mustafa Kemal (Atatürk)'in ülke yönetimiyle ilgili kaygıları bu dönem su yüzüne çıkıyor ve birşeyler yapılması gerektiğini sık sık, cesur bir şekilde uzanıyordu. Aslında onun bu fikirleri çocukluk yıllarına kadar dayanıyordu. Kız kardeşi Makbule Hanım'ın anlattıklarına göre bir kış gecesi Anne Zübeyde ile oğul Mustafa arasında bir olay cerayan ediyor :
1952–1953 yılları arasında Yeni İstanbul Gazetesi'nde Mustafa Kemal (Atatürk) Atatürk'ün kız kardeşi Makbule Hanım ile yapılan söyleşinden derlenerek yayınlanan "Büyük Kardeşim Atatürk" başlıklı yazı dizisinin bir bölümünde Makbule Hanım gelişen olayı anlatır :
"Hiç unutmam bir kış gecesi, büyük kardeşim sobaya birkaç odun attıktan sonra mindere oturmuş ve kitaplarını karıştırmaya başlamıştı. Annem sordu: "Ne okuyorsun oğlum?" Büyük kardeşim hemen cevap verdi : "Tarih.. Plevne muharebeleri, Osman Paşa.."

Annem bir şey söylemedi ve derin düşüncelere daldı. Ve sonra yerinden kalkarak büyük kardeşimin saçlarını okşadı, okşadı: "İnşallah sen de onun gibi olursun Mustafam!" dedi.

Gözleri yaşlar içindeydi annemin.. Belki, bu büyük Türk kahramanının Ruslarla güreştiği günleri hatırlamıştı. O yılın şiddetli kışını kim unutabilir? Askerine örnek olmak için karakışta çadırda oturan Osman Paşa'yı kim unutabilir? Osman Paşa, o zaman, en son ümittir. Büyük kardeşim, kitabını mindere bıraktı: "Büyük bir paşa o, anne! Fakat bahtsız bir paşa.. Dilediği gibi iş göremeyen bir paşa.. Bir paşanın eli, ayağı bağlı olursa iş göremez, anne.. Bu kitapta yazıyor.. Tuna boyundaki ordumuzu İstanbul Sarayı idare etmiş ve ordumuz da onun için yenilmiş.. Ben kendi ordumu kendim idare edeceksem paşa olurum, anne.. Kuru paşalıktan ne çıkar? Maksat vatana hizmet!"

Teğmen Mustafa Kemal (Atatürk) 1903 yılında üsteğmen olacak, 11 Ocak 1905 yılında ise Harp Akademisi'nden Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle mezun olacaktır.
Mustafa Kemal (Atatürk) 29 Kanunuevvel 1320, yani 11 Ocak 1905 Çarşamba günü :
"Erkan-ı Harbiye Yüzbaşılığı ile mektepten neşet ederek sunuf-u selasede bölük idare ve kumanda etmek üzere atik 5nci Ordu'ya memur buyrulmuştur."
Kurmay Mustafa Kemal (Atatürk)'in Harp Akademisi'ndeki birinci ve ikinci sınıflarda okuduğu dersler, notları ve başarı sıralaması şu şekildedir :

Birinci Sınıf

Mustafa Kemal (Atatürk), Harp Akademisi'ndeki 1902-1903 eğitim-öğretim yılında yani ilk senesinde eğitim ve öğretime devam eden 42 arkadaşı arasından, toplam 479 not almış ve 8. olmuştur.
Harp Akademisi'ndeki ilk eğitim ve öğretim yılında verilen dersler ve bu derslerden aldığı notlar şu şekildedir : "Coğrafya-yı Sevkü'l-Ceyş (32), Talimgah-ı Hafife Tatbikatı (41), Fenn-i Esliha Nazariyatı (38), Tarih-i Fenn-i Harp (35), Fransızca (36), Mübahis-i Riyaziye (43), Talim Nazariyatı (45), Kitabet-i Askeriye (39), Tabiye Nazariyatı (33), Muharebat-ı Meşhure Münakaşası (32), Almanca veya Rusça (33), Mufassal Topografya (34), İstikşafat-ı Askeriye (18), Talim Ameliyatı (20)."

İkinci Sınıf

Mustafa Kemal (Atatürk), Harp Akademisi'ndeki 1903-1904 eğitim-öğretim yılında yani ilk senesinde eğitim ve öğretime devam eden 40 arkadaşı arasından, toplam 480 not almış ve 6. olmuştur.
Harp Akademisi'ndeki ikinci eğitim ve öğretim yılında verilen dersler ve bu derslerden aldığı notlar şu şekildedir : "Topçuluk ve Topçu Tabyası (45), Muharebat-ı Meşhure Münakaşası (38), Coğrafya-yı Sevkü'l-Ceyş (45), İstihkamat-ı Cesime (35), Tabiye Tatbikatı (36), Ecnebi Ordu Teşkilatı (43), Tabakatü'l-Arz(39), Fransızca (38), Talim Nazariyatı (43), Mübahis-i Riyaziye (45), Almanca veya Rusça (42), İstikşafat-ı Askeriye (16), Talim Ameliyatı (20)."

Askerlik Dönemi ve Hayatı

Askerlikteki İlk Günleri ve Sürgünde Geçen Yıllar

Suriye(Şam) Sürgünü, Cemiyet Çalışmaları ve Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı)

Mustafa Kemal (Atatürk), çocukluğundan beri yanlış bir yönetimin varlığından dem vurur ve yönetimin kökü olan Saltanat'ın aleyhine arkadaşlarıyla beraber toplantılar düzenlerdi. Makbule Hanım'ın aktardığı bilgilere göre Mustafa Kemal (Atatürk) Harbiye Akademisi mezuniyeti sonrası İstanbul'da 7 arkadaşıyla beraber bir bekar odası tumuşlar. Mustafa Kemal (Atatürk) ve arkadaşları artık Monarşi için tehdit oluşturabilecek tüm özelliklere sahip bir vaka haline gelmiş ve bu tehlikenin önüne geçilmesinin vaktide giderek yaklaşıyordu. Mezuniyet hemen ardından eve baskın düzenlenir ve Mustafa Kemal (Atatürk) göz altına alınır. Mustafa Kemal (Atatürk) göz altı sırasında "Tam okulu bitirdiğimde mükafat beklerken, ceza mı alacağım?" diye söylenir. Götürüldüğü yerde görecektirki sadece kendisi değil ev arkadaşları diğer bir başka değişle dava arkadaşlarıda göz altına alınmıştır. Göz altısının büyük bir bölümünü arkadaşlarından ayrı olarak Taşkışla'da geçirir ve Padişah tarafından affedilir. Yine Makbule Hanım'ın söylediklerine bakılırsa toplam gözaltı süresi 40 gün kadar sürmüştür.
Affedilen ve serbest bırakılan Mustafa Kemal (Atatürk), 5 Şubat 1905 tarihinde Süriye'nin Şam şehrine 5. Ordu'nun emrinde göreve; sürgüne gönderilir. Burada devletin işleyişi ve aksaklıklarına içinden birisi olarak daha yakından gözleme fırsatını yakalamış oldu. 1906 yılının Ekim ayında Binbaşı Lütfi Bey, Dr. Mahmut Bey, Lüfti Müfit Bey ve askeri tabip Mustafa Bey (Cantekin) ile birlikte "Vatan ve Hürriyet" adını verdikleri cemiyeti kurarlar, tarihler 1906 yılının Ekim ayını gösterir. Cemiyet Beyrut, Yafa ve Kudüs gibi yerleşim yerlerinde de şubleri açıldı. Mustafa Kemal (Atatürk), daha sonra gizli olarak Mısır ve Yunanistan yoluyla Selanik'e geçecek Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'nin bir diğer şubesini orada açacaktır. Selanik'e izinsiz olarak giden Mustafa Kemal (Atatürk) arandığını öğrenince ağabeylik yapan Albay Hasan Bey, Yafa'ya dönüp oranın komutanı Ahmet Bey'e Mısır sınırında Birüssebi'ye gönderildiğini birdirmesini önerdi. Ahmet Bey de Mustafa Kemal (Atatürk) Bey'i Birüssebi'ye tayin etti ve bir süre sonra topçu staj için tekrar Şam'a gönderildi. 20 Haziran 1907 tarihinde Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) oldu ve 13 Ekim 1907'de merkezi Manastır'da bulunan 3. Ordu Karargahına atandı. Bu Karargahın Selanik'teki şubesinde çalışmak üzere Selanik'e geldi. Ancak Selanik'e vardığında 'Vatan ve Hürriyet'in şubesinin İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne ilhak edildiğini öğrendi. Bu yüzden kendisi de 1908 Şubat ayında İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne üye oldu (üye numarası: 322). 22 Haziran 1908 tarihinde 3. Ordu'da ki görevine ek olarak Rumeli Doğu Bölgesi Demiryolları Müfettişliği görevi verildi.
Tüm bunlar yaşanırken, Rumeli'de büyük faaliyet gösteren "İttihat ve Terakki Cemiyeti" Abdülhamit'i,1876 Anayasasını yeniden yürürlüğe koymaya ve kapatılan Meclis-i Mebusan'ı tekrar toplantıya çağırmaya zorlamaktadır. "Ittihat ve Terakki Cemiyeti nin bu girişimleri adım adım II. Meşrutiyetin ilanına uzandı.
1908; İKİNCİ MEŞRUTİYET İLAN VE BİRİNCİ LİBYA GÖREVİ
1908 yılının 23 Temmuz gününde İkinci Meşrutiyet ilan edilir fakat Kolağası Mustafa Kemal (Atatürk), böylesi büyük bir inkılabın meydana gelmiş olmasından dahi pek haz duymayacaktır. O'na göre devletin beka ve hürriyeti için daha büyük ve köklü değişimlerin gerçekleşmesi gerekti. Ancak yinede bu değişimden cesaret alan Mustafa Kemal (Atatürk) çalışmalarına daha bir yürekten sarılarak devam edecektir. İttihat ve Terakki Cemiyeti çalışmalarına destek vermeye devam edecek fakat zaman zaman ileri gelenler ile fikir ayrılıklarına düşecek fakat onları uyarmaktan geri durmayacaktır. 1908 yılının sonbahar aylarında İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından, toplumsal ve siyasal sorunları ve güvenlik problemlerini incelemek üzere Trablusgarp (bugünkü Libya'nın bir parçası)'a gönderildi. Burada 1908 Devriminin fikirlerini Libyalılara yaymaya ve buradaki nüfusun farklı kesimlerinden gelenleri Jön Türk politikasına kazanmaya çalıştı.Bu siyasi görevin yanı sıra bölge halkının güvenliği ile de ilgilendi. Kentin dışında yapılan bir savaş tatbikatında Bingazi garnizonuna önderlik ederek askerlere modern taktikler öğretti. Bu tatbikat süresince isyancı bir şeyhin evini sararak bölgede sistem karşıtı başka güçlü kişilerede emsal oluşturması amacıyla onu kontrol altına aldı. Ayrıca hem kentli, hem de kırsal bölge insanlarını korumak için bir yedek asker ordusu planlamaya başladı.

1909; 31 MART VAKASI VE HAREKET ORDUSU

II. Meşrutiyet ilan edilmiş ancak ülkedeki tansiyonu düşürmek yerine aksine yükseltmiştir. Aşırı dinci önderlerin "din elden" gidiyor olarak özetledikleri yenilikleri bahane etmişler, Meşrutiyet'in nedeni olan İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleri artık devlet düzeninde söz sahibi olması ve muhalif kesim olan aşırı dinci görüşe sahip bazı gazeticilerin o dönem öldürülmeleri fitili ateşlemiştir. 12 Nisan'ı 13 Nisan'a bağlayan gece, Osmanlı Devleti Başkenti İstanbul'da bulunan Taksim Kışlası'ndaki Avcı Taburu'na bağlı İttihat ve Terakki muhalifi askerler Heyet-i Mebusan'ın önünde toplanırlar ve isteklerini sert bir şekilde dile getirirler. 31 Mart Vakası olarak anılmasının nedeni ise isyanın başladığı tarihin yani 13 Nisan 1909 tarihinin Rumi Takvime göre 31 Mart 1325'i göstermisidir ve o dönem kullanılan takvim ise Rumi Takvimdir. Hüseyin Hilmi Paşa'nın başını çektiği hükümet üyelerinin tek tek istifa etmeside tepkiyi dindiremez. Halkın bir bölümünün de destek vermesi isyanı daha da şiddetlenir. Devlet görevlileri linç edilmeye, İttihatçı askerler ve mebuslar öldürülmeye başladı.
İstanbul'da denetimi elinden kaçıran İttihat ve Terakki'nin merkezi olan Selanik'te ki 3. Ordu'yu hazırlar. Bu sırada 3. Ordu'ya bağlı Selanik Redif Fırkası'nın Kurmay Başkanlığına Mustafa Kemal (Atatürk) getirilir. Ordu girmeden önce Heyet-i Mebusan ve Heyet-i Ayan üyeleri Yeşilköy'de toplanırlar ve bu girişimin meşruluğunu onaylarlar. Hareket Ordusu Selanik ve Edirne'den yola çıkarak Mirliva Mahmut Şevket Paşa komutasında 1909 yılı 19 Nisan günü Osmanlı Devleti başkenti, isyanın baş gösterdiği yer olan İstanbul'a girer. Orduğunun girdiği gün Mustafa Kemal (Atatürk)'in kaleme aldığı bir bildiri yayınlanır. İsyan kısa sürede bastırılır ve sıkıyönetim ilan edilerek isyanda başı çekenler Divan-ı Harp'te yargılanarak ölüm cezasına çaptırılırlar. Ancak tüm bunlar yetmez ve Osmanlı Devleti Padişahı II. Abdülhamid, Meclis-i Umumi Milli adı altında birlikte toplanan Heyet-i Mebusan ve Heyet-i Ayan tarafından tahttan indirilir ve sürgüne gönderilerek yerine V. Mehmet Reşat'ın tahta oturtulması kararlaştırılır.
Mustafa Kemal (Atatürk), isyanı başarılı bir şekilde bastırdıktan sonra 16 Mayıs 1909 tarihinde İstanbul'dan ayrılarak Selanik'e geri döner. Selanik'te geçirdiği süre içerisinde ise askeri eğitim konuları üzerinde telif ve tercüme eserler hazırlıyordu.
Mustafa Kemal (Atatürk) ordunun, İttihat ve Terakki Cemiyeti" ile sıkı alakasının ve siyasete karışmasının tehlikelerini sezinlemeye başlamış, buna karşı duruşunu sık sık dile getirmenin yanında 22 Eylül 1909 tarihinde Selanik'te toplanan İttihat ve Terakki Bûyük Kongresinde açıkça dile getirir ve aradaki anlaşmazlık artık su yüzüne çıkmış, sonradan devam edecek olan anlaşmazlığın ise başlangıcı olmuştur.


Mustafa Kemal (Atatürk), Selanik'teki görevini başarı ile yürütürken 12 - 18 Eylül 1910 tarihleri arasında Fransa'da düzenlenen Picardie Manevraları'na gönderilir. Uçakların deneme uçuşların izlediğin anda uçaklardan birisine binmesi teklif edilir fakat yanında bulunan komutanın uyarması üzerine uçağa binmekten vazgeçer. Bu olayı kimi yazarlar yanındaki askeri yetkilinin değilde Mustafa Kemal (Atatürk)'in "şahsi reddi" olduğunu belirtirler. Binmesi teklif edilen uçak ise yere çakılır ve içinde bulunanlar ölür. Fransa'da geçirdiği süre boyunca Fransız Ordusunu ve komutanlarını yakından tanıdı.

1911 - 1912; ARNAVUTLUK İSYANI VE TRABLUSGARP SAVAŞI
1910 yılında Arnavut kabilelerin küçük çapta ayaklanmalarıyla başlayan isyan, Mart 1911'de Kuzeyli Katolik Arnavutlarının arasında yayılmasıyla şiddetli bir hal aldı. Müdahele kaçınılmaz hale gelir ve öncelikle bölgeye bir tümen asker gönderilir ancak isyan bastırılamaz. Daha sonra Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa Selanik'e gelerek harekat ordusunu hazırlar. Bu sırada 15 Ocak 1911'de 3. Ordu'daki görevinden alınacak olan Mustafa Kemal (Atatürk) 5. Kolordu Karargahı'nda görevlendirilecektir. İsyana müdahelenin belirmesiyle Mahmut Şevket Paşa yanına Mustafa Kemal (Atatürk)'i göreve çağırır. Artık isyanı bastırmak üzere toplanan ordu hazırdır. Harbiye Nazırı Mahmut Şevket komutasındaki Osmanlı Ordusu Arnavutluk'a doğru harekata koyulur ve isyan bir ay içerisinde bastırılır.
Harekattan dönen Mustafa Kemal (Atatürk) anlam veremesede Selanik'te bulunan 38. Piyade Alayı'na göreve gönderilir. Bu görevinde de muvaffak olmayı başaran Mustafa Kemal (Atatürk) çevresinde itibarını arttırmaya devam eder ancak 3. Ordu Müfettişliği bu durumdan pek memnun değildir. Selanik'ten uzaklaştırılarak 27 Eylül 1911 tarihinde İstanbul'da Genelkurmay Başkanlığı'nda bir göreve tayin edilir ve bir süre görevini sürdürdü. Tam bu sırada İtalyan kuvvetleri Osmanlı Devleti sınırları içerisinde yeralan Libya'nın, 3 büyük bölgesinden birisi olan Trablusgarp bölgesine işgaller gerçekleştirmeye başlamıştır. Mustafa Kemal (Atatürk) İstanbul Genel Kurmay'daki görevinden azlini isteyerek Trablusgarp bölgesinde görev almak üzere 15 Ekim 1911'de yola koyulur. Mustafa Kemal (Atatürk), gazete muhabiri Şerif Bey takma adıyla Mısır üzerinden Trablusgarp'a geçti ve 1911 27 Kasım günü Binbaşı oldu. Buradan 18 Aralık 1911 tarihinde arkadaşlarıyla Bingazi'ye hareket etti. Bingazi'de de yerel halkı İtalyanlara karşı örgütlemeye devam etti. Daha sonra Tobruk'a geçerek buradaki gönüllü mahalli kuvvetlerin başında bulundu ve 22 Aralık'ta buradaki İtalyan kuvvetlerini dize getirerek Tobruk Savaşı olarak bilinecek olan savaşı kazandı. Buradanda Derne bölgesine geçen Mustafa Kemal (Atatürk), 16/17 Ocak 1912 tarihinde İtalyan kuvvetlerine karşı düzenlenen taarruz sırasında gözünden yaralanacak ve bir ay tedavi ve müşahedenin ardından 11 Mart 1912 tarihinde Derne Komutanlığı'na getirilerek bölge topraklarını savunmak için elinden gelen tüm çabayı gösterdi. Gerek Mustafa Kemal (Atatürk), Enver Paşa, Ahmed Fuat Bulca, Nuri Conker ve Ali Fethi Okyar gibi gönüllü vatanseverler gerek oradaki yer silahsız ve talimsiz vatansever halk bu işgal karşısında fazlasıyla direnmiş, mücadele etmiş ve binlerce şehit'in yanında düşmana binlerce kayıp verdirmişsede toprak kaybını önleyememiştir.


1912-1913; BALKAN SAVAŞLARI

1912 yılı Ekim ayında Osmanlı Devleti ve arkasına Rusya İmparatorluğunu alan; Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ arasında Birinci Balkan Harbi meydana gelecektir. Bunun üzerine Mustafa Kemal (Atatürk), 24 Ekim 1912'de Trablusgarp'tan hareket ederek İstanbul'a geldi. 21 Kasım 1912'de Gelibolu'da bulunan Bahr-i Sefid (Akdeniz) Boğazı Kuvay-ı Mürettebesi Komutanlığı Harekat Şubesi Müdürlüğü'ne atandı. Bu atama üzerine Gelibolu'ya geldi. Olaylar süratle gelişmiş, baba memleketi Selanik düşmüş, Bulgar Ordusu ilerleyerek Çatalca'ya kadar gelmişti. Bu elim vaziyet kendisini çok üzdü. Daha sonra Haziran 1913 tarihinde Bulgaristan'ın yalnız kalacağı İkinci Balkan Harbi Meydana gelir. Mustafa Kemal (Atatürk) Gelibolu'ndaki görevinden Bolayır Kolordusu Kurmay Başkanlığı görevine getirilir. Bulgaristan'ın savaşta ağır kayıplar vererek Doğu Trakya'daki birliklerini batıya kaydırmasıyla kaybedilen Dimetoka ve Edirne Mustafa Kemal (Atatürk)'in göstermiş olduğu çabalarında katkısıyla geri alınmıştır.


1913-1915; Ataşemiliterliği(Askeri Ataşe) Dönemi

Balkan Savaşlarının ardından Mustafa Kemal (Atatürk), 27 Ekim 1913 tarihinde Sofya Askeri Ateşeliğine atanarak, yakın arkadaşı olan Ali Fethi Bey(Okyar)'in altında görev aldı ve bu görevi sırasında 1 Mart 1914 tarihinde yarbaylığa terfi etti. Sofya'daki görevi süresi içinde "Subay ve Komutan İle Konuşmalar" adlı eserini kaleme almış ve edindiği tecrübe ve bilgileri, ordudaki aksalıkları ve sorunları bilmeleri için üstlerine sunmuştur aynı zamanda. 11 Ocak 1914 tarihinden itibaren Belgrad ve Çetine Askeri Ateşeliğini yürütme görevi de Mustafa Kemal (Atatürk)'e verildi. Ateşelik görevi 1915 yılının ocak ayına kadar sürdü.
1914 - 1918 BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI
Ateşelik görevi sırasında; 28 Haziran 1914 tarihinde, Saraybosna'da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu prensi Arşidük Franz Ferdinand'a suikast düzenlenir ve Birinci Dünya Savaşı için fitil ateşlenmiş olur. Bu olaydan sonra 1 Ağustos 1915 yılında Almanya, Rusya'ya savaş ilan eder ve böylece Birinci Dünya Savaşı Resmi anlamda başlamış olur. Savaşa dahil olan devletler, İtilaf ve İttifak kuvvetleri olmak üzere iki cepheye, iki kutupa ayrılmıştır. Mustafa Kemal (Atatürk) gelişen siyasi ve askeri olayları büyük bir dikkatle izlemekte; bir taraftan da görüş ve düşüncelerini Harbiye Nezaretine bildirmekte idi. Ona göre katılma zorunlu hale gelmedikçe Osmanlı Devleti bu büyük savaşın dışında kalmalıydı. Ancak olayların süratle gelişmesi 29 Ekim 1914'te Osmanlı Devletini de ister istemez İttifak Devletleri yanında harbe girmek mecburiyetinde bıraktı. Mustafa Kemal (Atatürk), bu gelişmeler üzerine Başkumandanlıktan kendisine faal bir hizmet istedi ise de uzun süre bu isteği yerine getirilmedi. Nihayet ısrarı üzerine, kendisini 20 Ocak 1915 tarihinde, 3. Kolordu emrinde Tekfurdağ (Tekirdağ)'da teşkil edilecek 19. Fırka komutanlığına yani Tümen Komutanlığına tayin edilir. Mustafa Kemal (Atatürk), bu tayin üzerine Sofya'daki ateşelik görevini bırakır ve Sofya'dan ayrılarak İstanbul a döner. Hemen görev yeri olan Tekirdağ'a gider ve komutası altında bir tümen oluşturur. Bu Tümen kısa süre sonra görülen lüzum üzerine 25 Şubat 1915'te Tekirdağ'dan Maydos (Eceabat)'a nakledilir. Mustafa Kemal (Atatürk) burada, 19. Tümene ilaveten 9. Tümenin 2 Piyade Alayı ve bazı topçu birlikleri de emrine verilerek Maydos Mıntıkası Kumandanı olarak görev yaptı.

1915 - 1916 Çanakkale Savaşı, Çanakkale Zaferi
23 Mart 1915 tarihinde Müstahkem Mevki Komutanlığı emri üzerine; Mustafa Kemal (Atatürk) komutasındaki 19. Tümen, Eceabat bölgesinde ihtiyaç görülmesi halinde bekletilmeye başlandı. Gelibolu Yanmadasında önemli olaylar oluyor, İngiliz donanması 18 Mart 1915 günü Çanakkale Boğazı'nı geçmeye teşebbüs ediyor ancak kıyıda bulunan topçu Osmanlı askerleri sahip oldukları mühimmatın miktarı ve etkisinin azlığına rağmen büyük bir özveriyle başarılı bir savunma gerçekleştirerek İngiliz Donanmasına büyük bir zayiat vererek geri dönmelerini sağlayacak ve Çanakkale Geçilmez destanının ilk bölümünü yazacaklardır.
Donanma ile Çanakkale Boğazını geçemeyeceğini anlayan düşman kuvvetler bu sefer Gelibolu Yarımadasına çıkarma yapma kararına varırlar. Bu sırada Genelkurmay Başkanlığı, 23 Mart 1915 tarihinde Gelibolu'da 5. Ordu kurulmasına karar verir ve Komutanlığına da Alman Generali Liman von Sanders'i atar. Liman von Sanders, muhtemel düşman taarruzuna karşı kuvvetlerini üç gruba ayırarak planını yapmış; Kaymakam(Yarbay) Mustafa Kemal (Atatürk)'in başında bulunduğu kuvvetleri ordu ihtiyatına almıştı. Mustafa Kemal (Atatürk) bu plan gereğince 18 Nisan 1915 günü Tümeniyle Bigalı'ya geçti. Düşman birlikleri 25 Nisan 1915 günü Seddülbahir ve Arıburnu bölgesinden ilk çıkarma hareketine başladı. Ancak çıkarma hareketi ilk gün karşısında 3.Kolordu komutanı Mehmet Esat Paşa'nın emrinde savaşan Yarbay Mustafa Kemal (Atatürk)'i buldu. Mustafa Kemal (Atatürk), çıkarmanın başladığını görür görmez, kuvvetlerini süratle Bigalı'dan Conkbayırı'na sevketmişti. Arıburnu'ndan Conkbayırı'na ilerleyen İngiliz kuvvetleri, o gün, Mustafa Kemal (Atatürk)'in komuta ettiği 19. Tümen kuvvetlerinin taarruzu ile geri çekilmeye mecbur edildi. Conkbayırı taarruzunda Türk askeri görülmemiş bir inanç ve cesaretle savaşıyor, tarihin en büyük kahramanlık sahneleri sergileniyordu. taarruz sırasında Mustafa Kemal (Atatürk) emri altındaki kahraman Türk askerlerine : "Ben, size taarruz emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar geçebilir!" der ve büyük destanın ikinci bölümü yazılır. 25 Nisan 1915 günü başlayan çıkarma, kuvvetlerimiz tarafından kıyıya kadar itilmesine rağmen düşman, 26 ve 27 Nisan 1915 günleri de çıkarma harekatına devam etti. İlerlemek isteyen İngilizlerle yer yer şiddetli çarpışmalar oldu; ancak her taarruz Türk askerinin kahramanca savunması karşısında başarısız kaldı. Mustafa Kemal (Atatürk) gösterdiği başarı üzerine 5. Ordu kumandanı Otto Liman von Sanders'in takdirini kazanır ve 1 Haziran 1915'te Miralay (Albay)lığa terfi ettirilir.
Düşman, Çanakkale'de başarı sağlayamaması ve ilerleme gösterememesine rağmen, yeni bir çıkarma yapmada kararlıydı. Düşünülen çıkarmanın gerçekleşebilmesi için, her şeyden önce ilk direnç hatlarını oluşturan Arıburnu ve Seddülbahir'deki Türk kuvvetlerinin yerlerinden sökülmesi gerekiyordu. İngilizler bu amaçla 6 ve 7 Ağustos l915 günleri, takviyeli kuvvetlerle yeni bir taarruz daha denediler; düşman kuvvetleriyle, kuvvetlerimiz arasında şiddetli muharebeler oldu. Ancak, Mustafa Kemal (Atatürk)'in aldığı önlemler sayesinde düşmanın bu taarruzu da gelişme imkanı bulamadı.

Arıburnu ve Seddülbahir'deki taarruz devam ederken İngilizler 6 Ağustos 1919 akşamı Çanakkale'nin güney kıyılarına da asker çıkararak ilerlemeye başladı. Bu suretle Anafartalar Bölgesi de ansızın kritikleşti. Gelişen bu buhranlı durum üzerine Liman von Sanders'in emri ile komuta değişikliği yapılarak, "Anafartalar Grubu Komutanlığı'na 8 Ağustos 1915 tarihinde Albay Mustafa Kemal (Atatürk) qetirildi. 9 Ağustos 1915 günü komutayı ele alan Mustata Kemal, beklemeksizin aynı gün yaptığı taarruz ile ilerleyen İngiliz kuvvetlerini tekrar çıkarma yaptıkları kıyılara itti ve Tarihte 1. Anafartalar Zaferi olarak bilinecek olan zaferi elde etti. Aynı günün akşamı Conkbayırı bölgesine geçerek buradaki kuvvetleri de 10 Ağustos 1915 sabahı taarruza geçirdi. Böylece düşmanın ilerlemesine imkan verilmemiş; aksine tutunduğu mevzilerden tamamen çıkarılarak Anafartalar bölgesine tam anlamıyla hakim olunmuştu.
Ancak düşmanın vaz geçmeye niyeti yoktur. Yeni bir taarruz yapma peşine düşülmüş ve düşman yani İtilaf Kuvvetler, üst komutanı General Sır Ian Hamilton, 15 Ağustos'da, 9. Kolordu komutanı General F. Stopford'u görevden alarak yerine Seddülbahir Cephesi'ndeki 29. İngiliz Tümeni komutanı General B. De Lisle'i atamıştı. Gelibolu Yarımadası'nda Osmanlı 5. Ordusu'nun 13 tümeni vardır. Bu 13 tümenden ikisi Kuzey Grup Komutanı (Arıburnu) Esat Paşa'nın, dördü Güney Grup Komutanı (Seddülbahir) Vehip Paşa'nın, yedisi de Anafartalar Grup Komutanı Albay Mustafa Kemal (Atatürk) emrindedir. İtilaf Kuvvet, Sir lan Hamilton komutasında saldırılara başlarlar ancak işler planlandığı gibi yolunda gitmiyordur. Meydana gelen muharebe iki noktada yoğunlaşacaktır bunlar; İsmailoğlu Tepesi ve Bomba Tepe. Her iki noktada da gerek normalin dışında gelişen mevsimsel hareketler ve hepsinden önemlisi, Esat Paşa, Vehip Paşa, Mustafa Kemal (Atatürk) ve bu üç komutanın emirlerindeki askerler mükemmel bir kahramanlık göstererek düşmanı püskürtmüştür. Böylece destanın son bölümünede yazılarak son nokta koyulmuş ve tarihe altın harflerle yazılmıştır.
Mustafa Kemal (Atatürk), 25 Nisan 1915 taarruzunda olduğu gibi 9 ve 10 Ağustos taarruzlarında ve 21 Ağustos 29 Ağustos günleri arasında meydana gelen İtilaf Kuvvetlerinin son taarruzunda da bizzat ateş hattında bulunmuş, ateş hattından emirler vermiş, bu davranışı yanındaki subay ve erler için ifadesi imkansız cesaret kaynağı olmuştu. Conkbayırı'nda kalbini hedef alan bir kurşun, cebindeki saate çarpıp geri döndüğünden mutlak bir ölümden kurtuldu. Bu muharebeler esnasında gösterdiği kahramanlık, azim ve yüksek kumanda kudreti, kendisine memleket içinde ve dışında büyük ün sağladı. Artık o, "Anafartalar Kahramanı" olarak anılıyordu. Aylarca süren çıkarma ve savaşlar sonucu ilerleme kaydedemeyen İngilizler; nihayet 1915 yılı Aralık sonunda müttefikleriyle beraber Çanakkale'den çekildiler. Düşmanların Çanakkale Boğazı'nı geçememesi, İstanbul'un işgalini önlemiş; İngilizlerin, Marmara ve Karadeniz üzerinden müttefikleri Rusya ile bağlantı kurma hayallerini söndürmüştür.
Mustafa Kemal (Atatürk), Çanakkale Muharebeleri'nin eski şiddetini kaybettiği 1915 yılının son aylarında, son bir taarruzla düşmanı tutunduğu kıyılardan da sökerek onu tam mağlûp duruma düşürmek görüşünde idi. Ancak bu teklifi, Ordu Komutanı Liman von Sanders tarafından, düşmanın da kıyıdan yapacağı topçu ateşinin ağır zayiat verdirebileceği endişesiyle benimsenmedi. Artık bu cephede yapacak bir şey kalmamıştı. Mustafa Kemal (Atatürk), 10 Aralık 1915'te "Anafartalar Grubu Komutanlığı"nı, Fevzi (Çakmak) Paşa'ya bırakarak izinli olarak Çanakkale'den ayrıldı; İstanbul a döndü.
Çanakkale Zaferi'nin birinci önemi ve nedeni İnanç ve azimdir. İkincisi başta Esat Paşa ve komutasındaki değerli üst rütbeli askerler olmak üzere verilen görevleri layıkıyla yerine getirmekle kalmayan, şehitliği kalplerine kazımış olan kahraman erler. Hersene kutlanan, şeref ve mutluluk duyduğumuz anma törenlerinde şehit olan erlerimiz ve Gazi Mustafa Kemal (Atatürk)'i anar ve geçiştiririz. Ancak Mehmet Esat Bülkat yani nam-ı diğer adıyla Esat Paşa gibi bir değeri hatırlamak hepsinden önemlisi Çanakkale zaferi dendiği zaman isminin ilk sırada yer alması gereken birisini hatırlatmak en tabi görevlerden birisi olmalı. Mükemmel bir komutan olmasının yanında iyi birer Matematik dehasıdır aynı zamanda Esat Paşa.


1916 - 1917; KAFKASYA CEPHESİ; GÜNEYDOĞU VE DOĞU BÖLGELERİ

Mustafa Kemal (Atatürk), 27 Ocak 1916'da karargahı Edirne'de bulunan Onaltıncı Kolordu Komutanlığı'na atandı. Kısa süre sonra bu Kolordu'nun aynı isimle Diyarbakır'da kurulması kararı üzerine yine Kolordu Komutanı olarak 11 Mart 1916'da Diyarbakır-Bitlis-Muş Cephesine tayin edildi. Mustafa Kemal (Atatürk), 26 Mart 1916'da Diyarbakır'a gelerek komutayı ele aldı. 1 Nisan 1916'da Mirlivalığa(Tuğgeneral) yükseldi ve Paşa unvanı almış oldu. Diyarbakır'a gelişini takiben kısa bir hazırlıktan sonra 3 Ağustos 1916 sabahı emrindeki kuvvetleri Bitlis ve Muş yönünde taarruza geçirdi; Ruslarla iki tümenimiz arasında taarruz ve karşı taarruz şeklinde şiddetli çarpışmalar oldu. Nihayet 8 Ağustos 1916 sabahı Muş, aynı günün akşamı Bitlis kuvvetlerimiz tarafından düşman işgalinden kurtarıldı. Muş; ne yazık ki 25 Ağustos 1916'da tekrar Rusların eline düşmüştü. Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa, 2. Ordu Komutanlığı sırasında, 14 Mayıs 1917'de Muş'u ikinci defa Rus işgalinden kurtardı.
1916; MUSTAFA KEMAL (ATATÜRK) VE İSMET İNÖNÜ İLE TANIŞMALARI
Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa, Aralık 1916'da Ahmet İzzet Paşa'nın izinli olarak bir süre İstanbul'a gitmesi üzerine vekaleten 2. Ordu Kumandanlığına tayin edildi. Karargahı Diyarbakır'da olan bu ordunun Kurmay Başkanı Albay İsmet (İnönü) Bey'di. Büyük Kumandanın, İnönü ile yakından tanışması, emir-komuta zinciri içinde çalışması bu tarihlere rastladı.
1917 - 1918; ALMANYA ZİYARETİ
Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa,14 Şubat 1917'de Hicaz Kuvve-i Seferiyesi Komutanlığı'na atanması üzerine Şam'a giderek Sina Cephesini teftiş etti ise de 7 Mart 1917'de karargahı Diyarbekir'de bulunan 2.Ordu Komutan Vekilliliğine atandıktan sonra Hicaz Kuuveyi Seferiyesi Komutanlığına getirilmek istendi. Ancak bunu kabul etmeyerek tekrar Diyarbakır'a dönen Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa, 16 Mart 1917'de asaleten 2. Ordu Komutanlığına getirildi. Fakat bu görevde de çok kalmayarak 5 Temmuz 1917 tarihinde Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı'na bağlı olarak Halep'te kurulması kararlaştırılan 7. Ordu'nun başına getirildi. Bu cephenin umumi idaresi Falkenhein adlı bir Alman generaline verilmişti. Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa, 15 Ağustos 1917 günü Halep'e gelerek göreve başladı. Fakat bir süre sonra General Falkenhein ile aralarında askeri görüşler ve uygulanacak harekat bakımından anlaşmazlık çıktı; bu anlaşmazlık sonucu Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa, 1917 Ekim başlarında istifa mecburiyetinde kaldı. Kendisine tekrar Diyarbakır'daki eski görevi teklif edildi ise de kabul etmeyerek İstanbul'a geldi. 7 Kasım 1917'de Genel Karargah'ta görevlendirildi. Ancak kısa süre sonra Veliaht Vahdettin Efendi'nin maiyetinde Alman Umumi Karargahını ve Alman Cephelerini ziyaret etmek üzere Almanya seyahatine iştirak etti.
15 Aralık 1917 - 4 Ocak 1918 arasını kapsayan bu seyahat esnasında Mustafa Kemal (Atatürk), Alman askeri çevrelerinde incelemeler yaparak, Alman İmparatoru II. Wilhelm ve devrin tanınmış komutanlarıyla görüştü. Onlara -hoşlanmasalar da- I. Dünya Harbi'nin muhtemel sonuçları hakkındaki görüşlerini açıkça ve belirgin şekilde anlatıyordu.




Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa, 20 gün süren Almanya seyahatinden İstanbul'a döndükten bir süre sonra böbrek rahatsızlığı nedeniyle Viyana ve Karlsbad'a giderek tedavi gördü. 13 Mayıs 1918 - 4 Ağustos 1918 arasını kapsayan bu seyahat Sultan Reşat'ın vefatı ve Vahdettin'in cülûsu üzerine 2 Ağustos'ta sona erdi ve İstanbul'a döndü. Dönüşü General Falkenhein'in yerine Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığı'na getirilmiş olan General Liman von Sanders'in emrindeki 7. Ordu'ya Ağustos 1918'de tekrar komutan oldu. Ardından Mustafa Kemal (Atatürk)'e "Fahri Yaver Hazreti Şehriyari" (Padişahın Onursal Yaveri) unvanı verildi ve 15 Ağustos 1918 günü Halep'e geldi. 19 Eylül 1918'de Allenby komutasındaki İtilaf kuvvetleri genel taarruza geçerek üç ordudan oluşan Yıldırım Orduları Grubu'nu ağır bir hezimete uğrattılar. 1 Ekim'de Şam, 25 Ekim'de Halep düştü. Bu bölgedeki Türk Ordusu dağılmaktan kurtarılmış; büyük bir düzen içinde Halep'e kadar çekilme başarısını göstermişti. Fakat Birinci Dünya Savaşı Almanya ve müttefikleri aleyhine gelişiyordu. 29 Eylül 1918 tarihinde Bulgaristan savaştan çekilmiş, 4 Ekim 1918 tarihinde de Almanya mütareke istemişti. Artık yapacak birşey yoktu ve Padişah'ın Onursal Yaveri Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa, VI. Mehmet (Vahdettin)'in başyaveri Naci Bey (Eldeniz)'e bir telgraf çekerek "Yıldırım Orduları Grubu'nun savaş gücünün kalmadığını" bildirerek mütareke istemesini önerir. Ayrıca yeni hükümette kendisinin Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili olarak görevlendirilmesini ister.


1918; Mondros Mütarekesi(Antlaşması)

İttifak Kuvvetleri'nin başı olan Almanya antlaşma istemiş ve savaştan çekilme kararı almıştır. Onunda öncesinde Bulgaristan savaştan çekilme kararı alır ve artık Osmanlı Devleti yalnız kalmış, Sina ve Filistin Cephelerinde yaşanan ağır kayıp devletin sırtındaki yükün üstüne yükler yükleyerek daha da kötü bir hal almış ve sonunda Osmanlı Devleti'de antlaşma istemek zorunda kalmıştır. O antlaşma, Mondroes Mütarekesi olarak bilinecek olan içinde ağır kararların bulunduğu teslimiyetçi ruhun acizliğinin aynaya yansımasından başka birşey değildir. Mondros Mütarekesi 1918'in 30 Ekim günü imzalanmış ve hemen ertesi günü yürürlüğe girmiştir. Mütareke(Antlaşma)'nın gereği olarak öncelikle; Yıldırım Orduları Grubu kumandanı olan Otto Liman von Sanders Paşa'nın görevden alınır ve yerine Tuğgeneral Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa bu göreve getirilir.
Mondros Mütarekesi şartlarına dayanılarak memleketin birçok bölgesi galip devletlerce işgal edilmiş, ordumuz dağıtılmış, bütün silah ve cephane galip devletlerin emrine verilmişti. Osmanlı memleketleri tamamen parçalandığı gibi, Türk'ün ana yurdu, Anadolu da galip devletler arasında taksime uğruyordu. İtalyanlar Antalya'ya çıkmıştı. İskenderun, Adana, Mersin, Antep, Maraş, Urfa işgal altında idi. Kars'ta İngilizler idareyi ele almıştı. Trakya işgal altında idi. Düşman donanması İstanbul sularında demirlemişti. Çanakkale ve İstanbul Boğazları tutulmuştu. İstanbul ve İstanbul Hükûmeti İtilaf Devletlerinin baskı ve kontrolü altında idi. Padişah ve hükümet, düşmanlara alet olmuş, aciz ve şaşkın bir vaziyette sadece kendileri için emniyet ve kurtuluş yolu aramakta idiler. Anadolu'nun her şehrinde ecnebi subaylar dolaşıyor, İtilaf Devletleri temsilcisi sıfatıyla direktifler veriyorlardı. Yunanlılar da İzmir'i işgal hazırlıklarıyla meşguldu; bu yolda büyük çaba harcıyorlar, İtilaf Devletlerini iknaya çalışıyorlardı. Nihayet 15 Mayıs 1919'da bu gayelerine eriştiler.
Olayların bu şekilde gelişeceğini Mustafa Kemal (Atatürk), önceden sezinlemişti. Nitekim Mondros Mütarekesi'nden 5 gün sonra, 5 Kasım 1918'den itibaren Harbiye Nezaretinden Mondros Mütarekesi gereğince ordulara terhis emirleri gelmeğe başladı. Atatürk, aynı gün Adana'dan Sadrazam Ahmet İzzet Paşa'ya ilk ikaz telgrafını çekti: "Ciddi olarak arzederim ki gereken tedbirleri almadıkça orduyu terhis etmeyiniz! Şayet orduları terhis edecek ve İngilizlerin her dediğine boyun eğecek olursak düşman ihtiraslarının önüne geçmeğe imkan kalmayacaktır". Bu, Atatürk'te, her şey bitti zannedilen bir zamanda da kurtuluş ümidinin sönmediğini, pek çoklarının düştüğü yeis ve ümitsizliğe asla kendisini kaptırmadığını gösterir. Fakat, acıdır ki Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa tarafından yapılan bütün bu haklı itirazlar etkisiz kalır ve ordunun terhisine sür'atle devam edilir. Çünkü genel kanaat, İtilaf Devletleri ile herhangi bir mücadeleye giremeyeceğimiz, böyle bir mücadelenin aleyhimize sonuçlanacağı idi. Olaylar bu istikamette gelişmeye devam eder ve 7 Kasım'da Yıldırım Orduları Grubu ile 7. Ordu lağvedilir. Mustafa Kemal (Atatürk) arından Adana'dan İstanbul'a hareket eder ve 13 Kasım'da İstanbul'a Haydarpaşa Garı'na ulaşır. Fethi Bey (Okyar) ile birlikte Ahmet İzzet Paşa (Furgaç) yanlısı ve Ahmet Tevfik Paşa (Okday) karşıtı bir tavrı koyan "Minber gazetesini" çıkararak siyasi girişimlerde bulunmaya başlarlar.


KURTULUŞ SAVAŞI DİĞER BİR ADIYLA MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ (1919 - 1923)


1919; ÖRGÜTLENME DÖNEMİ
Mütareke Türkiye'si, aklın alamayacağı derecede karışık bir Türkiye'dir. Bölgesel direnme hareketlerine öncülük eden Müdafaa-i Hukuk, Muhafaza-i Hukuk, Redd-i İlhak gibi cemiyetlerin yanı sıra özellikle İstanbul'da güya kurtuluş çareleri arayan yüzlerce cemiyet kurulmuştu. İngiliz Muhipleri Cemiyeti, Wilson Prensipleri Cemiyeti, Türk-Fransız Muhipleri Cemiyeti, Cemiyet-i Akvam, Müzaheret Cemiyeti bunlann başlıcalarıdır. Kurtuluş çareleri değişikti. Bir kısmı İngilizlerin, bir kısmı Fransızların himayesini istiyordu, bir kısmı Amerikan mandasını öneriyordu. Bir kısım kimseler de Mondros Mütarekesi gereğince padişah ve halife için hükümranlık hakkı tanınan küçük bir bölgede Osmanlı Devleti'ni sembolik olarak devam ettirme düşüncesinde idiler. Memleketin içinde bulunduğu karışıklıktan istifade çareleri arayan bazı cemiyetler de vatan toprakları üzerinde milli birliği parçalayıcı faaliyetlere girişmişlerdi.
Padişah ve hükümetini saran bu umutsuzluğa rağmen, milletimiz, haksız işgal ve istilalara karşı nefsini müdafaa yolunda her çabayı gösteriyor; memleketin çeşitli yörelerinde düşmanla mahalli kuvvetler arasında çarpışmalar oluyordu. Diğer taraftan mütecaviz dügmana karşı koymak ve kurtuluş çareleri aramak üzere Anadolu'da yer yer milli teşkilatlar oluşturuluyordu. Ancak bütün bu kuruluşlar, ayrı ayrı çalışmaları sebebiyle istenilen ölçüde etkili olamıyorlar, bütün memleketi kapsayan bir hareket ve birlik gösteremiyorlardı.


19 Mayıs 1919; Atatürk ve Beraberindekilerin Samsun'a Ayak Basışı


Bu durum karşısında ciddi ve gerçek karar ne olabilirdi. Tarih kültürü çok geniş olan ve tarihten sonuç çıkarmasını çok iyi bilen Atatürk, gerçek kararı sezmekte gecikmedi. Bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı. O da milli egemenliğe dayanan, kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak idi. Atatürk'e göre önemli olan "Türk milleti'nin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıydı. Ne kadar zengin ve refah içinde olursa olsun, istiklalden mahrum bir millet, medeni insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye layık görülemezdi. Yabancı bir milletin himaye ve efendiliğini kabul etmek, insanlık vasıflarından yoksunluğu, acizlik ve miskinliği itiraftan başka birşey değildi. Halbuki Türk'ün haysiyet ve gururu çok yüksek ve büyüktü. Böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun daha iyiydi". Öyleyse Milli Mücadele'nin parolası "Ya istiklal ya ölüm!" olacaktı. Artık Anadolu'ya geçerek Milli Mücadele bayrağını açmak gerekiyordu. İşte bu sıralarda, Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa'ya Dokuzuncu Ordu Müfettişliği teklif edildi. Mustafa Kemal (Atatürk), kendisine geniş salahiyetler tanıyan bu vazifeyi kabul etti.
16 Mayıs 1919 günü Bandırma vapuru ile İstanbul'dan hareket eden; Refet Bey (Bele), Kazım Bey (Dirik), Mehmet Arif Bey, Hüsrev Bey (Gerede) ile beraber Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa, olağan üstü yetkiler ile donatılarak; Vilayet-i Sitte (Altı Vilayet)'yi "Büyük Ermenistan" ve "Bağımsız Kürdistan" projelerinden koruması ile Samsun ve çevresindeki asayişsizliğin biran önce önüne geçmek için görevlendirildi. 19 Mayıs 1919 günü sabahı Samsun'da Anadolu topraklarına ayak bastı. Hükûmete verilen İnqiliz raporlarında, bu bölgede Türklerin, Rumlara karşı gerilla hareketine giriştikleri ve bölgenin asayişini bozdukları bildirilmekte ise de durum tam tersine idi. Bu bölgede, Pontus Rum Devleti kurma amacına yönelik geniş bir Rum faaliyeti vardı. Baskı gören Rumlar değil, Türklerdi. Rum Patrikhanesinden idare edilen Mavri Mira Cemiyeti bu bölgede kurduğu çeteler vasıtasıyla Türk köylerini basıyor, katliamlar yapıyor, yerli halkı yıldırmak istiyordu. Bu girişimlere karşı vatansever Türkler de mukabil çeteler oluşturmuşlar; bölge Rumları ile mücadeleye başlamışlardı. Bütün bu gerçeklere rağmen Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa'ya verilen talimat gereğince bölge Türklerinin direnmeleri önlenecekti. Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa, görevi kabul için Ordu Müfettişliği sıfatı ve geniş salahiyetler istedi. İstanbul Hükûmeti bu istekleri de kabul etti.
Saray ve İstanbul Hükümeti, Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa'nın bu görevi yapacağını zannetmişti. Oysaki Mustafa Kemal (Atatürk)'in düşünceleri tamamen başka idi. Ama bu görev, kuşkuları çekmeksizin Anadolu ya geçmek için değerlendirilmesi gereken bir fırsattı. Kendisine verilen yetkileri de, geri alınıncaya kadar milletin menfaatleri adına kullanmak vicdani bir davranış idi. Esasen olayların akışı da kısa zamanda bunu ispatlayacaktı. Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa İstanbul'dan ayrılmadan önce başta sadrazam olmak üzere kabine azalarının hemen hepsi ile ve en sonunda Padişahla görüşmüştü. Fakat bu kişilerin hiçbirinde memleketi içinde bulunduğu badireden kurtaracak bir enerji, bir ümit ışığı görmemiş, görememişti. İstanbul Hükümetinin ve Padişahın davranışlarında İtilaf Devletlerini gücendirmemek görüşünün ağır ezikliğini hissetti. Oysaki onların kararlarına uymak değil, karşı koymak lazımdı. İşte Anadolu'ya bu gaye ile gidiyordu. Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa'nın İstanbul'dan ayrılırken yakın arkadaşlarına söylediği şu sözler bu bakımdan büyük önem taşımaktadır: "Düşman süngüsü altında milli birlik olamaz. Ancak hür vatan topraklarında memleketin istiklali ve milletin hürriyeti için çalışılabilir. Bu gayeyi tahakkuk ettirmek üzere Anadolu'ya gidiyorum".
Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa, Anadolu'ya geçer geçmez planını uygulamaya başladı. 21 Mayıs 1919'da Kazım Karabekir'e bir telgraf çekti.

Çekilen telgrafta şu sözlere yer veriliyor :
"Umumi durumumuzun aldığı vahim şekilden pek müteessirim. Millet ve memlekete borçlu olduğum en son vicdani vazifeyi yakından müşterek çalışma ile en iyi şekilde yerine getirmek mümkün olacağı kanaati ile bu son memuriyeti kabul ettim".

Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa, Samsun'a çıktıktan 2 gün sonra, 21 Mayıs ve 22 Mayıs 1919'da Genelkurmay Başkanlığı'na ve Sadrazamlığa Samsun ve çevresindeki asayişsizliğin sebeplerini açıklayan, ne İstanbul Hükûmeti'nin, ne de İtilaf Devletleri temsilcilerinin hoşlanmadığı iki telgraf çeker.
21 Mayıs 1919 tarihli Genelkurmay Başkanlığına çekilen telgrafın içeriği şu şekildedir :
"Rumlar bu bölgede, Pontus Hükümeti teşkili gibi bir safsata etrafında toplanmış ve Rum çeteleri hemen kamilen siyasi bir şekle dönüşmüştür".

22 Mayıs 1919 tarihli Sadrazamlığa çekilen telgrafın içeriği şu şekildedir :
"Millet birlik olup hakimiyet esasını, Türklük duygusunu hedef almıştır".

Mustafa Kemal (Atatürk)'in çekmiş olduğu telgraflarda belirttiği raporlar neticesinde İtilaf Devletleri temsilcileri İstanbul Hükümetinden sordu: "Tanınmış bir Türk generalinin Anadolu'da ne işi vardır?" Bunun üzerine İstanbul Hükûmeti, Anadolu'ya gönderdiği geniş yetkilere sahip olan Müfettiş Mustafa Kemal (Atatürk)'i geri çağırma girişimlerine başladılar.


22 Haziran 1919; Amasya Genelgesi

Kurtuluşa giden yolda atılan ikinci dev adımdan biriside Amasya Genelgesi'nin yayınlanmasıdır. Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa'nın bizzat kaleme aldığı bildirinin altında imzaları olan isimler ise; Rauf Bey (Orbay), Refet Bey (Bele) ve Ali Fuat Paşa (Cebesoy)'dır. Bildiri, 1919 21 Haziranı 22 Hazirana bağlayan gece Esaslar, Mustafa Kemal (Atatürk) tarafından yaveri Cevat Abbas Bey'e, buradanda Erzurum'da 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir'e ve Cemal (Mersinli) Paşalara da sunuldu. Onların onayının alınmasından sonra, bildiri, 22 Haziran 1919'da ülkenin en batısındakinden en doğusundakine kadar tüm mülki amir ve askeri komutanlara telgrafla Abdurrahman Rahmi Efendi tarafından ulaştırıldı. Böylece amaç ve gaye açıkça belirtilmiş ve özgürlüğe giden yolda yapılması gereken hususlar belirlenmiştir. Genelge'nin ana hatları ise; ilk kez ulusal egemenlik kavramı ortaya atılmış ve İstanbul'da başgösteren başta Hükümdarlık ve Hükümet yetkilileri olmak üzere gelişen olaylara seyirci kalmak ve teslimiyetçilikle suçlanmışlardır. Anadolu topraklarında parça parça olmuş mücadelenin ve binlerce cemiyetin birleştirilmesinden bahsedilmiştir. Ordunun terhisinin önüne geçmek ve Sivas'ta kongre toplanılacağı ve bu kongreye bölgelerinde yaşayan halkının desteğini kazanmış üç temsilcinin gelmesi istenmiştir.


3 Temmuz 1919; Mustafa Kemal (Atatürk)'in Erzurum'a Gelişi ve Askerlik Görevinden Sivil Hayata Geçişi

Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa, Amasya Tamimi adıyla ünlü bu genelgesini yaptıktan sonra Erzurum'a geçmek üzere 27 Haziran 1919'da halkın sevinç gösterileri arasında Sivas'a geldi. Şehirde kaldığı 1 günlük süre içinde, Erzurum Kongresi'ni takiben Sivas'ta yapılacak Kongre için ilgililere gerekli direktifleri vererek Erzurum'a hareket etti. Atatürk, 3 Temmuz 1919 günü Erzurum'a geldi. Mustafa Kemal (Atatürk) Erzurum'a gelişinin nedenini şu sözler ile ifade ediyordu : "Benim Erzurum'a gelişim, bütün milletin ateşten bir çember içine alınmış olduğu bir zamana tesadüf etti. Bütün millet bu çemberin içinden nasıl çıkılacağını düşünmekte idi". O, Ilıca önlerinde Erzurumlular tarafından coşkun bir şekilde karşılandığı zaman Çukurova da muhacir olarak bulunup Erzurum'a dönen ihtiyar Mevlüt Ağa ile aralarında geçen konuşma, bu ateşten çember içinden mutlaka çıkılması gerektiği fikrini Atatürk'te daha da perçinledi. İhtiyar, fakat dinç Mevlüt Ağa'ya Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa sordu:" - Çukurova gibi verimli bir memleketten niye döndün? Yoksa geçinemedin mi?" Mevlût Ağa derhal cevap verdi: "- Hayır Paşam, geçimimiz çok rahattı. Son günlerde işittim ki İstanbul'daki ırzıkırıklar, bizim Erzurum'u Ermenilere vereceklermiş. Geldim ki göreyim, bu namertler kimin malını kime veriyorlar?". Bu sözler, milletle beraber, millet için çalışmak üzere Erzurum' a gelen Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa'yı çok duygulandırmış, gözlerini yaşarmıştı. Etrafındakilere döndü ve : "- Bu milletle neler yapılmaz" der. Mustafa Kemal (Atatürk), Erzurum'a gelişinden 5 gün sonra, 8-9 Temmuz 1919 tarihinde "Sine-i millette bir ferd-i mücahit" olarak çalışmak üzere çok sevdiği askerlik mesleğinden ve görevinden istifa ederek tarihi vazifesini artık milletin bir verdi olarak sürdürme kararı almıştır.

Sivil Hayatı

1920; Sivil Hayattaki İlk Günler ve Toparlanma Günleri

ERZURUM VE SİVAS KONGRELERİ

23 TEMMUZ 1919; ERZURUM KONGRESİ
İstanbul merkezli Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye yani Doğu İllerinin Haklarını Koruma adı ile kurulmuş olan bir cemiyetin Erzurum şubesinin o günlerde daha evvelce alınan bir karar gereğince doğu illerini kapsayan bir kongrenin hazırlıkları içinde idi. Bir diğer hakim konu ise Amerika Birleşik Devletleri mandası olmak fikri. Mustafa Kemal (Atatürk)'in Heyet-i Faale reisi olarak bu kongreye iştiraki mümkündü; fakat o, bu kongreye özellikle Erzurum'dan üye olarak iştirak etmek istiyordu. Ne çare ki Erzurum üyeleri evvelce seçilmişti; ama buna da bir çözüm bulundu. Öncelikle Mustafa Kemal (Atatürk)'in kendisi Askerlik görevini bırakarak sivil bir hüvviyet kazanacak sonrada Erzurum'un iki değerli evladı, Kazım Yurdalan ve Cevat Dursunoğlu Erzurum üyeliğinden istifa etmek suretiyle yerlerini Mustafa Kemal (Atatürk) ve Rauf Bey'e bırakacaklardı. Ve böylede oldu. Bu suretle Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa'nın kongreye girişi meşruluk kazandı.
Erzurum Kongresi, 23 Temmuz 1919'da tek katlı bir ilkokul salonunda; Trabzon'un kapsadığı Doğu Karadeniz il ve ilçelerinden 17, Erzurum un kapsadığı il ve ilçelerden 25, Sivas'ın kapsadığı il ve ilçelerden 14, Bitlis'ten 4 ve Van'dan 2 delegenin iştiraki ile toplam 62 delege ile toplanmıştı. Kongreyi geçici başkan olarak Erzurum delegelerinden Hoca Raif Efendi açmış, delegelerin isim okunarak yoklaması yapıldıktan sonra başkanlık seçimine geçilmişti. Yapılan oylamada 62 delegenin 48'inin oyu ile Mustafa Kemal (Atatürk), başkan seçilmiştir. Erzurum Kongresi güç şartlar altında toplanıyordu. Çünkü Kongre üyelerinin vilayetlerce gerek seçiminde, gerekse seçilenlerin Kongre'ye gönderilmesinde büyük güçlükler çıkarılıyordu. Mülki amirlerin büyük kısmı, İstanbul Hükûmeti'nin baskısı ile delegeleri korkutuyorlar, yola çıkmalarını engelliyorlar, hatta bazı vilayetler kesin olarak delege göndermemekte direniyorlardı. Elazığ, Diyarbakır ve Mardin illerinden seçilen üyeler valilik baskısı sebebiyle yola çıkmaktan alıkonulmuşlar, dolayısıyla Kongre'ye iştirak edememişlerdi. Bu sebeple Kongre'nin toplanabilmesi için Müdafa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum şubesinin gayretleri yanında Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa tarafından da ciddi teşebbüslerde bulunmak icap etti. Vilayetlerin herbirine açık telgraflar gönderilmekle beraber, bir taraftan da şifre telgraflarla valilere, komutanlara gerektiği şekilde tebligatta bulunuldu. Nihayet yeteri kadar temsilci getirtilip Kongre'yi toplamaya muvaffak olundu. Kongre'nin çalışmaları 14 gün sürecek ve 1919 yılı 7 Ağustos günü çalışmalar son bulacaktır. Milli Mücadele'ye bayrak olan bir kongrenin Erzurum'da toplanışı bir tesadüfün eseri değildi; Mondros Mütarekesi'nden sonra müdafaa şuurunun en keskin bir şekilde meydana çıktığı bölgelerden biri Erzurum idi. Zira Mütareke hükümlerine göre asırlarca şehit kanıyla sulanmış Erzurum topraklarını da içine almak üzere bir Ermenistan kurulması isteniyordu. Bu durum, bölgedeki milli birlik ve mukavemet şuurunu daha da bileyledi. Keza Kongre'ye Doğu Karadeniz il ve kasabalarını temsil etmek üzere 17 delege ile iştirak eden Trabzon'da da Pontus tehlikesi vardı. Bölge Rumları, Mondros Mütarekesi'nden faydalanarak Doğu Karadenız şehirlerini kapsayacak bir Pontus Rum Devleti kurma hayali içindeydiler. Bu bakımdan Doğu Anadolu şehirleri ile tehlike müşterekti.
Erzurum Kongresi'nin toplanışı ve çalışmalarına başlamasıyla İstanbul da Saray ve Hükûmet tarafından, Anadolu'da yükselen bu kurtuluş sesini boğmak için yoğun bir faaliyet başladı. Ajanslarla Mustafa Kemal (Atatürk)'in devlete başkaldıran bir asi olduğu, Erzurum Kongresi'nin kanunsuz toplandığı ilan edildi. Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa'yı tutuklamak için her türlü tedbire başvuruldu. İstanbul Hükûmeti, Erzurum Kongresi'nin dağılmasını, Kongre ye katılanların yakalanarak İstanbul Divan-ı Harbine sevklerini emretti ise de millet fertlerini saran o zamanki milli hava içinde hiçbir makam bu emri yerine getirmeye teşebbüs edemedi. İşte bu derece güç şartlar içinde gerçek bir vatan aşkıyla her türlü tehlikeyi göze alarak toplanan Erzurum Kongresi Türk tarihinde önemli bir dönüm noktası oldu. Türk Kurtuluş Savaşı' nın ilk temelleri bu Kongre'de atılmış, alınan tarihi kararlar Milli Mücadele'nin temel kurallarını oluşturmuştu.
Kısaca alınan kararlar şu şekilde özetlenebilir :
  1. Uusal sınırlar içinde vatan bir bütündür. Onun çeşitli kısımları birbinden ayrılamaz.
  2. Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı ve Osmanlı Devleti'nin dağılması halinde ulus birlikte müdafaa ve mukavemet edecektir.
  3. Vatanın ve bağımsızlığın muhafaza ve teminine İstanbul'daki Hükümet muktedir olamadığı takdirde maksadın temini için geçici bir hükümet oluşturulacaktır. Bu hükümet ulusal kongrece seçilecektir. Kongre toplanmış değil ise bu seçimi Heyet-i Temsiliye yapacaktır.
  4. Kuvay-ı Milliye'yi etken ve ulusal iradeyi egemen kılmak esastır.
  5. Hristiyan unsurlara siyasi egemenliğimizi ve sosyal dengemizi bozucu ayrıcalıklarlar verilemez.
  6. Manda ve himaye kabul olunamaz.
  7. Ulusal meclisin derhal toplanması ve hükümet çalışmalarının meclisin denetimine konulması için çalışılacaktır.
Erzurum Kongresi, memleketin bütününü ilgilendiren bu tarihi kararlarıyla bölgesel bir kongre olmaktan çıkmış, kendisinden sonra gelişecek tüm olayları büyük ölçüde etkilemişti. Zira Sivas Kongresi kararları, Erzurum Kongresi kararlarına dayandı. Misak-ı Milli'nin esasında Erzurum Kongresi kararları yer aldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin toplanış ve açılış gerekçesi Erzurum Kongresi kararlarına oturtuldu. Mudanya ve Lozan antlaşmalarının bağımsızlığı savunan ruhu; ilhamını Erzurum Kongresi kararlarından aldı. Cumhuriyet rejiminin ruhu, irade-i milliyeyi hakim kılmak esasında toplandı. Ve nihayet "Milletimiz insani ve asri gayeleri tebcil eder" cümlesiyle Atatürk inkılaplarının ilk kıvılcımları Erzurum Kongresi'nde parıldadı.


Sivas Kongresi

Erzurum Kongresi, 7 Ağustos 1919 günü kendisi adına bütün yetkileri kullanacak, 9 kişilik bir Heyet-i Temsiliye seçerek çalışmalarına son verecektir. Şimdi Heyet-i Temsiliye'yi ve onun başkanını büyük bir görev bekliyordu. Erzurum Kongresi'nde parlayan kıvılcımı söndürmemek, Sivas'ta onu meş'ale haline getirerek milli kurtuluşa daha emin adımlarla yürümek gerekiyordu. Bu sebepledir ki Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa, doğu illerinin mukadderatı için toplanan Erzurum Kongresi'ni gayesini daha da genişleterek bu amaca yöneltmek istedi. Bu sebepledir ki Erzurum Kongresi'ni Sivas Kongresi'ne bağlayarak Milli Mücadele'ye memleket yüzeyinde genişlik kazandırdı.
Sivas Kongresi günlerinde de memleketin içinde bulunduğu ağır mütareke şartları bütün acılığı ile devam ediyordu. Mondros Mütarekesi'nin milletimiz aleyhirıe haksız ve insafsız bir şekilde uygulanması, İzmir'e çıkmış olan Yunanlıların İtilaf devletlerinden aldığı cüretle Anadolu'nun içine doğru ilerlemesi, çeşitli şehirlerimizin işgali Sivas Kongresi günlerinde de birbirini izledi. İşte böyle bir hava içinde Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa, bir kısım Heyet-i Temsiliye üyeleriyle beraber Sivas Kongresi'ne iştirak etmek üzere 2 Eylül 1919'da Erzurum'dan Sivas'a geldi. Sivas, Milli Mücadele liderini emsalsiz sevgi gösterileri ve coşkıın bir sevinçle karşıladı.
Sivas Kongresi, 4 Eylül 1919 günü o zamanlar "Mekteb-i Sultani" olarak kullanılan bir binanın salonunda, 38 delegenin iştiraki ile toplandı. Kongre 8 gün devam etti ve 11 Eylül 1919'da Heyet-i Temsiliye seçimini takiben bir beyanname yayımlayarak çalışmalarına son verdi. İlk oturumda yapılan oylamada Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa. başkan seçildi.
Kısaca alınan kararlar şu şekilde özetlenebilir :
  1. Milli sınırlar içinde bulunan vatan parçaları bir bütündür; birbirinden ayrılamaz.
  2. Her türlü işgal ve müdahaleye karşı, millet birlik olarak kendisini müdafaa ve mukavemet edecektir.
  3. İstanbul Hükûmeti, harici bir baskı karşısında memleketimizin herhangi bir parçasını terk mecburiyetinde kalırsa vatanın bağımsızlığını ve bütünlüğünü temin edecek her türlü tedbir ve karar alınmıştır.
  4. Kuva-yı milliyeyi amil ve irade-i milliyeyi hakim kılmak esastır.
  5. Manda ve himaye kabul olunamaz.
  6. Milli iradeyi temsil etmek üzere Millet Meclisi'nin derhal toplanması mecburidir.
  7. Aynı gaye ile milli vicdandan doğan cemiyetler "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adı altında birleştirilmiştir.
  8. Mukaddes maksadı ve umumi teşkilatı idare için Kongre tarafından bir Heyet-i Temsiliye seçilmiştir.
Erzurum Kongresi'ni takiben bütün memleketi temsil eden böylesine önemli bir Kongre'nin özellikle Sivas'ta toplanışı, şehrin stratejik durumu ile ilgili idi. Anadolu'nun ortasında yer alan bu şehrimiz mütareke şartları gereğince İtilaf devletlerini temsilen bazı subaylar bulunmasına rağmen işgal altında değildi. Ulaşım bakırrıından Anadolu yollarının birleştiği bir kavşak durumunda idi: o günkü imkanların elverdiği ölçüde çeşitli Anadolu şehirlerine şu veya bu şekilde bağlanabiliyordu. Her ne kadar Fransızlar Adana üzerinden, İngilizler Samsun'dan şehri işgal tehdidinde bulunuyorlarsa da Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa, böyle bir işgalin düşmana çok pahalıya mal olacağını hesaplıyordu. Bütün bu avantajları yanında Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Sivas Şubesi, şehirde oldukça iyi teşkilatlanmıştı.
İşte bu şartların oluşturduğu hava içinde gerçekleşen Sivas Kongresi doğrudan doğruya Mustafa Kemal (Atatürk)'in çağrısı üzerine toplanmış , bir milli kongredir. Kongre nin 38 üyesinden 31'ini Batı ve Orta Anadolu illerinden gelen üyeler, 7'sini ise Doğu Anadolu illerini temsilen Erzurum Kongresi'nce seçilen Heyet-i Temsiliye oluşturmuştu. Böylece Batı ve Orta Anadolu illerinden seçilen delegelerle Doğu illerini temsilen gelen Heyet-i Temsiliye, Sivas Kongresi'ne memleket çapında bir genişlik ve bütünlük kazandırdı. Tarihi bir gerçek olarak belirtmek gerekir ki Sivas Kongresi'nin toplanışı sırasında da Erzurum Kongresi'nde olduğu gibi İstanbul Hükûmeti ve idarecileri büyük engeller çıkardılar. Bu sebepledir ki Ankara ve diğer bazı şehirlerimizden valilik baskısı ile delege seçilemedi. Bazı vilayetlerden seçilen delegeler de aynı baskı nedeniyle yola çıkmaktan alıkonuldu, dolayısıyla Kongre'ye iştirak edemedi.
İstanbul Hükûmeti, Erzurum Kongresi'nde yaptığı gibi Sivas Kongresi sırasında da bütün gücüyle Mustafa Kemal (Atatürk)'i tevkife yönelmişti. Anadolu'nun hemen her valisine telgraflar çekilerek Mustafa Kemal (Atatürk)'in ne pahasına olursa olsun tutuklanarak İstanbul'a gönderilmesi isteniyordu. Bunu gerçekleştirmek üzere valiliklere, mutasarrıflıklara yeni atamalar yapıldı. Fakat hiçbir idareci, şahlanan milli irade ve milli hava içinde İstanbul Hükûmetinin isteklerini yerine getirmek cesaretini gösteremedi. Bir diğer baskı ise Sivas Kongresi'nin toplanmaması için Sivas'ta bulunan Fransız Jandarma Müfettişi Brüno yapmış olduğu tehditlerdir. Vali Reşit Paşa ile görüşerek böyle bir Kongre gerçekleştiği takdirde Sivas'ın işgal edileceğini ve Kongre'nin dağıtılacağını bildirdi. İngilizler de Samsun üzerinden Sivas'ı işgal edecekleri tehdidinde bulundular. Fakat Mustafa Kemal (Atatürk)'in her güçlüğü aşan azmi önünde, bütün bu tehditler sonuçsuz kaldı.
Erzurum Kongresi, Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz Bölgelerindeki milli cemiyetleri "Şarki Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adıyla bir merkezde toplamıştı. Sivas Kongresi, bu örgüte bütün Anadolu ve Rumeli Cemiyetlerini de içine almak üzere memleket çapında bütünlük kazandırdı. Erzurum Kongresi, Doğu illerini temsilen 9 kişilik bir Heyet-i Temsiliye seçmişti. Sivas Kongresi'nce 6 kişi daha seçilmek suretiyle "Heyet-i Temsiliye" genişletilmiş, bu suretle Türkiye Büyük Millet Meclisi açılıncaya kadar memleket mukadderatında yegane söz sahibi bir kurul oluşturulmuştu. Sivas Kongresi, Erzurum Kongresi kararlarını genişleterek, bu kararlara bütün memleketi kapsayan bir nitelik kazandırması bakımından İnkılap Tarihimizde büyük öneme sahip bir Kongre'dir. üyelerinin, bütün memlekete şamil olması sebebiyle de Milli Mücadele başlangıcında Türkiye'nin mukadderatını çizen, bütün milletin tek vücut halinde birlik olduğunu dünyaya ilan eden milli bir Kongre'dir. Bunun içindir ki tesirleri Erzurum Kongresi'nden daha geniş oldu.


1920; Türkiye Büyük Millet Meclisi

Sivas Kongresi'nden sonra Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa'nın amacı en kısa zamanda Anadolu'da millet temsilcilerinden oluşan bir meclis toplamak ve bu meclisin kuracağı hükûmet ile Milli Mücadele'yi bir merkezden idare etmek idi. Dahi adam, bu büyük işi gerçekleştirmek üzere Sivas Kongresi'nden sonra da Heyet-i Temsiliye Reisi sıfatıyla milli teşkilatın kuvvetlenmesi yolunda -bütün engelleri aşarak- azimle çalıştı. Bu devre esnasında Mustafa Kemal (Atatürk) ve Heyet-i Temsiliye i1e temas temini ve anlaşma zemini arayan İstanbul Hükûmeti, temsilcileri vasıtasıyla 20-22 Ekim 1919 tarihleri arasında Amasya'da onunla görüşmüş ve bir Millet Meclisi toplanmasına ikna olmuştu. Bu görüşme İnkılap Tarihimizde "Amasya Mülakatı" olarak bilinmektedir. Mustafa Kemal (Atatürk), Meclisin Anadolu'da toplanmasını istemesine rağmen, Meclis 12 Ocak 1920'de İstanbul'da toplandı. Fakat İngilizlerin ve gerekse onlara alet durumunda olan hükûmet adamlarının baskısı sebebiyle olumlu bir faaliyet gösteremedi. Sadece Erzurum ve Sivas Kongrelerinin esaslarını "Misak-ı Milli" halinde kabul ve ilan etti.
Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa, 27 Aralık 1919 tarihinde bir kısım arkadaşları ve Heyet-i Temsiliye üyeleri ile beraber Ankara'ya gelmişti. Artık Milli Mücadele Ankara'dan yönetiliyor, İstanbul'daki asker ve sivil birçok vatansever, Bağımsızlık Savaşında görev almak üzere Ankara'ya geliyordu. Bir süre sonra, 16 Mart 1920 tarihinde İstanbul, İtilaf devletleri tarafından fülen işgal edildi; şehir yabancılar tarafından tamamen askeri kontrol altına alınmıştı. Bu şartlar altında Meclis de faaliyet gösteremeyeceğini anlayarak dağıldı; zaten bu sıralarda milletvekillerinin bir kısmı da İngilizler tarafından tutuklanmış bulunuyordu.
Mustafa Kemal (Atatürk), İstanbul'un işgali üzerine valiliklere ve kolordu komutanlıklarına talimat vererek Ankara'da toplanacak fevkalade salahiyete sahip bir meclise yeni temsilciler seçmelerini bildirdi. Seçimler sür'atle sonuçlandi. Nihayet 23 Nisan 1920'de yurdun her bölgesinden gelen millet temsilcileriyle Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Mustafa Kemal (Atatürk), millet iradesini ve egemenliğini temsil eden bu Meclise ve onun hükümetine de başkan seçilerek artık Türk bağımsızlık mücadelesinin her bakımdan, askeri, siyasi ve sosyal lideri oldu. Ama memleketin içinde bulunduğu şartlar, kendisinin omuzlarına yüklenen görevi gerçekten çok ağırdı. Tarihten silinmek istenen bir milletin ölüm kalım savaşının, istiklal mücadelesinin liderliğini yapıyordu.

1920 - 1922; Silahlı Mücadele Zamanı



İşgal Edilen Toprakların Geri alınması

Ankara'da Millet Meclisi'nin açılması ve milli bir hükûmetin kurulması üzerine Padişah ve İstanbul Hükûmeti'de milli mücadeleyi daha geniş ölçüde zor duruma düşürme yollarına başvurmaya başlar. Anadolu'da binbir fedakarlıkla oluşturulan milli kuvvetlere karşı halife ve padişah orduları kuruluyor, başta Mustafa Kemal (Atatürk) olmak üzere Milli Mücadele kahramanları, asi sayılarak idama mahkûm edilmiş bulunuyordu. Diğer taraftan İzmir'e çıkan Yunanlılar da Anadolu içlerine doğru taarruza hazırlanıyordu. Mütareke (antlaşma) ile örgütlü ordu resmen dağıtılmış, silahları alınmış olduğundan, işgal altındaki yörelerde düşmana ancak mahalli kuvvetler ve gönüllü müfrezeler karşı koyuyordu. Bu düşman saldırılarının yanı sıra Anadolu'nun bazı yörelerinde Anzavur gibi, Çopur Musa gibi, Postacı Nazım gibi aldatılmış kişilerin elebaşılık ettiği iç isyanlar devam ediyordu.
Bütün bu iç ve dış güçlüklere, zor şartlara rağmen Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, kısa zamanda duruma hakim olarak düşman kuvvetlerine karşı çeşitli cephelerde büyük başarılar kazanmaya başladı. Doğu cephesinde XV. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir komutasındaki kuvvetlerimiz büyük başarılar kazandı. Bu bölgede Oltu, Sarıkamış ve Kars'ı işgal suretiyle sınır şehirlerimize tecavüz eden Ermenilere karşı 28 Eylül 1920'de taarruza geçilerek, merkezi Erivan'da bulunan Ermeni Cumhuriyeti ordusu mağlup edildi ve 29 Eylül 1920'de Sarıkamış, 30 Ekim 1920'de Kars tekrar geri alındı. Ermenilerin barış isteği üzerine 2/3 Aralık 1920'de Gümrü Antlaşması imzalanarak savaşa son verildi. Gürcistan'a da Ardahan ve Artvin vilayetlerimiz tahliye ettirildi.
Güney cephesinde de Adana, Urfa, Antep ve Maraş bölgelerirıde Fransız birlikleriyle mahalli kuvve'tler arasında şiddetli çatışmalar oluyordu. Sonuçta Fransızlar 12 Şubat 1920'de Maraş'tan, 11 Nisan 1920 günü de Urfa'dan çekilmek zorunda kaldılar. 21 Ekim 1921'de Fransızlarla yapılan "Ankara Antlaşması" Adana, Mersin, Gaziantep gibi şehirlerimiz başta olmak üzere diğer bazı şehirlerimizin kurtuluşuna uzandı.
YUNAN İŞGALİ
Yunanlılar 1920 Haziran'ında, Ankara'da kurulan iki aylık yeni hükûmetin içinde bulunduğu güç şartlardan yararlanarak 22 Haziran 1920 günü Batı Cephesinde umumi taarruza geçmişler, büyük kısmı ile gönüllülerden oluşan kuvay-ı milliye cephesini yararak 8 Temmuz 1920 günü Bursa'yı, 29 Ağustos 1920 günü de Uşak'ı işgal etmişlerdi. Bu olaylar seyrederken Padişah ve İstanbul Hükûmeti de 10 Ağustos 1920'de İtilaf devletleriyle Sevr Antlaşmasını imzalamak suretiyle dış düşmanlarımızla birleşmiş oluyordu. Yunanlıların Batı cephesinde ilerleyişi, birçok bölgelerin kuvvet yetersizliği sebebiyle işgal edilmesi üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa, cephe komutanları ile görüşmüş, artık gönüllü kuvvetler yerine düzenli bir ordu kurulması gereğini ilgililere bildirmişti. Çünkü olaylar gösteriyordu ki, milli mücadelenin başarısı, bütün kuvvetlerin tek bir otnrite altında toplanmalarına bağlı idi. Bu da milli müfrezelerin, milis kuvvetlerinin, gönüllü teşkilatların ordu içinde düzenli kıtalar haline getirilmesini gerektiriyordu. Çete halinde dağınık savaşa son verilecek, bütün milli müfrezeler ve gönüllü kuvvetler ordu içinde disiplin ve eğitime tabi tutulacaktı.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal (Atatürk), Milli Savunma Bakanı Fevzi Çakmak Paşa ve Genelkurmay Başkanı ve aynı zamanda Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey (İnönü), bütün çalışmalarını düzenli ordunun gerçekleşmesine vermişlerdir. Bu aylar, milli mücadele tarihimizin gerçekten en buhranlı, en çetin aylarıdır.
1920 yılının Aralık sonlarına doğru bir çok milli müfreze, gönüllü örgüt sür'atle milli ordu içinde toplanmaktadır. Ne çare ki ellerinde bir kısım kuvvet bulunan Çerkez Ethem ve kardeşleri, Batı Cephesi kuvvetlerine bağlı kalmak istememişler, başlarına buyruk bir siyaset izleme yoluna gitmişlerdi. Bunlar, Milli Mücadele'nin güç zamanlarında başardıkları bazı işlerin verdiği şımarıklıkla bulundukları bölgelerde sivil memurları diledikleri gibi azlediyor, değiştiriyor, kendilerine göre atamalar yapıyorlardı. Batı Cephesi, tek komuta altında örgütlendikçe, düzenli kuvvetler haline geldikçe, Ethem ve kardeşlerinin huzurları daha da kaçıyor, Batı Cephesi yanında Ankara Hükûmeti'ne, hatta Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne dil uzatmaktan çekinmiyorlardı. Artık tutumları, milli hükûmete karşı bir isyan halini almıştı.
Durum gerçekten kırılgan bir haldeydi. Binbir emek ve fedakarlıkla kurulan düzenli orduda emir ve komuta birliğini temin bakımından bu sorunun, kesin şekilde çözümlenmesi gerekiyordu. Zira Ethem müfrezesi ordu içinde kaldıkça hiçbir zafer kazanılamayacağı gibi, aksine bu asi kuvvetler her başarıda orduya ayakbağı olacaktı. Bu sebeple hükûmet Çerkez Ethem kuvvetlerinin ortadan kaldırılmasına karar verdi.
29 Aralık 1920 günü Batı Cephesi Komutanı İsmet Bey (İnönü)'le Güney Cephesi Komutanı Albay Refet Bey, Çerkez Ethem ve kuvvetlerini ortadan kaldırmak üzere ileri harekete geçtiler. Kütahya yörelerinde bulunan Çerkez Ethem kuvvetleri, Batı Cephesi kuvvetlerin Kütahya'yı işgali üzerine Gediz'e çekildi. Milli kuvvetler, asileri takiple 5 Ocak 1921 günü Gediz'i de işgal edince Çerkez Ethem müfrezesi Simav yönüne çekilmek mecburiyetinde kaldı. Artık Milli Mücadele'nin en dramatik anları yaşanmaya başlar. Batı Cephesi kuvvetleri Çerkez Ethem isyanını bastırmak üzere, eski harp mevzilerinden çok uzaklaşmışlar, Gediz'e kadar ulaşmışlardır. Çerkez Ethem'i takip sebebiyle cephelerin boşaltıldığını, askerlerin mevzilerden uzaklaştığını haber alan Yunanlılar, içinde bulunduğumuz bu iç buhranı, Ankara Hükûmeti'nin bu çetin ve zor anını kendileri için büyük bir fırsat bilerek 6 Ocak 1921 günü hem Bursa, hem Uşak cephelerinden sür'atle ileri yürüyüşe geçtiler. Amaçları, Türk kuvvetlerini, zayıflayan mevzilerinde aniden bastırıp mağlup etmek, bu suretle Eskişehir ve Afyon'u ele geçirerek kendilerine Ankara yolunu açmaktı. Bu plan gerçekleştirildiği takdirde, henüz sekiz aylık milli hükûmeti doğduğu yerde boğmak, kolayca ortadan kaldırmak güya mümkün olacaktı.
Düşmanın, taarruz hedefi olarak seçtiği Eskişehir de, Afyon da askeri yönden önemli kavşaklardı. Bu şehirlerimizin elden çıkışı, önemli demiryollarının da düşman eline geçmesi demekti. Hele, Bursa ve Uşak Cephelerinden ilerleyen düşman kolları, Kütahya önlerinde birleşme imkanı bulursa, Çerkez Ethem'e karşı geride bırakılan kuvvetlerimizi de arkadan vurabilirdi. İşte mağlubiyetimiz halinde ortaya çıkacak korkunç tablo bu idi.
Düşman taarruzu ile gelişen bu kritik durum üzerine, Batı ve Güney Cephesi komutanları vaziyeti görüşerek, ister istemez Çerkez Ethem'in takibine ara vermeyi ve Kütahya ve Gediz'e kadar gelmiş olan kuvvetlerimizin büyük kısmını vakit geçirmeksizin İnönü ve Dumlupınar mevzilerine sevketmeyi kararlaştırdılar. Ancak Batı Cephesi kuvvetlerinin şimdi bulundukları Gediz ve Kütahya yöreleri ile İnönü mevzileri arasında 3 günlük bir yol vardı. Eğer Yunanlılar, bizden daha önce İnönü mevzilerine ulaşabilirlerse mukavemetsiz, Eskişehir'e kadar yol almış olacaklardı. O halde yapılacak iş, son sür'atle İnönü mevzilerine yetişerek ilerleyen düşmanı burada durdurmak olacaktı. Bu amaçla Çerkez Ethem ve kardeşlerine karşı bir kısım kuvvet, Kütahya yöresinde bırakılarak, geri kalan kuvvetler İnönü mevzilerine hareket ettirildi. Keza üç misli düşman kuvvetine karşı İnönü mevzilerini da- ha da takviye etmek üzere, Ankara'da yeni kurulmakta olan 4. Tümen de Cepheye çağrıldı. Ethem'in takibine ara vererek Kütahya'dan hareket eden 11. Tümen de 9 Ocak sabahı, İnönü mevzilerine varmıştı.
Öte yandan Yunanlılar süratle ilerleyerek, 8 Ocak 1921 günü Çivril ve Pazarcık'ı, 9 Ocak sabahı da Bilecik ve Bozüyük'ü işgal ettiler. Fakat bütün bu işgallere, güç şartlara, iki ayrı düşmanla savaş mecburiyetine rağmen sonucun zaferle biteceği hususunda başta Mustafa Kemal (Atatürk) olmak üzere Millî Mücadele liderlerinin inançları asla sarsılmamıştı. Mustafa Kemal (Atatürk), 8 Ocak 1921 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden şunları söylüyordu: "Efendiler! Dahilde ve hariçteki düşmanlarımız ister çok, ister az olsun, faaliyetlerinin genişliği ne olursa olsun, kesin başarı, son başarı meşru bir ama izleyenlerde olacaktır."


Birinci İnönü Zaferi ve Kontrolün Sağlanması


9 Ocak 1921 günü öğleden sonra Yunanlıların Bozüyük yönünden şiddetli taarruzu ile başladı. Ufak bir köyden ismini alan İnönü, şimdi Türk Kurtuluş Savaşında dönüm noktası olacak bir muharebeye sahne oluyordu. Ve yıllar sonra bu muharebeyi idare eden komutana, Atatürk tarafından "İnönü" soyadı verilecekti. Muharebenin ilk günü Batı Cephesi kuvvetleri ile Yunanlılar arasında çok çetin çarpışmalar oldu. Yunanlıların her taarruzu, karşı taarruzla cansiperane püskürtülüyor, ilerlemelerine imkan verilmiyordu. İnönü mevzilerinde boş cepheler yerine, Türk kuvvetlerinin piyade ve topçu ateşiyle karşılaşmaları, onlar gerçekten şaşırtmıştı.
Muharebe, 10 Ocak günü de sabahtan akşama kadar bütün şiddetiyle devam etti. Bu sabah, Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey (İnönü) de Gediz'den muharebe meydanına gelmiş, savaşı bizzat ateş hattında idareye başlamıştı. Bir ara bir alay kadar düşman kuvveti, mevzilerimizdeki bir boşluktan istifade ederek Batı Cephesinin karargahı bulunan İnönü istasyonunun kuzevine kadar sokulmaya muvaffak oldu. Bu kritik vaziyet karşısında cephe karargahı istasyondan alınarak süratle İnönü köyüne nakledildi ve cephenin bu kesimi kuvvet kaydırarak takviye edildi.
Askerlerimiz bugün de, aralıksız devam eden düşman taarruzlarını, bir an gerilemeksizin göğüslüyorlar; Yunanlıların ilerlemesine imkan bırakmıyorlardı. Şüphesiz ki ordumuz, bu taarruzlar karşısında ağır zayiat veriyor; ama canından aziz bildiği kutsal vatan topraklarını her ne pahasına olursa olsun, savunmadan geri kalmıyordu. En nihayet tükenen, gücü kırılan düşman oldu. 2 gündür devam eden taarruzlarından bir başarı elde edemediğini, edemeyeceğini anladı. Artık bu safhada onlar için yapılacak bir şey vardı: Geri çekilmek! Gerçekten Yunan kuvvetleri,10 Ocak 1921 gecesi verdikleri kararla 11 Ocak günü sabahından itibaren Bursa yönünde geri çekilmeye başladılar.
Elde edilen bu zaferin ardından Mustafa Kemal (Atatürk), 11 Ocak 1921 tarihinde Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey (İnönü) ve beraberindeki kahraman askerlerimize hitaben şu telgrafı çekmiştir :
"Bu başarının, mukaddes topraklarımızı düşman istilasından tamamen kurtaracak olan kesin zafere hayırlı bir başlangıç olmasını Allah'tan diler, Batı Cephesinin bütün subay ve erlerini kazandıkları bu zafer dolayısıyla tebrik ederim".
Mustafa Kemal (Atatürk)'in dediği gibi Birinci İnönü Muharebesi'nin zaferle sonuçlandırılması kesin zafere hayırlı bir başlangıç niteliği taşımaktaydı.
Birinci İnönü Zaferi içerde ve dışarda büyük etkiler yarattı; büyük siyasi gelişmelere sebep oldu. Bu zaferden sonradır ki, ümitsizlikler boğulmuş, yeni kurulan devlet, sarsılmaz temeller üzerine oturmaya başlamış, 20 Ocak 1921 günü ilk Anayasamız, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kabul edilmişti. Yine bu zaferle içerde asayiş ve güven sağlanmış, muntazam ordu kurma çalışmaları daha da kolaylaşmıştı.
Birinci İnönü zaferinin dışardaki etkileri de önemliydi. Bu zaferle düzenli ordu, düşman karşısında ilk sınavını veriyor, dost ve düşman önünde yenilmez iradesini sergiliyordu. Bu zafer, yabancı devletlere de artık, milli hükûmetin hatırı sayılır bir varlık olduğunu gösteriyordu. Bu gelişmeler sebebiyledir ki İtilaf devletleri, 21 Şubat 1921'de toplanan Londra Konferansı'na İstanbul Hükûmeti i1e beraber Ankara Hükûmeti'ni de çağırdılar. Ancak zaferin gerçek sahibi Ankara Hükûmeti idi. Bu sebeple Ankara delegeleri, Osmanlı heyeti içinde yer almayıp milli davayı savunmak üzere ayrı bir ekip oluşturdular. O kadar ki Osmanlı baş delegesi Sadrazam Tevfik Paşa, konferansta söz hakkını Ankara Hükûmeti temsilcilerine bırakmak mecburiyetinde kaldı. İşte bu gelişmeler sonucu İtilaf devletleri yeni bir barış teklifi hazırlamak zorunda kaldılar. Yine Birinci İnönü zaferinin milli hükûmete kazandırdığı dış itibar sayesinde 16 Mart 1921 tarihinde Sovyet Rusya ile "Moskova Antlaşması" imzalandı. Londra'da da Fransa ve İtalya ile barış yolunda bazı müzakereler oldu.


Çerkez Ethem İsyanı

Birinci İnönü Muharebesi'nin zaferle sonuçlandırılmasından sonra Mustafa Kemal (Atatürk) başkanlığındaki TBMM, artık ayak bağı olmaya başlayan Çerkez Ethem ve emrindeki askerler'in biran önce zaptedilmesini istiyordu. Çerkez Ethem, TBMM'nin yetkileri hiçe sayıyor, düzenli ordu fikrine karşı çıkıyor, hakim olduğu bölgelerde kendi istek ve emirlerinin yerine getirilmesini sağlıyor hatta bu bu uğurda; Yozgat Ayaklanmasını bastırdıktan sonra dönemin Ankara Valisi olan Yahya Galip Bey'i bu ayaklanmanın nedeni ve başındaki isim olduğunu öne sürerek, yargılanması için bulunduğu Yozgat iline çağırmış ancak Mustafa Kemal (Atatürk) tarafından bu isteği reddedilmiş, Asker toplama yetkisini bizzat kendi üzerine almış ve asker toplamış, Ordu yetkilerini TBMM'ye verilmesini öngeren Başkumdanlık yetkisine karşı çıkarak düzenli ordu oluşumuna karşı çıkmak ve bir çok kendi başına iş yapma anlamına gelebilecek düzeni tehdit eden fiiller işlemesi nedeniyle Çerkez Ethem, Kardeşleri ve emirlerindeki askerlerin bir an önce kontrol altına alınması gerekliydi.
Öncelikle Batı Cephesi Komutanlığı isyancıların teslim olmalarını ister ancak Çerkez Ethem ve beraberindekilerin böyle bir niyeti yoktur. Bunun üzerine İsmet Bey (İnönü) ve Refet Bey yaklaşık 5.000 kişilik bir kuvvet ile Gediz-Kütahya üzerinde bulunan isyancı Çerkez Ethem ve kardeş Tevfik Bey'in emri altındaki ordunun üzerine yürümeye başlar. Yaklaşık 2.000 kişilik isyancı grup etkisiz hale getirilmiş Çerkez Ethem ve kardeşleri çareyi Yunanlılara sığınmakta bulmuştur.


İkinci İnönü Zaferi ve Hakimyetin Tamamiyle Sağlanması



Yunanlılar, Birinci İnönü Mağlubiyetini hem hazmedememiş hemde ders çıkaramamış olacakki kısa süre sonra; 23 Mart 1921 günü aynı cephelerden tekrar hucuma girişti. 27 Mart 1921 günü Yunanlıların İnönü mevzilerine taarruzu ile başlayan, İkinci İnönü muharebesinde de düşman taarruzları birincisinde olduğu gibi durduruldu. 31 Mart 1921'de Batı cephesi kuvvetlerinin karşı taarruza geçmesi sonucu Yunanlılar geri çekilmeye başladılar. Nihayet 1 Nisan 1921 günü binlerce ölü ile doldurdukları muharebe meydanını tekrar terketmek zorunda kaldılar. Bu suretle Batı cephesinde düşmana karşı İkinci İnöntı Zaferi adını alan bir büyük başarı daha kazanıldı. Mustafa Kemal (Atatürk), Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa'ya gönderdiği kutlama telgrafında: "Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin ters talihini de yendiniz!" diyordu.
Mustafa Kemal (Atatürk), 1921 Nisan ayında İkinci İnönü Muharebesi'nde düşmanın yenilgiye uğratılarak zafer elde edilmesinden sonra İsmet Bey (İnönü) aracılığı ile mücadele vermiş tüm orduya telgraf çekerek şu sözleri içeren bir tebrik mesajı göndermiştir :
"Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin ters talihini de yendiniz!".


Kütahya-Eskişehir Savaşları

Fakat düşman Yunan ordusunun vaz geçmeye niyeti yoktur. Akdeniz(Egedenizi) kıyısı boyunca birliklerini tutan düşman yeni takviyelerle tekrar karşı taarruza geçmek için beklemeye koyulur. Savaşların vermiş olduğunu bedensel yorgunluk artık Türk ordusunda belirmeye başladığını gösteren bir savaştır. Düşman Yunan ordusu hazırlıklarını tamamlamış ve 1921 yılının 10 Temmuz günü tekrar taarruza başlamıştır. Yer yer büyük çatışmalara sahne olan taarruz sırasında Yunan ordusu sayıca ve malzeme anlamında üstünlüğünün de vermiş olduğu avantaj ile Türk ordusu ağır kayıplar verdi ve netice itibariyle başta Afyon, Eskişehir, Kütahya ve Bilecik olmak üzere bir çok toprağımız düşmanın eline geçmiştir. Türk tarafında verilen şehit sayısı ise 40.000'in üzerindedir ve birçok araç-gereç kaybıda yaşanmıştır.


Cepheden gelen bu kaygı verici gelişmeler üzerine, 18 Temmuz 1921 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal (Atatürk), Ankara'dan Karacahisar'daki Batı Cephesi Karargahına geldi. Takviyeli kuvvetlerle gelişen Yunan ilerleyişi karşısında, o günkü şartlar altında imkanları sınırlı Türk ordusu için daha da ileri kayıpları önlemek üzere yeni bir strateji tesbitine gerek gördü ve Cephe Kumandanı İsmet Paşa'ya şu direktifi verdi : "Orduyu, Eskişehir'in kuzey ve güneyinde topladıktan sonra, düşman ordusuyla araya bir mesafe koymak lazımdır ki, orduyu derleyip toparlamak ve güçlendirmek mümkün olabilsin. Bunun için Sakarya'nın doğusuna kadar çekilmek yerindedir!" Bu tavsiye görüntüsündeki emrin üzerine Musafa Kemal'in belirttiği strateji uygulandı ve Batı Cephesindeki Türk ordusu geri yürüyüşe geçerek 25 Temmuz 1921'de tamamen Sakarya Nehri'nin doğusuna çekildi. Bu karar, harp yönetimi bakımından isabetli bir davranıştı; zira kayba uğrayan, azalan kuvvetlerimizin, tutunduğu mevzilerde tazelenen taarruz gücün karşı çekilmeksizin uzun sure direnişi daha büyük kayıpların sebebi olması muhtemeldi.
Bakanlar Kurulu ise önlem amacıyla Meclisi Ankara'dan Kayseriye taşınması konusu üzerine karar almış ve Büyük Millet Meclisi'nin onayının alınması için gizli bir oturum yapılması kararlaştırılmıştı. Bu toplantının gizli konusu olan birliklerin Sakarya'nın doğusuna çekilmiş olması ve Meclis'i, Ankara'dan Kayseri'ye taşıma düşüncesi Mebuslar tarafından tepkiyle karşılanmış : "Biz buraya kaçmayamı geldik" sesleri hep bir ağızdan duyulmaya başlanmıştır. Meclis, tahliyenin aksine Ankara'nın müdafaasına, bunun için gerekli hazırlıkların yapılmasına karar verdi.


BAŞKOMUTAN MUSTAFA KEMAL (ATATÜRK)

Yaşanılan bu yenilgiler ve gelişmeler üzerine Ankara'da yer alan Büyük Millet Meclisi üyelerinin bir kısmı Hükümete ve Mustafa Kemal (Atatürk)'e yoğun eleştiriler yöneltmiş ve Mustafa Kemal (Atatürk)'e ordunun başına geçerek bizzat savaş meydanlarında yer almasını istemişlerdir. Mustafa Kemal (Atatürk) ise 1921 4 Ağustos günü Büyük Millet Meckisi'nde yaptığı konuşmasında şu sözleri sarf etmiştir : "Meclis'in sayın üyelerinin umumi surette beliren arzu ve istekleri üzerine Başkomutanlığı kabul ediyorum. Bu vazifeyi, kendi üzerime almaktan doğacak yararları en kısa zamanda elde edebilmek ve ordunun maddi ve manevi kuvvetini en kısa zamanda artırmak ve yönetimini bir kat daha kuvvetlendirmek için, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin haiz olduğu yetkileri fülen kullanmak şartiyle üzerime alıyorum. Hayatım boyunca milli hakimiyetin en sadık bir hizmetkarı olduğumu milletin nazarında bir defa daha doğrulamak için bu yetkinin 3 ay gibi kısa bir müddetle sınırlandırılmasını ayrıca istiyorum". Yapılan teklifte Başkumandanlığı kabul edecek olduğunu fakat bu yetkinin yalnız başına bir anlam taşımayarak yetkilerinin sadece ordu üzerinde değil Büyük Millet Meclisi üzerinde de geçerli olması halinde hedefe ulaşılabileceğini belirtti. Ve Mustafa Kemal (Atatürk) 1921 yılı 5 Ağustos günü çıkarılan yasanın oy birliği ile kabul edilmesi sonucu 3 ay süreyle TBMM Orduları Başkumandanlığı'na getirilmiştir. Ağırlaşmış onca duruma rağmen ve aldığı yetkiler sonucu ulaştığı mevkiye rağmen 3 ay gibi kısa bir süre bu mevkide durmak isteyişi Millet'in kararına ve seçtiği Vekillere olan saygısının ne kadar büyük olduğununda bir göstergesidir. Ayrıca alınmış olan bu ağır yenilgilerin ve kaybedilen toprakların sonucunda dönemin Erkan-ı Harbiye Reisliği görevini yürüten (Genelkurmay Başkanlığı) İsmet Bey (İnönü) görevinden alınarak yerine sonradan "Müşirlik (Mareşal)" unvanıda alacak olan Fevzi (Çakmak) Paşa getirildi. Hemen ardından Başvekillik (Başbakanlık) ve Milli Müdafaa Vekilliği (Milli Savunma Bakanlığı) görevide kendisini verilir.

İlgili kanun hükmünde şu kararlar yer almaktadır :
"Millet ve memleketin mukadderatına bilfiil el koyan yegane yüce kuvvet olan Türkiye Büyük Millet Meclisi, Başkomutanlık füli vazifesine kendi reisi Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa'yı memur etmiştir. Başkomutan, ordunun maddi ve manevi kuvvetini artırma ve yönetimini bir kat daha kuvvetlendirme hususunda Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin buna ait salahiyetini Meclis namına fülen kullanmaya yetkilidir. Bu sıfat ve salahiyet üç ay müddetle sınırlıdır. Meclis lüzum gördüğü takdirde bu müddetin bitiminden evvel dahi bu sıfat ve salahiyeti kaldırabilir".

Başkomutanlık verilişinden sonra Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa kürsüye geldi. Memleketin düşman istilasından kurtarılacağına dair sarsılmaz inancını bir kere daha ifade ederek Meclis'e şu teminatı verdi :
"Efendiler! Zavallı milletimizi esir etmek isteyen düşmanları, Allahın yardımıyla behemehal mağlûp edeceğimize dair olan emniyet ve itimadım bir dakika olsun sarsılmamıştır. Bu dakikada bu kesin inancımı yüksek heyetinize karşı, bütün millete karşı ve bütün aleme karşı ilan ederim.".

Başkomutan Mustafa Kemal (Atatürk), aynı gün ordu ve millete de bir bildiri daha yayımladı. Bu bildiride de şu sözler yer alıyordu :
"Bana bu vazifeyi tevdi etmiş olan Meclis ve bu Meclis'te beliren milletin kesin iradesi, hareket tarzımın mihrakını teşkil edecektir. Hiçbir sebep ve suretle değiştirilmesine imkan omayan bu kesin irade, her ne olursa olsun düşman ordusunu imha etmek ve bütün Yunanistan'ın silahlı kuvvetlerinden oluşan bu orduyu, anayurdumuzun mukaddes ocağında boğarak kurtuluşa ve bağımsızlığa kavuşmaktır".

Başkomutan Mustafa Kemal (Atatürk), artık planını yapmış ve kesin şekilde uygulamaya başlamıştır. Hedef, muvaffakiyete götürecek bütün tedbirleri en kısa zamanda almaktır. Bu amaçla 7 ve 8 Ağustos 1921 günleri, kendi imzasıyla 10 adet "Tekalif-i Milliye" yani "Milli Vergi" emri yayımladı. Bu emirler gereği her ilçede bir Milli Vergi Komisyonu kuruluyordu. Her evden ordunun ihtiyacı için bir kat çamaşır, bir çift çorap, bir çift çarık isteniyordu. Ordunun malzeme ihtiyacı için tüccarın elinde bulunan stoklardarı yüzde kırkına parası zaferden sonra ödenmek üzere el konuluyordu. Herkes hububat, hayvan ve yem bakımından stoklarının yüzde 40'ını yine parası sonradan ödenmek üzere orduya verecekti. Halkın elinde bulunan savaşa elverişli bütün silah ve cephane, 3 gün içinde ordu ambarına teslim edecekti. Memleketteki demircilerin, dökümcülerin, marangozların, sanayi imalathanelerinin listesi çıkacak ve sahiplerinin isimleri belirlenecekti. Böylece bütün memleket, gelecekteki zafer için olağanüstü bir seferberliğe davet edilmişti. Artık millet ve ordu el eleydi ve topyekûn bir harp başlatılmıştı.


SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ VE ELDE EDİLEN ZAFER

Başkomutan bu acil tedbirleri aldıktan sonra 12 Ağustos 1921 günü Ankara'dan hareket ederek Polatlı'daki Cephe Karargahına geldi. Polatlı'da at sırtında gerçekleştirdiği ordunun teftişi sırasında at sırtından düşerek kaburga kemiği kırılacak ve bir müddet sağlık tedavisinin ve istirhat halinde bulunduktan sonra görevini sürdürmeye devam edecektir. Artık Başkomutan Mustafa Kemal (Atatürk), cephede ve fiilen Türk ordusunun başında idi. Yunan ordusu 13 Ağustos 1921 günü Sakarya'daki Türk mevzilerine doğru yeniden ileri harekata başladı. 15 Ağustos 1921 günü Yunan Kralı Konstantin, ordularına "Ankara'ya!" emrini verdi. Durmaksızın ilerleyen Yunanlılar, birçok şehir ve kasabalarımızı işgal ederek sonunda Sakarya'daki savunma hattımıza dayandılar.
23 Ağustos 1921 günü, Yunan ordusunun taarruzu ile Sakarya Meydan Muharebesi başladı. Bütün cephe boyunca taarruz ve karşı taarruzlarla çok şiddetli muharebeler oldu. Yunan taarruzu, bir çok yerde kıtalarımız tarafından düşmana ağır zayiat verdirilerek durduruldu. Ancak takviyeli Yunan kuvvetlerinin önemli mevzilerimizi ele geçirdikleri, Poiatlı'ya kadar yaklaştıkları, top seslerinin Ankara'dan duyulduğu zamanlar oldu. Türk mevzileri bir çok noktada yarılmasına rağmen, her nokta inatla savunuluyor, kaybedilen her hattın gerisinde yeni bir savunma hattı oluşturuluyor, böylece düşmanın ilerlemesine imkan verilmiyordu. Zira Başkomutan Mustafa Kemal (Atatürk), savaş stratejisi için şu formülü koymuştu: "Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz. Onun için, küçük büyük her birlik bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük, büyük her birlik, ilk durabildiği noktada, tekrar düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki birliğin çekilmek zorunda kaldığını gören birlikler, oria tabi olamaz. Bulunduğu mevzide sonuna kadar dayanmağa ve mukavemete mecburdur".
Mustafa Kemal (Atatürk) ortaya koyduğu, harp yönetimi bakımından büyük önem taşıyan bu kural, Sakarya'da aynen uygulanmış ve mukaddes vatan toprakları, her kaybedilen hattın gerisinde vakit geçirmeksizin yeniden bir hat teşkili suretiyle sonuna kadar savunulmuştur. Düşman aştığı her tepenin ardında "Ankara var!" hulyasıyla harp ediyor, Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa ise Yunan kuvvetlerini, son darbeyi indireceği yere, memleketin harim-i ismetine çekiyordu. Nihayet düşmanın taarruz gücü, ilerleme kuvvet ve kudreti gittikçe tükenmeye başladı. Yunan birlikleri ana mevzilerinden çok uzaklaşmış, gerçekten Türklerin harim-i ismetine düşmüştü. Artık taarruz sırası Türklerindi. 10 Eylül 1921 günü başlayan karşı taarruzumuzla düşmana ağır zayiat verdirilmiş, bu taarruz sonucu Yunanlılar batıya doğru çekilmeye başlamıştı. Bütün savaş boyunca cepheden ayrılmayan Başkomutan Mustafa Kemal (Atatürk), zaman zaman da en ileri meyzilerde görülmüş, hatta ateş hattına girmişti. Mustafa Kemal (Atatürk)'in en ileri hatta, taarruz eden kıtaların yanında görülmesi ve muharebeyi ateş hattında bizzat takip edişi şüphesiz ki subay ve erlerimizin maneviyatları üzerinde büyük tesir yaptı.
"Sakarya Meydan Muharebesi" adını alan bu büyük ve kanlı savaş, 22 gün 22 gece devam etmiş ve nihayet 13 Eylül 1921 günü, düşman Sakarya Nehri'nin doğusunda tamamen imha edilerek büyük bir zafer kazanılmıştı. Bu anlamlı ve büyük başarı üzerine 19 Eylül 1921 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından, Başkomutan Mustafa Kemal (Atatürk)'e Kanunla Müşir (Mareşal) rütbesi ve "Gazi" unvanı verildi. Sakarya Zaferinin sonuçları siyasi alanda da kendisini gösterdi. 13 Ekim 1921'de Kafkas Cumhuriyetleri ile Kars Antlaşması, 20 Ekim 1921'de Fransızlarla Ankara Antlaşması imzalandı. Sakarya Meydan Muharebesinden sonra mağlup Yunanlılar, Afyon-Eskişehir hattına kadar çekilmişler, bu bölgede mevzilerini kuvvetlendirmek için önemli yerleri tel örgülerle takviye etmek suretiyle savunmada kalmışlardır. Ayrıca Düşman Yunan ordusunun bu geniş hat üzerinde üç kolordusu bulunuyordu.

BÜYÜK TAARRUZ (BAŞKOMUTAN MEYDAN MUHAREBESİ)
Yunanlıların, tutundukları bu son mevzilerden de atılmaları, Türk ordusunun kesin bir zafer elde etmesi anlamını taşıyordu. Ancak bu suretle düşmanın Anadolu'dan tamamen çıkartılması mümkün olabilecekti. Diğer taraftan gerek Yunanlılar gerekse İngilizler, mevsimin ilerlemiş olduğu, Türk hükûmetinin içinde bulunduğu güçlükler ve Anadolu'daki ekonomik durumun ağırlığı sebebiyle Türk ordusunun genel bir taarruzunu imkansız görüyorlar; ordumuzun bir süre daha dayandıktan sonra ister istemez barış isteğinde bulunacağını hesaplıyorlardı. Bu sebeple kendileri barışa yanaşmıyorlar, işgal ettikleri toprakları ellerinde bulundurarak vakit kazanmak suretiyle daha karlı çıkmayı amaçlıyorlardı.
Başkomutan Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa ise düşmanın hesaplarının dışında taarruz hazırlıklarını sürdürmek suretiyle gerçekçi bir yol izliyor; ancak taarruzun zamanını ve şeklini son derece gizli tutuyordu. Çünkü Atatürk'e göre, "Yarım hazırlıkla , yarım tedbirlerle yapılacak taarruz, hiç taarruz etmemekten daha kötü idi". Nihayet eldeki bütün imkanlar kullanılarak, memleketin maddi ve manevi bütün güçleri seferber edilerek taarruz zamanının geldiğine karar verildi. Ama yine de Yunanlılar asker sayısı, araç ve gereç yönünden üstünlüklerini korumakta idiler.
Başkomutan tarafından en ince ayrıntılarına kadar hazırlanan Büyük Taarruz ve onu izleyecek meydan muharebesi planı, 1922 yılının 27 Temmuzu 28 Temmuza bağlayan gecesinde, Akşehir'e çağrılan ordu komutanlarına açıklandı. Onların da görüşleri alınarak Batı Cephesi Ordularına 6 Ağustos 1922'de gizli olarak "taarruza hazırlık" emri verildi.
Büyük taarruz planı gerçekten dahiyaneydi. Dahiyane olduğu kadar da cüretli ve tehlikeliydide. Zira kuvvetlerimizin hemen tamamı, taarruzun siklet merkezi olarak kabul edilen Afyon-Konya demiryolunun güneyine kaydırılmış, başka cephelere kuvvet ayırma hususu ister istemez ikinci planda düşünülmüştü. Bunun sonucu olarak Eskişehir-Ankara istikameti açık denecek bir durumda bırakılmıştı. Keza cephenin ağırlık merkezi olarak kabul edilen bölgenin arkası da göller bölgesine dayanıyordu. Başarısızlık halin- de, bu bölgede savaşan Birinci Ordu'nun akıbeti kritikleşebilirdi.
Bu plan, ancak büyük komutanların sevk ve idaresinde başarıya ulaşabilirdi ve bütün riskleri etkisiz kılacak faktör, ne pahasına olursa olsun mağlup olmamak kararı idi. Gerçekten de öyle oldu. 26 Ağustos 1922 sabahı saat 5.30 da topçularımızın ateşiyle Kocatepe'den Büyük Türk Taarruzu başladı. Başkomutan da bu esnada Kocatepe'de bulunuyordu. Taarruz, kısa sürede Afyon-Konya demiryolu hattı boyunca başarılı bir şekilde gerçekleşti. Bu hattın güneyinden Birinci Ordu, kuzeyinden İkinci Ordu taarruz ediyordu. Ancak cephenin ağırlık merkezi, Birinci Ordu bölgesinde toplanmıştı.
Başkomutan Mustafa Kemal (Atatürk)'in büyük bir basiretle ateş hattında yönettiği bu taarruzda; ordunun Genelkurmay Başkanlığını Fevzi (Çakmak) Paşa, Batı Cephesi Komutanlığını İsmet (İnönü) Paşa üstlenmişti. Birinci Ordu'ya Kurtuluş Savaşı'nda sakalı bulunan tek kurmay olduğu için sonradan Sakallı Nurettin Paşa olarak anılacak olan Nurettin Paşa, İkinci Ordu'ya Yakup Şevki Paşa ve Süvari Kolordusu'na da Fahrettin (Altay) Paşa komuta ediyordu.
Süratli taarruz sonucu, 1922 yılının 26 Ağustosu 27 Ağustosa bağlayan gecesi Yunan ordusunun bir çok mevzii düşürüldü. Ani baskın şeklinde gelişen bu taarruz karşısında şaşıran Yunanlılar, çekilmeye başladı. 27 Ağustos 1922'de Türk Ordusu düşman işgalindeki Afyon'a girdi. Türk ordusunun bu ilerleyişi karşısında Yunan ordusu, Dumlupınar mevzilerine çekilme kararı alır ancak Türk Kuvvetleri, 29 Ağustos günü de Dumlupınar mevzilerine taarruza başlar. 30 Ağustos günü Dumlupınar bölgesinde 200.000 kişilik Yunan ordusu tamamen kuşatılmış, daha sonra "Başkomutan Meydan Muharebesi" olarak bilinecek olan bu kuşatma sırasında, düşman büyük bir kayıp yaşayacak ve aynı gece Kütahya tekrar sınırlarımız içine dahil ediliyordu.
Ancak, mağlup düşmanın çekilme yollarının da kesilmesi ve İzmir doğrultusunda aralıksız takibi gerekiyordu. Başkomutan Mustafa Kemal (Atatürk), 1 Eylül 1922 günü komutası altındaki kuvvetlere: "Ordular! İlk hedefiniz Akdenizdir (Egedenizi), ileri!" emrini verdi. Son süratle İzmir yönünde ilerleyen kuvvetlerimiz, 1 Eylül' de Uşak'ı, 2 Eylül'de Eskişehir'i, 3 EyIül'de Nazilli, Simav, Salihli, Alaşehir ve Gördes'i, 6 Eylül'de Balıkesir ve Bilecik'i, 7 Eylül' de Aydın'ı, 8 Eylül'de de Manisa'yı kurtardılar. Bu takip esnasında Birinci Yunan Ordusu Komutanı General Trikopis ile İkinci Yunan Ordusu Komutanı General Diyenis ve bir kısım yüksek rütbeli Yunan subayları esir alındılar. Nihayet Türk birlikleri 9 Eylül 1922 sabahı İzmir'e ulaştılar. Aynı günün sabahı Kadifekale'de Türk bayrağı dalgalanıyordu. Artık Anadolu, 4 yıl süren düşman istilalarından ve düşman işgallerinden kurtarılmış, "Türkiye Türklerindir!" gerçeği bir kere daha gözler önüne serilmişti.

Barış Görüşmeleri


11 EKİM 1923; MUDANYA BARIŞ ANTLAŞMASI (MÜTAREKE)
Cephelerde elde edilen büyük zaferlerin ardından İtilaf Devletleriyle bu günkü Bursa ilinin ilçesi olan Mudanya bölgesinde görüşmeler başladı ve 11 Ekim 1922'de Mudanya Mütarekesi (antlaşma) imzalandı. İmzalanan mütareke üç gün sonra yani 1922 yılının 14 ekimini 15 ekimine bağlayan gecesinde yürürlüğe girecektir. Yunan Hükümeti her ne kadar mütarekeyi imzalamaktan kaçınsada, yalnız kaldığını görünce vaz geçmiş ve imzalamıştır. Antlaşma sonucu silahlar bırakıldı; Türk ve Yunan kuvvetleri arasındaki çarpışmalara son verildi. Yine bu anlaşmaya göre; Edirne'yi de içine almak üzere Doğu Trakya'nın Yunanlılar tarafından tahliyesi kabul edildi; İstanbul ve boğazlar Türk Hükümetine bırakıldı.
24 TEMMUZ 1923; LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI
Meclis'in Saltanat'ı kaldırma kararı üzerine Osmanlı Devleti'nin son Padişahı VI. Mehmet Vahidettin tahttan indirilmiş, bir İngiliz harp gemisiyle yurt dışına çıkmak zorunda kalmıştır. Böylece İstanbul Hükümeti'nin hukuki varlığınada son verilmiştir. Bütün bunların ardından barış görüşmelerine başlanmış ve İsviçre'nin Lausanne (Lozan) kentinde Lozan Barış Konferansı, 20 Kasım 1922 günü toplanmıştır. Aylarca süren, zaman zaman da çok çetinleşen bu görüşmelerde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetini Mudanya görüşmelerinde olduğu gibi İsmet (İnönü) Paşa temsil ediyordu. Nihayet 24 Temmuz 1923 günü antlaşma imzalandı. Bu antlaşma ile yeni Türkiye Devleti'nin bağımsızlığı bütün dünyaca onaylanıyor, milli sınırlarımız çiziliyor, ekonomik alanda Osmanlı Devleti zamanından kalan eski pürüzler temizlenerek kapitülasyonlar kaldırılıyordu. Diplomasi alanında kazanılan bu sonuç gerçekten çok önemliydi. Zira bu antlaşma Atatürk'ün ifadesiyle "Türk milleti aleyhine asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşmasıyla tamamlandığı zannedilmiş büyük bir suikastın yıkılışını ifade eden bir vesika" idi.

CUMHURİYET'İN İLANI VE CUMHURBAŞKANLIĞI

Artık devletin modern bir şekil alması ve milletin çağdaş uygarlık seviyesine en kısa zamanda erişebilmesi yolunda büyük inkılaplar birbirini takibe başladı. Bu devre esnasında şapka ve kıyafet inkılaplari yapıldı. Halkı uyuşukluğa sevkederek her türlü hayat enerjisini yokeden tekkeler, zaviyeler, türbeler kapatıldı; Şeriye ve Evkaf Vekaleti kaldırıldı. Laik devlet prensibi kabul edilerek din ve devlet işleri kesin olarak birbirinden ayrıldı. Hukuk alanında, şeriye mahkemeleri ve Mecelle kaldırılarak Türk Medenî Kanunu'yla beraber birçok yeni kanunlar kabul edildi. İlim ve kültür işlerine büyük önem verildi; Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu kurularak Türk tarihi ve Türk dili üzerinde çalışmalar yapıldı. Medreseler kapatılarak çağdaş kültürü benimseyen Cumhuriyet okulları açıldı. Eğitim ve öğretimde, laik ve millî bir yol takip edildi. Atatürk'ün en büyük eserlerinden biri olan harf inkılabı meydana geldi; Arap harfleri terk edilerek Latin harfleri esasına dayanan Türk alfabesi yapıldı. Üniversiteler konusunda büyük bir reform gerçekleştirilerek, çağdaş bir görünüm kazandırıldı. Bu arada ihtiyaç duyulan çeşitli fakülteler ve kürsüler açıldı. Uluslararası takvim, saat ve rakamlar kabul edildi. Kadın hukukunda reform yapılarak Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı tanındı. Ekonomik hareketlere önem verildi. 1923 yılında Türkiye'de ilk defa olarak bir İktisat Kongresi toplanarak memleketin ekonomik problemleri görüşüldü. Zirai faaliyetler genişletildi; ticaret ve millî sanayi geliştirildi. Sağlık işlerine önem verildi. Güçlü bir ordu kuruldu. Yeni Türkiye Devleti'nin temeli olan bütün bu inkılaplara "Atatürk İnkılapları" adı verildi. İnkılapların memlekette daha süratle ve daha sağlam yerleşmesi için bütün Türk halkını içine almak üzere Cumhuriyet Halk Partisi tegkil edildi. Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve inkılapçılık Türkiye siyasetinin ilkeleri olarak kabul edildi.

1 KASIM 1922; SALTANAT'IN KALDIRILMASI

1 Kasım 1922'de Türkiye Büyük Millet Meclisi kararı ile "Saltanat" ile "Hilafet (Halifelik)" birbirinden ayrılarak "Saltanat" kaldırılmış ve tahtta oturan Osmanlı Devleti'nin son Padişahı IV. Mehmet Vahdettin tahttan indirilmiş ve bir ingiliz savaş gemisiyle sürgün edilmiştir. Ayrıca Padişaha tabi İstanbul Hükümeti'ninde hukuki varlığı sona erdirilmiştir.

1922 yılının 1 Kasım günü Mareşal Gazi Mustafa Kemal (Atatürk), Meclis kürsüsünden şu sözleri söylemiştir :
"Millet, mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve milli saltanat ve hakimiyetini bir şahısta değil, bütün fertleri tarafından seçilmiş vekillerden oluşan bir Meclis-i Âli'de temsil etti. İşte o Meclis, Meclis-i Âli'nizdir; Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir. Milletin saltanat ve hakimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir".
9 EYLÜL 1923; HALK FIRKASI'NIN (CUMHURİYET HALK PARTİSİ) KURULMASI
Mustafa Kemal (Atatürk) tarafından 8 Nisan 1923 yılında "Dokuz Umde" olarak bilinen 9 adet ilkeyi içinde barındıran bir bildiri yayımlanmıştır. Bildirinin özünde ve özeti; Halkın kendi kendisini yönetmesi ve hakimeyetin kayıtsız şartsız yine halkın kendisine ait olduğuydu. Bu bildiri aynı zamanda sonradan kurulacak siyasi partinin; Cumhuriyet Halk Fırkası'nın da temel ilkeleri olacaktır.
Kurulacak olan partinin temelini ise Kurtuluş Savaşı boyunca verilen mücadelede Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleştirilen cemiyetler oluşturacaktır. Mustafa Kemal (Atatürk)'in vefatının ardından demokrasi için herzaman fren ve engel görevi görecek olan Halk Fırkası bu günkü adıyla Cumhuriyet Halk Partisi, 9 Eylül 1923 yılında siyasi programını ilan ettikten sonra 11 Eylül 1923 tarihinde kurulmuştur. Partinin kurucuları arasında; Refik Saydam, Celal Bayar, Sabit Sağıroğlu, Münir Hüsrev Göle, Cemil Uybadın, Kazım Hüsnü, Saffet Arıkan, Zülfü Bey vardı ve genel sekreter Recep Peker idi. Halk Fırası olan partinin ismi 10 Kasım 1924 tarihinde "Cumhuriyet Halk Fırkası" olarak değiştirildi ve son olarak 4 Mayıs 1935 yılında 4. kurultay'da parti bu günkü ismi olan "Cumhuriyet Halk Partisi" ismini almıştır.
29 EKİM 1923; TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN İLANI
25 Ekim 1923 günü aynı anda hem Başbakanlık hem de İçişleri Bakanlığı görevlerini yürüten Fethi (Okyar) Bey, İçişleri Bakanlığını bıraktığını açıkladı. Aynı gün Meclis İkinci Başkanlığı görevini yapan Ali Fuat (Cebesoy) Paşa'da ordu müfettişliğine atandığı için görevinden ayrılmak zorunda kaldı. Bu iki boş koltuk için yapılan seçimleri Mustafa Kemal (Atatürk)'e muhalif olan milletvekilleri kazandı. Meclis İkinci Başkanlığına Rauf (Orbay) Bey, İçişleri Bakanlığına Sabit Bey seçildiler. Bu durumdan hoşnut olmayan Mustafa Kemal (Atatürk), 26 Ekim 1923'te Başbakan Fethi (Okyar) Bey'den "Erkan-ı Harbiye Umumiye Riyaseti Vekili (Genelkurmay Geçici Başkanı)" Fevzi Paşa'nın dışında hükümetin istifa etmesini ve istifa edenlerin yeniden seçilirlerse görevi kabul etmemesini istedi. Böylece bir hükümet krizi yaratılmış oldu. Bütün bunların ardından yeni bakanlar kurulu üyelerinin 29 Ekim günü seçileceği duyuruldu. Bu gelişmeler üzerine "Cumhuriyet İlanı" ile işi kökünden çözmeye karar veren Mustafa Kemal (Atatürk) 28 Ekim 1923 gecesi Çankaya'da İsmet (İnönü) Paşa ve bir kaç kişiyide toplantıya çağırdı ve "Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz." diyerek kararını açıkladı. Misafirlerin ayrılmasından sonra İsmet Paşa'yı alıkoydu ve birlikte, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nda (Anayasa) gerekli değişikliği sağlayacak önergeyi hazırladılar. 29 Ekim 1923 Pazartesi günü Halk Fırkası Meclis Grubunda, Bakanlar Kurulunun oluşturulması konusunda tartışıldı. Sorun çözülemeyince, Gazi Mustafa Kemal (Atatürk)'den düşüncelerini açıklaması istendi. Gazi Mustafa Kemal (Atatürk), bunalımdan çıkış yolunu Anayasanın değiştirilmesi zorunluluğu ile açıkladı ve Cumhuriyetin ilanını hedefleyen tasarıyı da grubun bilgisine sundu. Tasarının parti grubunda kabulünden sonra aynı günün akşam saat 18.00'inde TBMM Genel kurul toplantısı başladı. Anayasa Komisyonu'nun değişiklik ile ilgili rapor ve önergesi genel kurulun onayına sunuldu ve 29 Ekim 1923 Pazartesi akşamı saat 20.30'da milletvekillerinin alkışları ve "Yaşasın Cumhuriyet" sadaları ile Türkiye Cumhuriyeti ilan edildi. Hemen ardından geçilen Cumhurbaşkanlığı seçiminde oylamaya katılan 158 milletvekilinin tamamının oyları ile Ankara milletvekili Mustafa Kemal (Atatürk), Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaşkanı seçildi.

1923 - 1938; Cumhurbaşkanlığı Dönemi


TÜRKİYE CUMHURİYET'NİN İLK CUMHURBAŞKANI MUSTAFA KEMAL
29 Ekim 1923 tarihinde Büyük Millet Meclisi'nde Cumhuriyet'in ilanının hemen ardından Cumhurbaşkanlığı seçimide gerçekleştirilmiş ve oylamaya katılan 158 vekilin tamamı Cumhurbaşkanlığı seçiminde tek aday olan Mustafa Kemal (Atatürk)'e oy vermiş ve oy birliği ile Mustafa Kemal (Atatürk) yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaşkanı olmuştur. 1927, 1931 ve 1935 yıllarındaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmuş ve tekrar seçilerek Cumhurbaşkanı olmuştur.
Cumhuriyet'in ilanı ve Mustafa Kemal (Atatürk)'in Cumhurbaşkanı olmasıyla, devletin modern bir şekil alması ve milletin çağdaş uygarlık seviyesine en kısa zamanda erişebilmesi yolunda büyük inkılaplar birbirini takibe başladı. Bu devre esnasında şapka ve kıyafet inkılaplari yapıldı. Halkı uyuşukluğa sevkedecek her türlü hayat enerjisini yokeden tekkeler, zaviyeler, türbeler kapatıldı; Şeriye ve Evkaf Vekaleti kaldirıldı. Laik devlet prensibi kabul edilerek din ve devlet işleri kesin olarak birbirinden ayrıldı. Hukuk alanında, şeriye mahkemeleri ve Mecelle kaldırılarak Türk Medeni Kanunu'yla beraber birçok yeni kanunlar kabul edildi. İlim ve kültür işlerine büyük önem verildi; Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu kurularak Türk tarihi ve Türk dili üzerinde çalışmalar yapıldı. Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile birlikte 19. yüzyıldan beri süregelen Eğitim ve öğretimdeki çift başlılık ortadan kaldırılarak eğitim ve öğretimde birlik sağlandı; eski dinamizim ve ilerici anlayışını kaybeden medreseler kapatılarak çağdaş kültürü benimseyen Cumhuriyet okulları açıldı. Atatürk'ün en büyük eserlerinden biri olan harf inkılabı meydana geldi; Arap harfleri terk edilerek Latin harfleri esasına dayanan Türk alfabesi yapıldı. üniversite'de de büyük bir reform gerçekleştirilerek ona çağdaş bir görünüm kazandırıldı; bu arada ihtiyaç duyulan çeşitli fakülteler ve kürsüler açıldı. Uluslararası takvim, saat ve rakamlar kabul edildi. Kadın hukukunda reform yapılarak Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı tanındı. Ekonomik hareketlere önem verildi. 1923 yılında Türkiye'de ilk defa olarak bir İktisat Kongresi toplanarak memleketin ekonomik problemleri görüşüldü. Zirai faaliyetler genişletildi; ticaret ve milli sanayi geliştirildi. Sağlık işlerine önem verildi. Güçlü bir ordu kuruldu. Yeni Türkiye Devleti'nin temeli olan bütün bu inkılaplara "Atatürk İnkılapları" adı verildi. İnkılapların memlekette daha süratle ve daha sağlam yerleşmesi için bütün Türk halkını içine almak üzere Cumhuriyet Halk Partisi kuruldu. Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve inkılapçılık Türkiye siyasetinin ilkeleri olarak kabul edildi.

CUMHURBAŞKANLIĞI DÖNEMİNDE SİYASİ HAYAT

KURULAN HÜKÜMETLER
Mustafa Kemal (Atatürk)'in Cumhurbaşkanlığı döneminde (1923-1938) üç kişi başbakanlık yapmıştır. Bu isimler; İsmet İnönü, Fethi Okyar ve Celal Bayar'dır. Bu dönem içersinde en fazla süre görevde kalan ve en fazla hükümet kuran isim (tam yedi hükümet kurmuştur) İsmet İnönü'dür. Atatürk'ün cumhurbaşkanlığı süresince kurulan hükümetler şöyledir :
  1. İnönü hükûmeti (30.10.1923 - 06.03.1924)
  2. İnönü hükûmeti (06.03.1924 - 22.11.1924)
  3. Fethi Okyar hükûmeti (22.11.1924 - 03.03.1925)
  4. İnönü hükûmeti (03.03.1925 - 01.11.1927)
  5. İnönü hükûmeti (01.11.1927 - 27.09.1930)
  6. İnönü hükûmeti (27.09.1930 - 04.05.1931)
  7. İnönü hükûmeti (04.05.1931 - 01.03.1935)
  8. İnönü hükûmeti (01.03.1935 - 01.11.1937)
  9. Celal Bayar hükûmeti (01.11.1937 - 11.11.1938)


Çok Partili Dönem


1924 - 1925; TERAKKİPERVER CUMHURİYET FIRKASI (İLERİCİ CUMHURİYET PARTİSİ)
Mustafa Kemal'ın eski silah ve dava arkadaşları olan Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele ve Adnan Adıvar'ın başını çektiği bu kişiler muhalefette yer almayı tercih etmiş ve 17 Kasım 1924 tarihinde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulmuştur. Ancak görülecek baskılar ve hemen sonrasında meydana gelecek olan Şeyh Said İsyanı ile birlikte sıkıyönetim ilan edilmiş ve parti 5 Haziran 1925 tarihinde kapatılmıştır. Kurucularından Kazım Karabekir ve Ali Fuat Cebesoy idam ile yargılanmış ancak Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal'in özel affı ile idam cezası geri çekilmiştir. Fakat kurucu üyelerin bir kısmı idama mahkum edilmiştir.




1930; ASKERİ CEZA KANUNU VE ASKERİN GÖREV ALANI
Mustafa Kemal pek çok aklı selim insanın düşebileceği şekilde düşünmüş ve herkes kendi üzerine düşen görevi yerine getirmeye çalışır başka işlerle meşgul olma yolunu seçmez ise muvaffak olma yoluna gider fikri altyapı üzerine Asker'in görevini sadece üstüne düşen görevi yerine getirmesi ve siyasete kesinlikle karışmaması için Mayıs 1930 tarihinde Askeri Ceza Kanununu (1632 Sayılı Kanun) Büyük Millet Meclisinden geçirdi. Askeri Ceza Kanunu 148. maddesine göre; Ordu mensubunun siyasi toplantılar ve gösterilere katılmasını siyasi partiye üyesi olmasını, siyasi maksatlarla şifahi telkinatta bulunmasını, siyasi makale yazmasını ve siyasi nutuk söylemesini yasaklanan hükmü koydurdu.
Hayatının büyük bir bölümünü 'Asker' olarak sürdürmüş bir kişi olan Mustafa Kemal tehlikeyi sezmiş ve her defasında vurguladığı ve biran olsun saygısını yitirmediği Halk'ın iradesini baltalamak isteyenlere Askeri Ceza Kanunu'nun 148. maddesiyle "Herkes haddini bilmeli" uyarısında bulunmuştur. Mustafa Kemal Milli Mücadele'nin son demlerinde dahi Meclisten 'Tam yetki' isteğini dile getirirken bu yetkinin sadece 3 ay süreyle sahip olma isteği O'nun Halk'a ve kararlarına ne kadar saygılı olduğunun en açık göstergesidir.
Reisicumhur (Cumhurbaşkanı) Mustafa Kemal'in eski çalışma arkadaşı olan Fransa'nın Paris kentinde Büyükelçilik görevini sürdüren Ali Fethi (Okyar) Bey'in tatil amacıyla yurda dönmesi üzerine Mustafa Kemal; yeni bir parti kurmasını rica eder. Bunun üzerine Ali Fethi (Okyar), Reisicumhur Mustafa Kemal'in son olarak onayınıda aldıktan sonra; 12 Ağustos 1930 tarihinde Serbest Cumhuriyet Fırkası kurulmuş oldu. Parti'nin başını çektiği isimler ise Mustafa Kemal'e yakın isimler idi. Hatta kardeşi Makbule Hanım'dan parti çalışmalarına katılmasını istemiş ve Makbule Hanım bu ricayı kabul ederek çalışmalara katılmıştır.
Parti'nin genel yapısını, Cumhuriyet Halk Fırkası karşıtları yada yandaşları ancak Başbakan İsmet (İnönü) Bey'in düşünce ve uygulamalarına karşı olanlar, Halk'ın mütedeyyin kesimi ve son olarak Rejim karşıtı kişiler oluşturmaktaydı. Parti'yi destekleyen ve çalışan unsurlar her ne olursa olsun Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın temel ilkesi liberalizm ve demokrasiydi. Ancak Başbakan İsmet (İnönü) Bey'e karşı kesin bir tavır Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın temek düşünce hareketiydi.
Parti kısa sürede büyük bir destek yakalamış ve Parti genelbaşkanı Ali Fethi (Okyar) Bey'in önderliğinde Batı Anadolu turuna çıkmıştır. Duraklardan birisi olan İzmir ziyareti sırasında Parti büyük bir kalabalıkla karşılaşmış bunun üzerine genelbaşkan Ali Fethi (Okyar) Bey'in ricası üzerine ertesi yapılacak konuşmada görüşmelerini rica etmiş ve dağılmalarını söylemiştir. Ancak dönemin İzmir Valisi Kazım Bey, Fethi Bey'e bir telgraf çekerek ertesi gerçekleştirilecek olan kalabalığın büyük olacağını ve bu nedenden dolayı güvenliğin sağlanamayacağını belirtmiştir.

YAPILAN DEVRİMLER

Siyasi Alanda Yapılan Devrimler

1 Kasım 1922 tarihinde Halifelik ve saltanatın birbirinden ayrılması,Osmanlı saltanatının kaldırılması ve Osmanlı Devleti'nin hukuki varlığının sona ermesi.
29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyetin ilanı.
3 Mart 1924 tarihinde Halifeliğin kaldırılması ve Osmanlı hanedanı mensuplarının yurt dışına çıkarılması.
10 Nisan 1928 tarihinde devletin dinine ilişkin maddenin anayasadan çıkartılması ve Laiklik ilkesinin anayasaya eklenmesi.
5 Şubat 1937 tarihinde Atatürk İlkeleri'nin tamamının anayasaya girmesi.

Toplumsal Alanda Yapılan Devrimler

25 Kasım 1925 tarihinde Şapka Kanunu kabul edilmiş ve yasalaşarak, Fes, Sarık, Peçe vb. kıyafetlerin giyilmesi yasaklanmıştır.
30 Kasım 1925 tarihinde Tekkelerin, zaviyelerin ve türbelerin kapatılması.
Kadınlara belediye seçimlerinde (1930) ve genel seçimlerde (1935) seçme ve seçilme hakkı tanınması.
21 Haziran 1934 tarihinde Soyadı Kanunu yasalaşması.
26 Kasım 1934 tarihinde Efendi, Bey, Paşa gibi lakap ve unvanlarin kullanımının yasaklanması.
Uluslararası saat, takvim ve uzunluk ölçülerinin kabulü. (1925-1931)

Hukuk Alanında Yapılan Devrimler

İslam vakıflarının devlet idaresine alınması (1924)

İsviçre Medeni Kodundan çevrilerek hazırlanan Medeni Kanun'un kabulü (1926).
İtalyan Ceza Kanunu'ndan çevrilerek hazırlanan Türk Ceza Kanunu'nun kabulü (1927).

Eğitim ve Kültür Alanında Yapılan Devrimler

3 Mart 1924 tarihinde Eğitim ve Öğretimin Birleştirilmesi Yasası (Tevhid-i Tedrisat Kanunu) ile devlete bağlı olmayan ilköğretim kurumlarının kapatılması (Medreseler)
1 Kasım 1928 tarihinde yeni Türk harflerinin kabulü ve arap alfabesiyle her türlü yayın ve eğitimin yasaklanması.
Türk Dil ve Tarih Kurumlarının kurulması. (1932)
Dil Devrimi ve Güneş Dil Teorisinin benimsenmesi. (1932-1938)
31 Mayıs 1933 tarihinde Darülfünun'un kapatılıp İstanbul üniversitesi adıyla yeniden kurulması.



Mustafa Kemal, Cumhuriyet Halk Fırası'nın (CHF) genel başkanı olduğu sıralarda Cumhuriyet Halk Fırası'nın 1927 yılının 15 - 20 Ekim günleri arasında düzenlenen 2. kurultay'ında okuduğu dev yazılı eserdir. Kurultaya yerli ve yabancı bir çok basın mensubu katılmış ve takip etmiştir. Mustafa Kemal'in bizzat kaleme aldığı Nutuk (Söylev)'i yine Mustafa Kemal bizzat 6 gün süren kurultay boyunca okumuş ve toplam 36 saat 33 dakika sürmüştür.
O günkü şartlarda kullanılan dil klasik Osmanlıca'ya kıyasla hafif ve sade ancak günümüz Türkçesine kıyasla ağır bir dile sahiptir. Nutuk geneli itibariyle 1919 ve 1927 yıllarında verilen mücadelenin yani Kurtuluş Savaşı ile başlayan Cumhuriyet'in kurulmasıyla devam eden ve son yapılanların anlatıldığı ve sıklıkla gerek Osmanlı Dönemi'nden gerek dünya tarihinden verilen anektodların yer aldığı bir metindir. Yapılan icraatlerin anlatıldığı, yaşanılanların belgeler ile açıklandığı ve yapılanların nedenlerinin kısım kısım ortaya konduğu ve Halk'a anlatıldığı yazılı bir eserdir.
Mustafa Kemal, kurultay sırasında başlangıç konuşma sırasında şu sözleri sarf etmiştir :
"... Senelerden beri devam eden ef'al (eylem) ve icraatımızın milletimize hesabını vermek".
Reisicumhur Mustafa Kemal, yapılan reformlar ve bunlarla beraber gelen yenilikleri halka anlatmak için ülkenin dört bir yanını dolaşıyor ve yapılanları halka anlatıyordu. Sadece yapılanları atlatmıyor, halkın sorunlarını dinliyor, not ediyor ve onlarla dertleşiyordu da aynı zamanda.

Atatürk adı nereden gelmektedir?

Atatürk İnkılaplarının bir parçası olan Soyadı Kanunu ile birlikte Türkiye Büyük Millet Meclisi (T.B.M.M.)tarafından çıkarılan 24 Kasım 1934 tarihli ve 2587 sayılı özel kanun name ile Mustafa Kemal'e "Türklerin Atası" anlamına gelen "Atatürk" ismi verilmiştir. Atatürk ismi birinci derece yakınlarıda dahil olmak üzere hiçbir şahıs tarafından kullanılmaz.
Mustafa Kemal, Cumhuriyet'in onuncu yılını doldurması üzerine geçmişte özellikle Kurtuluş Savaşı sırasında verilen mücadele üzerine, yapılan devrimler üzerine ve bundan sonrası için yapılması gerekenleri kaleme aldığı ve 10. Yıl Nutku olarak bilinecek olan konuşma metnini hazırlamıştır. Cumhuriyet'in onuncu yılı şerefine 29 Ekim 1933 tarihinde düzenlenen törende 10. Yıl Nutku'nu okumuştur.

Son yılları

Yaşamının son yılları

Mustafa Kemal Atatürk'ün ilk hastalık belirtisi 1937 yılında ortaya çıktı. 1938 yılı başlarında Yalova'da bulunduğu sırada, ciddî olarak hastalandı. Buradaki tedavisi olumlu sonuç verdi. Fakat tamamen iyileşmeden Ankara'ya yaptığı yorucu yolculuk, hastalığının artmasına sebep oldu.
Bu tarihlerde Hatay sorununun gündemde olması da onu yormaktaydı. Hasta olmasına rağmen, Mersin ve Adana'ya geziye çıktı. Kızgın güneş altında askerî birliklerimizi teftiş edip tatbikat yaptıran Atatürk, çok yorgun düştü. Ülkü edindiğimillî dava uğruna kendi sağlığını hiçe saydı. Güney seyahati hastalığının artmasına sebep oldu. 26 Mayıs'ta Ankara'ya döndükten sonra tedavi ve istirahat için İstanbul'a gitti. Doktorlar tarafından, siroz hastalığı teşhisi kondu. Deniz havası iyi geldiği için, Savarona Yatı'nda bir süre dinlendi. Bu durumda bile ülke sorunlarıyla ilgilenmeye devam etti. İstanbul'a gelen Romanya kralı ile görüştü. Bakanlar Kurulu toplantısına başkanlık etti. 4 Temmuz 1938'de Hatay Antlaşması'nın yürürlüğe girmesi Atatürk'ü çok sevindirip moralini düzeltti.

M.K. ATATÜRK'ÜN VEFATI ÜZERİNE KIZ KARDEŞİ MAKBULE ATADAN'IN SÖYLEDİKLERİ

Mustafa Kemal Atatürk'ün kız kardeş Makbule Atadan'ın 1947 yılında Haftalık Akın Gazetesi yazarı Selime Seden'e verdiği ropörtajda Atatürk'ün vefatı üzerine bahsi geçen bir konuşma :
Atatürk'ün Ankara'ya son gidişini bugün gibi hatırlıyorum. O geceyi Rukiye ile beraber sabaha kadar yanında geçirmiştik. Durmadan terliyordu. Ben çamaşırlarını değiştirmesi için kendisine yardım ediyordum. Ağır bir hastalığa tutulduğu gözle görülüyordu. O seyahate ben iştirak etmeyecek ve sıhhatimi alakadar eden işler yüzünden bir müddet İstanbul'da kalacaktım. Kendisinden müsaade istedim, verdi. Ertesi günü, kendisini Haydarpaşa'ya götürecek olan motor sarayın önüne gelmişti. Uğurlamak için odamdan çıkarak, kendisiyle yatak odasının önünde karşılaştık. Halinden bana veda etmeğe hazırlandığı belli idi.
Makbule Atadan - Sizi motora kadar uğurlamama müsaade ediniz, diye yalvardım.

Sert ve kesik bir sesle:
M. K. Atatürk - Hayır! dedi. Buradan uğurlamanız kafidir.

Atatürk o gidişinde çok halsiz ve yorgun görünüyordu. Kendisine boynundaki eşarbı düzeltecek kadar dahi bir kuvvet görmemiş olmalı ki, iki elini yanlarına salıvererek bu işi yapmamı benden istemişti. Onu hiç bu kadar halsiz ve yorgun görmemiştim. Anlaşılıyordu ki daha aylarca evvel, öldürücü hastalık tesirlerini göstermeğe başlamıştı.
ki gün sonra, Atatürk beni Ankara'ya çağırttı. Köşke gittiğim vakit kendisini uzun bir şezlongda oturur bir vaziyette buldum. Bana :
M. K. Atatürk - Gördün mü kardeşim, doktorlar bana günde beş türlü tatlı yediriyorlar.
dedi
Makbule Atadan - Afiyet olsun.
diye cevap verdim.

El altından bir havadis almıştım. Ata'nın ayaklarına su indiğini gören Doktor Neşet Ömer, bütün gece Atatürk'ün odasının önünde dolaşarak "Ne yapayım da mesuliyetten kurtulayım!"diyormuş. Çünkü o vakte kadar hastalığı teşhis edememişti. Bir istida yazmış, "Ben mesuliyet kabul etmem, Avrupa'dan doktor getirin; çünkü Ata ağır hasta!" demişti.
Temmuz sonlarına kadar Savarona'da kalan Atatürk'ün hastalığı ağırlaşınca Dolmabahçe Sarayı'na nakledildi. Fakat hastalığı durmadan ilerliyordu. O'nun hastalığını duyan Türk halkı, sağlığıyla ilgili haberleri heyecanla takip ediyor, bütün kalbiyle iyileşmesini diliyordu. Hastalığının ciddiyetini kavrayarak 5 Eylül 1938'de vasiyetini yazıp servetinin büyük bir kısmını Türk Tarih ve Türk Dil kurumlarına bağışladı.
Ekim ayı ortalarında durumu düzelir gibi oldu. Fakat, çok arzuladığı halde, Ankara'ya gelip cumhuriyetin on beşinci yıl dönümü törenlerine katılamadı. 29 Ekim 1938'de kahraman Türk Ordusu'na yolladığı mesaj, Başbakan Celal Bayar tarafından okundu. "Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferlerle beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman Türk ordusu!" sözü ile Türk Ordusu'nun önemini belirtmiştir. Yine aynı mesajda "Türk vatanının ve Türk'lük camiasının şan ve şerefini, dahilî ve harici her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni, her an ifaya hazır ve amade olduğuna benim ve büyük ulusumuzun tam bir inan ve itimadımız vardır" diyerek Türk Ordusu'na olan güvenini belirtmiştir.
Atatürk 1 Kasım 1938'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılış töreninde de bulunamadı. Hazırladığı açılış nutkunu Başbakan Celal Bayar okudu. Atatürk bu nutkunda ülkenin imarı, sağlık hizmetleri ve ekonomi konularındaki faaliyetleri açıkladı. Bundan başka eğitim ve kültür konularına da temas edip gençliğin millî şuurlu ve modern kültürlü olarak yetişmesi için İstanbul Üniversitesi'nin geliştirilmesi, Ankara Üniversitesi'nin tamamlanması ve Van Gölü civarında bir üniversitenin kurulması için çalışmaların yapıldığını belirtti. Türk Tarih ve Türk Dil kurumlarının çalışmalarından duyduğu memnuniyeti açıkladı. Ayrıca Türk gençliğinin kültürde olduğu gibi spor sahasında da idealine ulaştırılması için Beden Terbiyesi Kanunu'nun uygulamaya konulmasından duyduğu memnuniyeti belirtti. Atatürk, ölümüne kadar memleket meselelerinden bir an olsun uzak kalmamıştı.
Atatürk'ün hastalığı tekrar şiddetlendi. 8 Kasımda sağlığıyla ilgili raporlar yayımlanmaya başlandı. Bütün memleketi tekrar derin bir üzüntü kapladı. Her Türk'ün kalbi onun kurtulması dileğiyle çarpıyordu. Ancak, kurtarılması için gösterilen çabalar sonuç vermedi ve korkulan oldu. Dolmabahçe Sarayı'nda 10 Kasım 1938 sabahı saat dokuzu beş geçe, insan için değişmez kanun, hükmünü uyguladı. Mustafa Kemal Atatürk aramızdan ayrıldı. Bu kara haberle, yalnız Türk milleti değil, bütün dünya yasa büründü. Büyük, küçük bütün devletler onun cenaze töreninde bulunmak üzere temsilciler göndererek, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusuna karşı duydukları derin saygıyı belirten mesajlar gönderdiler.

ATATÜRK’ÜN  ÖZEL HAYATI

Boş vakitleri, Hobileri, Günlük Yaşantısı

Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, dans etmeyi, ata binmeyi, uçuş seyretmeyi ve yüzmeyi severdi. Zeybek oyunlarına, güreşe, Rumeli türkülerine ilgisi vardı. Tavla ve bilardo oynamaktan keyif alırdı. Sakarya adlı atına ve köpeği Fox'a çok değer verirdi. Zengin bir kitaplık oluşturmuştu. Devlet adamlarının, sanatçıların, bilim adamlarının, dostların davet edildiği, ülke sorunlarının da konuşulduğu akşam yemekleri Çankaya Köşkü'nde sık rastlanan bir durumdu. Gerek Çankaya köşkünde gerek İstanbul'da Dolmabahçe Sarayı'nda ve kaldığı diğer mekanlarda sık sık müziğe karşı hayranlığının bir yansıması olan, Musıki geceleri düzenlerdi. Tabi mensubu olduğu İslamiyet dinine bağlılığıda günlük hayatında yansımaları olmuştur. Ramazan aylarında, diğer gün ve gecelerde düzenlenen musiki gecelerinin düzenlenmesini istemez ve genellikle hatim ve duaların edilmesi için hafızlar ve hocalar kaldığı mekanlara davet edilirdi. Küçüklüğünden beri düzenli bir kişiydi Mustafa Kemal Atatürk. Temiz giyinmeyi ve hoş kokmayı hayatının bir parçası haline getirmiştir. Doğayı çok severdi. Sık sık Atatürk Orman Çiftliği'ne gider, modern tarıma geçiş yolunda yürütülen çalışmalara bizzat katılırdı. İleri derecede Fransızca ve az Almanca biliyordu.
AŞKLARI, AŞIK OLDUĞU KADINLAR
Makbule Atadan ve Salih Bozok'a göre, küçük Mustafa 12 yaşındayken Binbaşı Rüknettin'in 8 yaşındaki kızı Müjgan'a aşık olmuştur. Makbule Atadan'a göre ikinci aşkı Hatice olmuş ve Hatice'nin annesi müdahale ederek ilişkisini kesmiştir. Ardından Selanik Askeri komutanı Şevki Paşa'nın 12 yaşındaki kızı Emine (Emine Arık)'ye matematik dersini verirken aşık olmuştur.

MUSTAFA KEMAL VE HATİCE

Can Dündar'ın Milliyet Gazetesi'nde 14 Şubat 2007 tarihinde yer alan köşe yazısında Mustafa Kemal Atatürk'ün gençlik yıllarında, komuşu kızı Hatice ile yaşadıklarını kaleme alan yazısı :
Selanik'te öğrenci iken, Nadire diye bir komşu kızı varmış. Ciğerlerinden hasta olan bu kız Mustafa'ya pek hayranmış. Her geçişinde pencereye koşar, ona bakarken yüzünü al basarmış. Bir gün komşu kızı Hatice'ye açılmış: "Mustafa Bey, öteki arkadaşlarına hiç benzemiyor" demiş. Bu gizli sevdayı Mustafa'ya hissettirmeye karar vermişler. Hatice, Zübeyde hanımların evine girer çıkarmış. Bir cuma, ailece oturmaya gitmişler. Mustafa evde yokmuş. Hatice, üst kattan bir şey getirmesi istendiğinde aklındaki planı uygulamaya koymuş. Sofadan geçerken, saksı içindeki kırmızı karanfillerden birini gizlice koparmış. Mustafa'nın üst katta soldaki yatak odasına dalmış. Karyolasının başucundaki masanın üzerinde açık duran tarih kitabının üzerine karanfili bırakmış. Korkudan titreyerek koşar adım aşağı inmiş. Çiçeğin Nadire'den geldiğinin anlaşılacağına eminmiş. Az sonra Mustafa eve gelmiş. Zübeyde Hanım'ın ve Hatice'nin annesinin ellerini öpmüş. Hatice'nin de elini sıkmış. O dönem Türkler arasında el sıkma adeti olmadığından Hatice şaşırmış biraz. Zaten gizlice bıraktığı çiçekten dolayı pek heyecanlıymış. Mustafa bu heyecanı hissetmiş; gözlerini Hatice'nin gözlerine dikmiş. Küçük kız ne yapacağını bilememiş. Mustafa "Ders çalışmam lazım" deyip yukarı çıkmış. Çıkar çıkmaz da tekrar aşağı indiği ayak seslerinden anlaşılmış. Hatice kalbinin duracağını hissetmiş. Çünkü, geldiğinde Mustafa'nın elinde o kırmızı karanfil varmış. "Bu çiçeği benim kitabımın arasına kim koydu?" diye bağıracak diye çok korkmuş Hatice. "Ben ettim, sen etme" der gibi bakmış ona. Mustafa, Hatice'yi müstehzi gözlerle süzdükten sonra dışarı çıkmış. Hatice hemen gidip olanları Nadire ablasına anlatmış. "Ölüyordum korkudan. Bir daha beni böyle işlere sokmayın" diye yalvarmış. Nadire, çiçeğinin adresine ulaşmasının keyfiyle beklemeye başlamış.
Aradan epey bir zaman geçmiş. Bir gün Hatice, Zübeyde Teyze'sinin kendisini oğlu Mustafa'ya istediğini öğrenmiş. Ama Hatice'nin annesi, Mustafa asker olup uzaklara gidecek diye bu izdivaca yanaşmamış. Konu kapanmış.

Mustafa, Harbiye'de okumak için İstanbul'a gitmiş. Lakin annesine gönderdiği her mektubun altına "Hemşiremiz Hatice Hanım'a da mahsus selamlar ederim" cümlesini eklemeyi hiç ihmal etmemiş. Harbiye'den erkanıharp yüzbaşısı olarak çıktığında Hatice'yi yeniden istetmiş. Bu kez Hatice'nin ailesi razı olmak üzereyken sarayda çalışan bir ahbapları onları uyarmış: "Ben, onun hakkında saraya gelen jurnalleri okudum. İstikbali çok karanlık. Aman uzak durun" demiş. Hatice'nin annesi, kızını alelacele bir başkasıyla evlendirmiş.

Yıllar geçmiş. Mustafa Kemal, "Atatürk" olmuş, Evlenip çoluk çocuğa karışan Hatice, yaşadıklarını 1920'lerde bir kış günü, Kocaeli'nde Maarif Müdürü olan apartman komşusu Münir Hayri Bey'e anlatmış. Münir Hayri, daha sonra sinema tahsili için yurtdışına gitmiş. Döndüğünde Atatürk kendisinden hayatını perdeye yansıtacak bir senaryo yazmasını istemiş. Senaryonun esaslarını da bizzat dikte ettirmiş.
- Münir Hayri : Filme başka neler koymalıyız?
birazda çekinerek;
- Munir Hayri : er filmde kadın ve aşk unsuru aranır, bilmem nasıl emredersiniz
emiş ve yıllar önce Hatice'den dinlediği hikayeyi Atatürk'e nakletmiş.
Hatırlamış Atatürk; gülmüş:
- M.K. Atatürk : Ben, Hatice'nin o karanfili kendi hesabına koyduğunu sanmıştım. Hatice zekası, güzelliği ve terbiyesiyle örnek bir kadındı. Her vakit hayatımın en değerli hatıraları arasında kalacaktır.
Sonra Nadire'yi de hatırlamış;
- M.K. Atatürk : O kızcağızı da bir katiple evlendirdiler. Sonra öldü.

Birkaç gün düşündükten sonra Münir Hayri'yi yeniden çağırmış Atatürk. "Tamam" demiş Atatürk...
- M.K. Atatürk : Bizim çocukluk hikayesini filme koyalım. Yalnız Hatice'nin ismini koymayalım. Bu, çok masum ve hiç de şerefsiz olmayan bir hikayedir, ama belki Hatice'nin torunları filan istemezler.

Münir Hayri'nin senaryosu "Ben Bir İnkılap Çocuğuyum" adını taşıyordu; Atatürk rahatsızlandığı için çekilemedi.
Zübeyde Hanım'ın ikinci eşi ve Mustafa Kemal Atatürk'ün üvey babası olan Ragıp Bey'in kardeşi Memduh Hayrettin Bey ile Vasfiye Hanım'ın kızı Fikriye Hanım ve Atatürk arasında bir ilişki olduğu söylense de Milli Mücadele döneminde Ankara İstasyon Binasında ve eski Çankaya köşkünde Fikriye Hanım ile birlikte yaşamalarına rağmen ortadaki akrabalık ilişkisinden öteye geçilmediği aşikar. Fikriye hanım Almanya'nın Münih şehrine gönderdikten sonra 29 Ocak 1923'te İzmir'in sayılı zenginlerinden Uşakizade Muammer Bey'in kızı Latife Hanım'la evlendi. 1924'de yapılan Sonbahar Seyahati sırasında çift kavga etti ve Mustafa Kemal Paşa Erzurum'dan İsmet Paşa'ya telgraf çekerek boşanacağını bildirdi. Ancak az sonra yaverleri Salih Bey (Bozok) ve Kılıç Ali Bey'in aracılığıyla boşanmasından vazgeçti. Fakat bu evlilik 5 Ağustos 1925 tarihinde son buldu.

Aldığı Kıdem, Nişan ve Ünvanlar

Mustafa Kemal Atatürk, yaşamı boyunca eğitmen ve öğretmenleri, üstleri ve amirleri nezdinde herzaman övgüye ve takdire mazhar olmuş, beğenilmiş takdir görmüştür. Aynı zamanda elde edilen başarıların ardından alınan övgülerin yanı sırada pek çok madalya, şilt, ödül, kıdem ve ünvanda kendisine layık görülmüştür. Alınan ödüllerin kronolojik sıralamasına buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Yaşamını geçirdiği yapılar

  • Pembe Ev - Selanik
  • İnkılap Müzesi - İstanbul (Beşiktaş/Akaretler - Şişli)
  • Dolma Bahçe Sarayı - İstanbul (Beşiktaş)
  • Ordu Köşkü - Ankara (Çankaya)
  • Gazi Çiftliği - Ankara
  • Çankaya Köşkü - Ankara (Çankaya)
  • Atatürk Köşkü - Yalova
  • Atatürk Orman Çiftliği - Ankara
  • Florya Deniz Köşkü - İstanbul (Florya)
  • Mektupçu Köşkü - İzmir

Kaynak

  1. Milli Eğitim Bakanlığı
  2. Türk Silahlı Kuvvetleri
  3. Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı
  4. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı
  5. Wikipedia
  6. Atatürk Araştırma Merkezi
  7. Araştıralım

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.