24 Haziran 2015 Çarşamba

KARPUZUN İYİSİ KARPUZDA OLGUNLUK VE TAZELİK TAYİNİ




                                                   KARPUZUN İYİSİNİ NASIL SEÇERSİNİZ?


 KARPUZUN İYİSİ  KARPUZDA OLGUNLUK VE TAZELİK TAYİNİ

Yaz günlerinin vaz geçilmezi  karpuz alırken nelere dikkat etmeliyiz biliyormusunuz,iyi olgunlaşmış  kütürdeyen  karpuzları föşürdete föşürdete  yemek sıcak havalarda soğukca serinlemek için ne güzel olur

OLGUNLUK TAYİNİ : Karpuzda olgunluk tayini altı  şekilde yapılır

1-DALINDA İKEN : Karpuz dalında iken kök kolu ile karpuzun sapı arasında tam birleşim yerinde küçük kulakçık yaprak vardır bu yaprak kurudu ise karpuz olgunlaşmıştır parmakla fiske vurunca kökten düşüyorsa çok olgunlaşmış koflaşmıştır.

2-HEM DALINDA HEM RAFTA İKEN : karpuzun yere yattığı noktada ki kısım beyazsa olgunlaşmamıştır açık sarı renkte  ise olgunlaşmıştır çok koyu sarı ve yer yer kahve rengi ise koflaşmış geçmiştir.

3-RAFTAN  SEÇERKEN : Tüketecilerin  en çok zorlandığı kısım burasıdır .Burda dikkat edilecek noktalar şunlar eğer karpuz sapı yeşil duruyorsa  tarladan yeni toplanmış yani raf ömrü tazedir
Toprağa  gelen kısmı açık sarı ise olgundur koyu sarı ve kahve rengişleşme varsa geçiktir.

4-SES DİNLEME yöntemi genelde aldatıcıdır buda şu şekilde anlaşılır   baş parmakla fiske vurulur eğer tok bir ses gelirse olgundur ama genelde geçik karpuzlarda aynı sesi verir,tiz bir ses veriyorsa  hamdır kesinlikle almayın.

5-TIRNAKLAMA YÖNTEMİ: Tırnakla hafifçe kabuğu kazındığında yeşil kısmı kolayca çıkan karpuzlar olgundur ,elle bastırıldığında yumuşaksa karpuz geçiktir

6-İyi bir karpuz ağızda sünger gibi değilde çiğneyince kurabiye gibi dağılıyorsa hem taze hem olgundur.

Satıcı bıçağı kapıp abi abla hemen keseyim deyip kan kırmızı reklamı yapıyorsa sakın kestirmeyin çünki: karpuz şekerli,anti alerjen ve çok çabuk paraziter canlıları üzerine çeken kolestrolu sıfır bir besindir kesilen yerden parazit yumurtaları çok çabuk içine girer ve yediğinizin farkında olmazsınız hastalık yapar.
Karpuzun kesinlikle çekirdeklerini yemelisiniz çekirdek içindeki faydalı besinler barsakların dostudur,şeker hastaları  biraz dikkatli tüketmelidir.

Son yıllarda  kabak kökü üzerine aşılama karpuzlar var bunlar yediğinizde kokladığınızda kabak tadını hissedersiniz  tam karpuz tadı alamazsınız fiyatlarıda çok ucuzdur verim fazla kalite düşüktür.
Hibrit tohumlu karpuzların çekirdekleri vardır ama içlerinde döllenmeyi sağlayan rüşeym dediğimiz esas tohum kısmı yoktur bunlar genelde İsrail ve Amerika menşeili karpuz tohumlarından üretimdir

Gazi Polat 

15 Haziran 2015 Pazartesi

OSMANLIDA KURULAN İÇKİ FABRİKALARI



ATATÜRKÜN İÇTİĞİ BİR KADEH   RAKI İÇİN   SARHOŞ DİYENLER BAKIN

OSMANLIDA KURULAN İÇKİ FABRİKALARI



İslamcıların sanki bir suçmuş gibi Padişahların alkollü içki içmediklerini ve ilk bira fabrikasının Atatürk tarafından kurulduğunu söylediklerini biliyoruz.
 

2.Abdülhamid'in torunu Osman Ertuğrul, Dedesinin Rom içtiğini söylediği zaman yine bu islamcılardan hakaret ve küfürler yediğinide biliyoruz.Onların gözünde bütün Osmanlı Sultanları, içmez,yemez,sevişmez hiçbir zaafı olmayan üstün insan ''Evliyaullah''tandır.
İşte görmezden gelinen gerçekler :

İlk bira fabrikası Osmanlı İmparatorluğu döneminde 1890'da İsviçreli Bomonti kardeşler tarafından Feriköyde kurulmuştur.
Biranın Osmanlı topraklarına girmesi 1839 senesine Osmanlının batıya açılma sürecine denk gelir.
1840 lı yıllardan itibaren çeşitli illere birahaneler kurulmuştur.
İzmir Alsancak’ta bulunan A. Prokopp’a ait birahanenin seramik şişesinde, kuruluş tarihi 1846 olarak belirtilmektedir.
1888’de İstanbul’da 15’i Beyoğlu’nda, 8’i Galata’da, 8’i diğer semtlerde olmak üzere 31 birahane mevcuttur

1894 yılında iller temelinde sadece İstanbul, İzmir, Selanik ve Ankara’da birahane vardır.İstanbul’da 33, İzmir’de 5, Selanik’te 4, Ankara’da 3 tane birahane bulunmaktadır.

1862 yılı vergi mevzuatında rastlanan bir maddeye göre Arpa suyundan yüzde 20 zaiyat bedeli düşüldükten sonra yıllık raiç bedeli üzerinden yüzde 10-15 kayıt alındığına dair kayıt vardır.

Bomonti bira fabrikasıyla elde edilen vergilerden memnun olan Osmanlı, 2. bira fabrikasının (Olimpos Bira Fabrikası) 1892 yılında Selanikte açılmasına izin verdi.

Osmanlı’da bira üretim miktarıyla ilgili ilk bilgi 1896 yılına aittir. Bu bilgiye göre bira üretimi 12.000 hl, yani 1,2 milyon litredir. Hızla arttığı görülen üretim 1913-1914 yılında 9,9 milyon litredir. Türkiye Cumhuriyeti döneminde bu rakama ancak 1940’lı yıllarda ulaşılmıştır.

Osmanlı döneminde kurulan Bomonti Bira Fabrikası 1938 de Tekel'e geçmiştir. / Putsuz

Kaynaklar: birayadair.com, Mert Sandalcı 1997


OSMANLIDA KURULAN İLK RAKI FABRİKASI

Rakı, ilk defa Türkiye'de üretilmeye başlanmış ve Osmanlı Devleti döneminde Anadolu'da ve Rumeli'nde yaygın olarak içilen bir içecek haline gelmiştir. Tanzimat'tan sonra meyhanelerin çoğalmasıyla birlikte rakı üretiminde de artış olmuştur.

ilk rakı fabrikası, 1880'li yıllarda Sultan Abdülhamit döneminde, başmabeyinci ve maliye bakanlarından Sarıcazade Ragıp Paşa tarafından Tekirdağ yolu üzerinde Umurca Çiftliği'nde kurulmuştur. Umurca Rakı Fabrikası'nda üretilen Umurca Rakısı ve asıl adı "Bozcaada" (Tenedos) rakısı olan Deniz Kızı rakısı dönemin en kaliteli rakılarıydı. Osmanlılar döneminde azınlıklarda İstanbul'da rakı imalathaneleri açmışlardır.

Cumhuriyet döneminde Tekel Genel Müdürlüğü'nün kurulmasıyla rakı çeşitleri de arttı.



OSMANLIDA MEYHANELER

İstanbul’da 1000’den fazla meyhane vardı



“Muhteşem Yüzyıl” dizisinde Kanuni Sultan Süleyman’ın içkisine de yer verilmesi, Osmanlı’yı koyu bir din devleti sananları şaşırttı, tepkilere yol açtı. Oysa Osmanlı içkiye karşı hoşgörülüydü, sıkı içilirdi. Osmanlı şarapları, konyakları ünlüydü...

Türkiye’nin gündemini geçtiğimiz hafta iki içki tartışması işgal etti. Biri “Muhteşem Yüzyıl” dizisindeki Kanuni figürüyle ilgili “Padişahı içkici ve eğlence düşkünü göstererek atalarımıza saygısızlık yapılıyor” tartışmaları, diğeri Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu’nun yeni yönetmeliğiyle içkiye koyduğu garip sınırlamalarıydı. İkinci konuyu haftaya genişçe yazacağız ama Osmanlı’da içki ile ilgili tartışmalarda, “demiri tavında dövmek” ve bu konudaki yine “muhteşem” literatüre sıcağı sıcağına göz atmak iyi olacak...


OSMANLI’DA ÜRETİLEN KONYAKLAR PARİS’TEN MADALYA ALMIŞTI
Osmanlı hayranı bazı kesimler o dönemleri katı, baskıcı ve yasakçı dönemler olarak göstermeye çalışsa da, gerçekler öyle değil. Osmanlı içki kültürünün zengin olduğu, her tür içkinin üretildiği ve belli dönemlerde ithal edildiği bir toplum olmuş. Meyhane sayısı aşırı artınca ve içki yaygınlaşınca sert yasaklar uygulansa da, kısa sürede gevşeyip eski hale dönülmüş. Dizide tartışılan Kanuni, saltanatının son yıllarında içkiye katı yasaklar getirmiş ama Baki ve Nevi gibi şairler de bundan şikâyet eden şiirler yazmış.
Padişahlar aleni içmemişler ama bir bölümü içkiyi de hayli sever ve tüketirmiş... II. Selim’in bir lâkabının da “Sarhoş Selim” olması boşuna değil; Kıbrıs’ın kehribar renkli şaraplarının tutkunuymuş. Fatih Sultan Mehmed’in “Avni” mahlasıyla yazdığı şiirlerde şarap övgülerine rastlanıyor. Şarap ve tütün içenlerin peşine hafiyeler salan IV. Murad’ın da tutkulu bir şarapsever olduğunu tarih yazıyor. II. Mahmud da şarap sevmesiyle biliniyor. Fransa’dan adından dolayı maden suyu sanılır diye fıçılarla “Carbonnieux” şarabı getirten padişahın ise ismi ne yazık ki bilinmiyor ama Bordo’daki şatonun kayıtlarında “Sultan için Constantinople’a gidecek” yazıları var...
Osmanlı’nın şarap kültürü, edebiyatına da yansımış. 1838’de vefat eden ve kabri Galata Mevlevihanesi mezarlığında bulunan şair Ayıntaplı (Antepli) Ayni Efendi’nin şu dizeleri, bu örneklerden:
*Gice gündüz içüp Erdek şarâbı
*Ola Nukl’i mezem ördek kebâbı
*Varub sofi içer papazkarası
*Olur meyhanede yüzler karası
*Sığır dili kavurma kuş kebâbı
*Söğüş büryan ile nûş it şarâbı


BİRAHANELERE VİYANA’DANTRENLE TAZE BİRA GELİRDİ
Osmanlı, şarabı önemli gelir kaynağı olarak görmüş. “Hamr” denilen şarabın getirilen her fıçısından 15 akçe vergi alınmış, “hamr emaneti” adlı bir vergi teşkilatı bile kurulmuş. Şarap ticareti, şarabın nereden nereye getirilip nasıl satılacağı fermanlarla düzenlenmiş. Şarap hayata renk katmış, kimi zaman dizeleri, kimi zaman minyatürleri süslemiş. Lâle Devri’nde şair Nedim “Testide, kadehte doyamam görmeğe bari / Ey gevher-i şeffaf senin mahzenin olsam” gibi coşkulu dizeler yazmış.
İmparatorluğun son dönemi ise, özellikle İstanbul’da içkinin yaygınlaştığı, rahatça içildiği bir dönem olmuş. Geleneksel meyhanelerin yanına Pera Palas ve Tokatlıyan gibi lüks otellerin alafranga restoranları ve Viyana’dan bile trenle taze biranın geldiği şık birahaneler eklenmiş. Bomonti Bira Fabrikası kurulmuş, bira bahçeleri yaygınlaşmış. Yurdun değişik yerlerinde rakı üretilmiş, Boğaziçi, Ruh, Âlem, Deniz Kızı gibi rakılar birbirleriyle yarışır olmuşlar. Osmanlı gazetelerinde şarap ilanları çıkmaya başlamış, Martell konyaklarının ilan tabelaları İstanbul’un birçok yerini süslemiş. Erdekli Kotroni Efendi’nin damıttığı Osmanlı konyakları ise Paris’ten bile madalyalar almış.
Bu satırlar, “Muhteşem Yüzyıl” ekibini bunaltan kesimleri öfkelendirebilir... Ancak hepsi belgeli gerçekler. Kültür Bakanlığı’nın kendi yayınlarında, kimi Osmanlı arşivlerinde, kimi de sağcı yazarların kitaplarında... Bazıları için kabullenmek -nedense?- zor gelse de... 


ROMCULARA İSYAN EDEN MEYHANECİLER
Yetmişiki milletten insanı barındıran Osmanlı İstanbul’unun liman ve ticaret bölgeleri olan Galata ve Karaköy civarları, rakı ve şarap satan meyhanecilerle rom satan “punççi”lerin mücadelesine bile sahne olmuş. 1800’lerde gemiciler yoluyla bu bölgelerde rom ve sıcak suyla yapılan “punch” modası türemiş. “Panç” diye okunan bu kokteyle halk arasında “punç”, bu içkiyi satanlara da “punççi” denmiş o zamanlar. Bu küçük barımsı içkicilerin sayısı hızla artmış, hatta şekerci dükkânları bile panç satmaya başlamışlar. 1850’de işleri azalan meyhaneci esnafı sadrazama başvurup, “On yılda sayısı bini aşan şekerlemeci ve punççi dükkanı açıldı. Bizi batırmak üzereler. Üstelik vergi de vermiyorlar” diye şikayette bulunmuşlar. Savaşın galibi, meyhaneciler olmuş...


OSMANLI’DA MEYHANELER SINIFLANDIRILMIŞTI
Evliya Çelebi’nin yazdığına göre 1600’lerin ortalarında İstanbul’da binden fazla meyhane varmış. Bu meyhaneler zamanla bugünün ünlü restoranları gibi “markalaşmış”; Hançerli, Karagöz, Ormanos, Köroğlu, Sakızlı, Karanfil, Sümbüllü gibi renkli isimlerle tanınmışlar.
Bugün nasıl içkili mekânlar bistro, pub, bar ve restoran gibi isimlerle ayrılıyorsa, Osmanlı’da meyhaneler de kendi içinde sınıflandırılırmış:

* Gedikli de denilen koltuk meyhaneleri herkesin uğrayıp dirseğini bir tezgaha dayayarak içki içebileceği yerlermiş.
* Selatin meyhaneler ise kibar takımının uğrak yerleriymiş. 

* AVRUPA’DAKi BAĞLAR HASTALANINCA OSMANLI FRANSA’YA ŞARAP SATTI
Zaman zaman uygulanan katı yasaklı dönemler dışında hoşgörülü bir düzen kuran Osmanlı İmparatorluğu, Müslüman olmayan halkın kendi ihtiyaçları için bağcılık ve şarapçılık yapmasına ses çıkarmamış, şarapları vergilendirerek bu üretimi yasallaştırmış. Şarap çeşitleri de hayli zenginmiş; İstanbul meyhanelerinde şarapların geldikleri yerler fıçıların üzerlerine tebeşirle yazılır, “Bana bir Girit şarabı ver” diyen müşteriye meyhaneci bir de “Kaç yıllık olsun?” diye sorarmış. Arasında Ankara, Erdek, Gelibolu, Girit, Kıbrıs, Sisam, Marmara Adası, Tokat ve Trabzon şarapları pek ünlüymüş.
19’uncu yüzyılda ulaşım imkânlarının artmasıyla, Osmanlı şarapları dünyada da tanınır olmuş. Yüzyıl sonlarında, filoksera (asma biti) hastalığı Avrupa bağlarını kırıp geçirince, başta Fransa olmak üzere Avrupa ülkeleri şarap ihtiyaçlarını Osmanlı’dan gidermişler. 1904’de, İmparatorluğun şarap ihracatı, tam 340 milyon litreye çıkmış! 


ERENKÖY CABERNET’Sİ...
Bu yıllarda batılılaşma eğilimlerinin güçlenmesiyle sayıları artan Osmanlı topraklarındaki yabancılar bağ yatırımlarına da girişmişler. Ünlü Fransız yazar Lamartine’in 1839’da Fransa’dan getirdiği bağ çubuklarıyla Ege’de tesis ettiği dev bağlardan yarım asır sonra, İstanbul’da özellikle Erenköy’de 700 dönümü bulan Cabernet Sauvignon bağları dikilmiş. Bu yıllarda Erenköy Cabernet’sinin bir fıçısı 150-160 franka alıcı bulurmuş. Yine Erenköy’de bir Alman da uçsuz bucaksız Riesling bağları kurmuş.
Sadece Marmara ve Trakya bölgesi değil, Ege bölgesi de şarapçılıkta çok canlı bir bölgeymiş o zamanlar. Bugün en büyük tarımsal ihraç ürünlerimizden olan çekirdeksiz kuru üzümlerin yetiştirildiği Ege’deki Sultaniye üzümü bağları, o dönemde şaraplık üzüm yetiştirilen bağlarmış ve Ege bölgesi bugünkü gibi üç kuruşa üzüm satmak yerine, o yıllarda Avrupa’a şarap satarmış. Sadece 1901’de ihraç edilen şarap miktarı 6.5 milyon litreymiş.üplü meyhanelerde ise şaraplar büyük küplerden maşrapalarla sunulurmuş.

http://www.milliyet.com.tr/istanbul-da-1000-den-fazla-meyhane-vardi/mehmet-yalcin/pazar/yazardetay/16.01.2011/1339767/default.htm

9 Mayıs 2015 Cumartesi

ANNELER GÜNÜ NASIL BAŞLADI?



ANNELER GÜNÜ NASIL BAŞLADI?
ABD’de Anna Jarvis’in kaybettiği kendi annesi için 1908 yılında başlattığı anma günü, 1914 yılında Kongrenin onayıyla Amerika çapında genişledi.

Amerikalı genç Jarvis annesinin vefatının ardından yaşadığı acıyı atlatamamış annesinin yerini hiçbir şeyle dolduramamıştır. Her sene annesinin ölüm yıl dönümü geldiğinde eşsiz bir acı duyar ve bunu etrafındakilere de yansıtırmış. Yine annesinin bir ölüm yıl dönümünde yani Mayıs Ayı’nın ikinci Pazar günü etrafındaki herkesi bir araya getirerek ” bu günün anneler günü olmasını çok istiyorum ve Anneler Günü adıyla her yıl kutlanmasını kabul edermisiniz? diye sormuştur. bu düşüncesi herkes tarafından kabul görmüştür ve artık her mayıs ayının ikinci pazar günü anneler günü kutlanmıştır.

5 Mayıs 2015 Salı

HIDIR ELLEZ



HIDIR ELLEZ
Ruz-ı Hızır (Hızır günü) olarak adlandırılan Hıdrellez Günü, Hızır ve İlyas’ın yer yüzünde buluştukları gün olduğu savıyla kutlanmaktadır. İslam coğrafyasına bakıldığında Hıdrellez gününün yoğunlukla Türkiye'de kutlanıldığı görülmektedir.

Bir görüşe göre; Türkler'in Orta Asya'dan getirdikleri Nevruz Bayramının başkalaşmış ve İslamlaşmış şeklidir. Öyledir ki; Nevruz Bayramı kutlaması Anadolu Türkleri arasında önemini kaybetmiştir. Buna rağmen Hıdrellez eskiden beri kutlanmaktadır.

KÖKENBİLİM (ETİMOLOJİ):

Hıdrellez günü, Gregoryen takvimine göre 6 Mayıs, eskiden kullanılan Rumi takvim olarak da bilinen Julyen takvimine göre 23 Nisan günü olmaktadır.

Rumi takvime göre eskiden yıl ikiye ayrılmaktadır: 6 Mayıs’tan 8 Kasım’a kadar olan süre Hızır Günleri adıyla yaz mevsimini,
8 Kasım’dan 6 Mayıs’a kadar olan süre ise Kasım Günleri adıyla kış mevsimini oluşturmaktadır.
Bu yüzden 6 Mayıs günü kış mevsiminin bitip sıcak yaz günlerinin başladığı anlamına gelir ki, bu da kutlanıp bayram yapılacak bir olaydır.

KÖKENİ:

Hızır ve Hıdrellez'in kökeni hakkında çeşitli fikirler ortaya atılmıştır. Bunlardan bazıları Hıdrellez'in Mezopotamya ile Anadolu kültürlerine ait olduğu;
azıları ise İslamiyet öncesi Orta Asya Türk kültür ve inançlarına ait olduğu yolundadır
. Oysa ki; Hıdrellez Bayramı’nı ve Hızır inancını tek bir kültüre mal etmek olanaksızdır. İlk çağlardan itibaren Mezopotamya, Anadolu, İran, Yunanistan ve hatta bütün Doğu Akdeniz ülkelerinde bahar ya da yazın gelişiyle ilgili bazı tanrılar adına çeşitli tören ve ayinlerin düzenlendiği görülmektedir.

HIZIR:

Hızır; hayat suyu(ab-ı hayat) içerek ölümsüzlüğe ulaşmış; özellikle de baharda insanlar arasında dolaşarak onlara yardım eden, bolluk, bereket ve sağlık dağıtan, Allah katında bir elçidir.
 Hızır’ın hüviyeti, yaşadığı yer ve zaman belli değildir. Hızır, baharın, baharla vücut bulan taze hayatın sembolüdür. Hızır inancının yaygın olduğu ülkemizde Hızır’a atfedilen özelliklerin bazıları:

* Hızır, zor durumda kalanların yardımına koşarak insanların dileklerini yerine getirir.
* Kalbi temiz, iyiliksever insanlara daima yardım eder.
* Uğradığı yerlere bolluk, bereket, zenginlik sunar.
* Dertlilere derman, hastalara şifa verir.
* Bitkilerin yeşermesini, hayvanların üremesini, insanların kuvvetlenmesini sağlar.
* İnsanların şanslarının açılmasına yardım eder.
* Uğur ve kısmet sembolüdür.
* Mucize ve keramet sahibidir.

KUTLAMA MEKANI:

Hıdrellez kutlamaları genel olarak yeşillik, ağaçlık alanlarda, su kenarlarında, bir türbe ya da yatırın yanında yapılmaktadır.
Hıdrellez'de baharın taze bitkilerini ve taze kuzu eti ya da kuzu ciğeri yeme adeti vardır.
 Baharın ilk kuzusu yenildiği zaman sağlık ve şifa bulunacağına inanılır.
Bugünde kırlardan çiçek veya ot toplayıp onları kaynattıktan sonra suyu içilirse bütün hastalıklara iyi geleceğine, bu su ile kırk gün yıkanılırsa gençleşip güzelleşileceğine inanılır.

GECESİ: Hıdrellez gecesi Hızır’ın uğradığı yerlere ve dokunduğu şeylere feyiz ve bereket vereceği inancıyla çeşitli uygulamalar yapılır.
 Yiyecek kaplarının, ambarların ve para keselerinin ağızları açık bırakılır.
Ev, bağ-bahçe, araba isteyen kimseler, Hıdrellez gecesi herhangi bir yere istediklerinin küçük bir modelini yaparlarsa Hızır’ın kendilerine yardım edeceğine inanırlar.


İSLAMDA HIDIR ELLEZ
Hızır, Hıdır yahut Hadır Arapça bir kelime olup, yeşillik mânasına gelmektedir
(Tecrîd-i sarîh Tercümesi, IX,144). İslâm âlimlerinin çoğuna göre Kur'ân-ı Kerîm'in Kehf sûresinde geçen Salih adam kıssasından Hızır (a.s)'ın anlaşıldığı ve onun Peygamber olduğu görüşü müfessirlerin bazılarının tercih ettiği bir görüştür (İbn Kesîr, Tefsir, V,179; el-Kehf,18/65).
 Ancak bazı âlimler tarafından da Nebî değil Velî olduğu görüşü ileri sürülmektedir (Tecridî Sarîh tercümesi, IX, 145). Ebû Hureyre (r.a)'den nakledildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s), Hızır (a.s)'a Hızır denmesinin sebebini izah ederken; "Hızır otsuz kuru bir yere oturduğunda ansızın o otsuz yer yeşillenerek hemen dalgalanırdı"buyurmaktadır (Tecrîdî Sarih tercümesi, IX, 144).

Hızır (a.s) Kur'ân-ı Kerîm'in Kehf suresinde "Kullarımdan birisi..." şeklinde sabit olmuştur.
 Veli olduğunu dahi kabul etsek, "İkinci Tabaka-i Hayatta bulunmaktadır. Bu mertebede aynı anda çok yerde bulunmak mümkündür."

İlyas (a.s) İsrailoğulları Peygamberlerinden olup Kur'ân-ı Kerîm'de ismi geçen ve Tevrat'ta "Elia" diye zikrolunan Peygamberdir. M.Ö. IX. asırda yaşadığı ve daha sonra zamanın hükümdarları ile çok mücadele ettiği, çoğu zaman mağaralarda yaşadığı kaydedilmektedir.

Hz. İlyas (a.s) yada "İlyasîn" şeklinde ismi zikredilen (es-Sâffât, 37/130). Peygamberliği bildirilen "Hiç Şüphe yok ki İlyas gönderilen Peygamberlerdendir" (es-Sâffât, 37/123), şeklinde hitab edilen İlyas (a.s.) İsrailoğullarına Allah'ın elçisi olarak gittiğinde onlar "Ba'l" adında dört cepheli put'a tapıyorlardı.
Hz. İlyas'ın bütün gayretlerine rağmen İsrailoğulları bu puta tapınmaktan vazgeçmemiş Hz. İlyas'ın Peygamberliğini yalanlayarak (es-Saffât, 37/ 124). Onu ülkeleri olan Ba'lbak'ten çıkarmışlardı.
Fakat Allah'ın gazabı bunların üzerine geldiğinde pişman olmuşlar ve İlyas (a.s)'ı geri çağırmışlardı. Ancak tekrar nankörlük etmişler, bunun üzerine İlyas (a.s) oradan uzaklaşmıştır.

İlyas (a.s)'ın İsrailoğullarından ayrılması Hızır (a.s) ile buluşması gerçekleşti. Bu buluşma "Hızır İlyas" iken sonradan Hıdrellez şeklinde değiştirilmiştir.

HALK İNANÇLARINDA HIDRELLEZ:

Hızır'da darda kalanlara yardımcı olma, bereket getirme ve gelecekte dilekleri gerçekleştirme vasıflarını görmek mümkündür.
Geceden gül dallarına gümüş kuruşlar, çeyrekler, kırmızı bezler bağlanır,
gül dibine genç kızlar yüzük atar, mani söyler, içki sofraları hazırlanır,
davullar eşliğinde oyunlar oynanır,
su kenarlarında, yeşilliklerde eğlenilir,
 ateşten atlanılırsa ev sahibi olacağına inanılır;
öküzü arabaya koşmama... vb. gibi İslâm'la çelişen ve din ile ilgisi olmayan inançlara rastlanmaktadır.
 AYNI ŞEKİLDE HIRİSTİYAN İNANCINA GÖRE Saint Georges yortusu da bizim halk geleneklerimizle paralellik arzeder ve Hıdrellezle aynı günde kutlanmaktadır.
Görüldüğü üzere İslâm'ın Tevhid bilinçliğinden uzak, sahte mitolojik dürtülerin ve şamanist  kalıntılarını uzantılarını yansıtan günümüz Hıdrellez anlayışıyla, Hıristiyan Saint Yortusunun paralelliği de göstermektedir ki İslâm dışı her şeye yakınlık duyma ama İslâm'ın gerçek kimliğine karşı çıkma düşüncesinin neticelerini gözler önüne sermektedir.

Şu anda geçerli ve yürürlükte bulunan Hristiyan kültürüne paralel olarak İslâm dünyasının Secular rejimlerle yönetilmesi ve bu kültürlerinde İslâm Öncesi mitolojik özelliklerden oluşan geleneksel "Ulusal İslâm" anlayışıyla paralellik arzetmesi, müslümanların tevhidî bilinçlerinden uzak olmalarının bir neticesidir.
Şüphesiz ki Allah'ın va'diyle İslâm dünyası kendini değiştirmedikçe Allah'ta müslümanların durumunu düzeltmeyecektir.
Allah şöyle buyuruyor; "Kim İslâm'dan başka bir din (hayat Nizamı) ararsa, ondan (bu din) asla kabul olunmaz ve o, ahirette de en büyük zarara uğrayanlardandır:
Kendilerine apaçık deliller gelmiş, O Peygamber'in şüphesiz bir hak olduğuna da şahitlik etmişlerken imanlarının arkasından küfre sapan bir kavmi Allah nasıl hidayete erdirir (muvaffak eder)? Allah zâlimler gürûhunu hidâyete erdirmez. Muhakkak Allah'ın Meleklerin, bütün insanların lâneti onların üzerlerinedir. İşte onların cezaları" (Âlu İmrân, 3/85-87).

Öncelikle batıl olan hiç bir uygulamayı dinimiz kabul etmez. Hıdırellez kutlamalarını batıl ve hurafelerle doldurmak doğru değildir. Bahsettiğiniz hurafe uygulamalara itibar etmemek bu gibi hurafelerden uzak durmak gerekir.

Her sene bahar mevsimindeki yeşilliğin canlandığı mayıs ayının başlarında bir Hıdırellez bayramı kutlanmaktadır.
Bu bayramda insanlar ateşler yakıp üzerinden atlayarak kısmet bulacaklarını düşünmekte, içine girecekleri bir eve sahip olacaklarını ümit etmekte, daha nice niyetlerinin bu bayram günündeki bazı âdetlerle gerçekleşeceğini beklemektedir.. Bunların gerçekle ilgisi ne kadardır? Daha doğrusu, Hıdırellez ne demektir? Bunun bir aslı olmalı, sonra bu hale getirilmiş bulunmalı diye düşünmekteyiz. Bu konuda bilgi verebilir misiniz?

Efendim, bazı konular halk örfünde kabuk bağlayıp özünden uzaklaşır duruma girebilmektedir. Zannederim mayıs ayının başında kutlanan Hıdırellez bayramında da böyle bir kabuk bağlama durumu söz konusudur. Olayın aslını şöyle ifade edebiliriz:

Hazret–i Musa aleyhisselam zamanında hükümdarın birinin temiz niyetli bir oğlu kendini dine verir, dinî hayat yaşayıp dinî hizmetlerle hayatını değerlendirmek ister. Babasının hükümdarlığı, makamı, mevkii onu tatmin etmez. Hükümdar oğlunun kendini dinî hizmetlere adaması, çevrenin irşadına yönelmesi Rabb'imizin de hoşuna gider. Ona kerametler ihsan eder. Bu sebeple bu genç irşat için gezerken uğradığı çorak araziler yeşillenmeye başlar. Kupkuru çöllerin yemyeşil hale gelişi, oradan hükümdarın oğlunun geçtiğini göstermiş olur.

Arapça da yeşilin bir adı da (hazr) olduğundan çorak yerlerin yeşillendiğini gören halk buradan Hızır geçmiştir diyerek Hızır ismini meşhurlaştırmaya başlarlar.
Bir ara bu genç, zamanın peygamberi İlyas aleyhisselamla da buluşur. Böylece İlyas aleyhisselamla buluştuğu güne halk Hızır–İlyas buluşma günü olarak isim verirler.
Sonraları bu isim yuvarlanarak Hıdırellez şekline dönüşür. Tıpkı hoca merhumun, oğlunuzun adını Eyyüb koyarsanız dikkat edin, sora söylene söylene ip kalır, sözündeki gibi, Hızır ile İlyas da Hıdırellez olup çıkar..

Hızır’ın aslında geçtiği yerleri yeşillendiren bir veli mi, yoksa ayrıca bir de peygamber mi olduğu konusunda çeşitli rivayetler vardır. Fakat gerçek olan odur ki, velilerin hayatını yaşamakta olan Hızır aleyhisselam, beş çeşit hayat derecesinin ikinci derecesinde yaşamaktadır. Bu derecedeki hayat bizim gibi maddi şartlarla bağlı değildir. Bir anda birçok yerlerde farklı görüntülerle bulunabilir.

Bu yüzden halk arasında da Hızır aleyhisselam erişmiştir imdadına diye de söylentiler yayılmaktadır..

Bazen Hızır makamına çıkıp da Hızır’dan ders alan velilerin de olduğu, bunların Hızır gibi darda kalanların imdadına koştuğu, bu yüzden de onların da Hızır'ın kendisi sanıldığı anlaşılmaktadır.

Hızır–İlyas buluşma günü olarak bildiğimiz altı mayıs Hıdırellez bayramına bu bilgi ve ilgi bakılırsa herhalde gerçeğe daha yakın bir bakışla bakılma ve kutlama söz konusu olur.


26 Mart 2015 Perşembe

ARAPLARIN GÖZÜYLE TÜRKLER-SÜNNİ İSLAMDA İMAM GAZALİ



ARAPLARIN GÖZÜYLE TÜRKLER-SÜNNİ İSLAMDA İMAM GAZALİ

Dünkü yazımda Başbakan Erdoğan’ın Arap hayranlığına değinmiş, ‘Türkler Arapsız yaşayamaz’, ‘Biz Arapların gözüyüz, eliyiz’ gibi anlamsız sözlerine değinmiş,
 büyük Arap lideri Cemal Abdülnasır’ın ‘Ey Tanrım, sen Türklerin belâsını ver’ sözlerini anımsatmıştım.
Ama sorun sadece Nasır değil ki! Eli kalem tutan Araplar yüzlerce yıldır Türkleri kötülüyor, hakaret ediyor, başlarına gelen her felâketten Türkleri sorumlu tutuyor!
Bu tavır, Arap kültürünün ayrılmaz bir parçası gibi.
Örnek mi istersiniz? Prof. İlhan Arsel’in ‘Arap Milliyetçiliği ve Türkler’ adlı kitabına bir göz atalım.

982 tarihinde hazırlanan ve AMİR ABU’L-HALİT MUHAMMED B. Ahmed’e sunulan bir kitapta Kırgız Türkleri hakkında şunlar söylenmiştir:
“Onların (Türklerin) hükümdarı Kırgız Han diye anılır. Bu millet vahşi yaratık tabiatındadır ve insanlarının haşin ve sert yüzleri vardır ve saçları seyrektir... Kanun nedir tanımazlar, merhamet nedir bilmezler, fakat iyi dövüşürler.. ve savaşçıdırlar çevrelerinde bulunan bütün ülkelerin halklarıyla husumet ve savaş halindedirler.. Ateşe taparlar.. ve ölülerini yakarar.”

TOLEDO KADISI SA’İD AL-ANDALUSİ de 1068’de yazdığı ‘Kitab Tabakat al-Uman’ adlı çalışmasında ulusları bilimle uğraşıp ve uğraşmadıklarına göre iki kümeye ayırır ve Türkleri ‘bilimle uğraşmayan’ kümesine koyduktan sonra, bu kümede yer alan ulusların insandan ziyade hayvana yakın olduğunu belirtir!

12’nci yüzyılın ünlü İslam coğrafyacılarından olan İDRİSİ de kitabında Türklerin cahil, haşin, kaba, vahşi, savaşçı ve cesur, ama disiplinli olduğunu yazmıştır.

Aynı dönemde yaşayan YAKUT adlı yazar Nisapur kentini alan Türkler hakkında hiç de olumlu şeyler yazmamıştır: “Kana susamış ve yağmacı Türkler şehrin çeşitli semtlerine saldırdılar, rastladıkları her insanı, yaş ve cinsiyet farkı gözetmeksizin kestiler..
bir tek duvarı ayakta bırakmadılar.”

İMAM GAZALİ de Türklerin zekâ bakımından yetersiz olduğunu, dalalet içinde olduğunu, cehenneme layık bulunduğunu söyler.

NASREDDİN TUSİ DE ‘Ahlâk-ı Celâli’ adlı kitabında Türklerin taş yürekli, güvenilmez, insan kadri bilmez, kadın düşkünü, hain, ciddiyetten uzak, fakat cesur ve cömert olduğunu yazmıştır.

13’üncü yüzyılın tanınmış ARAP TARİHÇİSİ ALAEDDİN ATA MALİK CUVAYNİ de Türklerin kalbinde rikkat, şevkat gibi duygular bulunmadığını, Türklerin habis ruhlu, gaddar, kaba kuvvetin temsilcisi kişiler olduğunu ileri sürmüştür. Türklerin geçtiği yerlerin harabeye döndüğünü, ot bitmez olduğunu yazmıştır.

İlginçtir, Türkleri yermeyen, tam tersine öven bir kişi, bilim adamı olarak en büyük saygıyı gören İbn Haldun olmuştur! İbni Haldun’a göre, Araplar medeniyet yoksunluğunun ve ilkelliğin temsilcisidir. Araplar, bütün milletler arasında sanata en az yatkın olan millettir. Buna karşın, Türkler’i hem savaş tekniğinde, hem sanat alanında, hem de bilimde övgüye değer bulur.
Yarın devam ederiz...



AYDINLIĞA KOŞAN COĞRAFYANIN GERİYE DÖNÜŞÜ NASIL BAŞLADI?
Aslında bu coğrafyanın ilk önemli kırılması, yani aydınlığa koşan toplumun geriye dönüşü, bu gün Sünni düşüncenin de akıl babalarından olan, bilimi ve felsefeyi kafirlik olarak tanımlayan, İbni Sina ve Farabi'yi kafir olarak suçlayan İmam Gazali'nin (1058-1111) ünlü risalesi 'Tehatüful Felasife' yani "FelsefeninTutarsızlığı"nı yazmasıyla başlar.*
Öyle ki içtihat (yorum, yeni kural koyma) kapısını kapatarak dinin akla ve bilime göre yorumlanmasının ve çağa uydurulmasının önünü keser. Ümmeti, soru soran, eleştiren, yeni yorum getiren, akla uymayan şeylere itiraz eden, dinde akla uymayan şeyleri değiştirmeye kalkışan ve yoruma tabi tutmaya çalışan bir kitle değil, itaat eden ve teslim olan bir topluluk olarak tanımlar. İSLAM DÜNYASININ YOLU İMAM GAZALİ İLE BU ŞEKİLDE TIKANMIŞ OLUR.

Evrimci bir yanı da olana, Antik Çağ Grek bilimi ve felsefesi uzmanı olan, Aristo'dan Platon'a kadar çok sayıda felsefe ve bilim insanının eserlerine yorumlar yazan, onlara şerhler düşen
 İbni Rüşt (1126-1198)bu akımın saçmalığını ve tehlikelerini bir bir saysa dabilimin ve felsefenin kâfirlik olamayacağını, insan aklının özgür bırakılması gerektiğini, dini kuralların akıl ve mantıkla çelişmesi halinde akla göre yorumlanmasının doğru olacağı görüşünü savunsa da kimseyi inandıramaz.

 Gazali'yi eleştiren ünlü reddiyesini, 'Tehatüfül Tehafül' yani "Tutarsızlığın Tutarsızlığı”ını yazar. Avrupa’nın aydınlanma çağının bu bilim adamının eserlerinin Arapçadan Latinceye çevrilip, Avrupa’ya yayılması ile başladığı çoğu bilim çevrelerince kabul edilir.


İBNİ RÜŞT AYDINLANMAYI,  GAZALİ BAĞNAZLIĞI  GETİRDİ
İslam dünyasının yolu burada ikiye ayrılır.
Biri (bugünkü İslam dünyası) İmamı Gazali eleğini,
batı dünyası ise İbni Rüşt eleğini kullanmaya başlar.
 Doğal olarak da birinin eleğinde üretken olmayan çöpler, diğerinkinde de verimli tohumlar birikir. Bazı kaynaklarda bu yol ayırımına kadercilerle bilimcilerin kapışması olarak bakılır. Bilimciler bu münazarayı yitirdiler ve bu coğrafyanın yolunu kadercilerin eline teslim ederek, bağnazlık çukuruna yuvarlanmasına neden oldular.

 İbni Rüşt (1126-1198)’ü izleyen Avrupalılar aydınlanma çağını yakalamış, İmam Gazali'nin yolunu tutanlar da gericiliğin ve bağnazlığın çukuruna düşmüştü.

İmam Gazali'nin yolundan giden ülkelerden sadece bir tanesi, bundan 90 yıl önce bir şans yakaladı.
 Bu, genç Türkiye cumhuriyetiydi ve bu yeni akımın adı da bu kesime gönül vermişler tarafından Atatürkçülük ya da Kemalizm olarak adlandırılmıştı.
İbni Rüşt’ün dünya görüyle yola çıkan bu devrim, ne yazık ki temelleri 1946 yıllarında atılan karşı devrim ile sonunda tekrar İmam Gazali’nin yoluna düştü. 
Belli ki İmam Gazali’nin dünya görüşü ölmemişti, sinsi sinsi günümüze kadar sürdürüldü ve yeni bir vücutta ve yapılanmada tekrar sahneye çıktı (hortladı). Yaklaşık 90 yıl önce ayrıldığımız yol arkadaşlarımızın yanına yuvarlanmak ve onlara kavuşmak için herhalde biraz zamana ihtiyacımız olacak…

İbni Rüşt “dini kuralların akıl ve mantıkla çelişmesi halinde akla göre yorumlanmasının doğru olacağı” görüşünü savunmuştu,

İmam Gazali ise ümmeti, soru soran, eleştiren, yeni yorum getiren, akla uymayan şeylere itiraz eden, dinde akla uymayan şeyleri değiştirmeye kalkışan ve yoruma tabi tutmaya çalışan bir kitle değil, itaat eden ve teslim olan bir topluluk olarak tanımlamıştı.


TÜRKİYE GAZALİ'NİN RÜYASINI GERÇEKLEŞTİRMEK ÜZERE
Bugünkü dünyada resmi kurumlarda din simgesi olan örtülerle çalışma izni çıkaran, meclisine başörtülü vekil girmesini yeniden uygulamaya sokan, ilkokul öğrencilerine evrenin yapısı yerine kutsal kitabı ve peygamberin okutulmasını seçmeli zorunlu ders haline getiren, din işlerinden sorumlu başkanlığına 3-5 bakanlığın bütçesinden fazla para ayıran, komşu ülkelerin asker sayısından çok ücretli imam barındıran, kürsüye her çıktığında dinin bir yerini istismara kalkışan politikacılardan oluşan siyasi bir yapıya sahip olan, her gelişmeyi her buluşu kutsal kitabında arayan ve orada bulunduğunu ileri süren, kendi dininin bile farklı görüşlerini dışlayan ve tehdit olarak gören bir yapılanma olsa olsa İmam Gazali’nin hayal ettiği dünyada yaşanabilirdi. Türkiye belli ki İmam Gazali’nin bu rüyasını gerçekleştiren ülkelerin arasına katılmak üzere.


İBNİ RÜŞT'ÜN ELEĞİNİ BIRAKAN TÜRKİYE'NİN SONU NASIL OLACAK
Ne mi olacak? Dinimizde geleceğimizi saptayacak iki elek ortaya çıkmıştı: İmam Gazali görüşü, İbni Rüşt görüşü. Atatürk Cumhuriyeti hariç diğer Müslüman ülkelerin çoğu İmam Gazali eleğini kullanmıştı ve olması gereken yerlere de vardılar. Türkiye Cumhuriyeti yakın zamana kadar İbni Rüşt eleğini kullanmaya çalıştı, eksiklikleri olsa bile çağdaş bir yaşamın temelleri atıldı. Ancak Türkiye’de çok iyi planlanmış kurnaz planlarla elek değiştirildi. Doğal olarak sonuçları hemen gözükmeyecektir; yabani otların yayılması gibi zaman alacaktır. Sonuç:
 Diğer Müslüman ülkelerde ne olduysa, bu kafayla giderse bize de aynı şey olacak. Akşam sabah kutsal yönlendirmeler ile yol haritası çizilen, düşünemeyen, yorum yapamayan, yenilik yaratamayan, her şeyi kutsal kitabının içinde arayan, çekişmeye, sürtüşmeye, yalana talana yatkın, doğru sandığı şeylerin yanlışlarının üzerine oturtulduğundan haberi olmayan, sömürüye açık, egemen güçlerle işbirliği içinde olan ve egemen güçlerin kirli işlerinin tetikçiliğini yapan bir halk kitlesi ile bu halkı dini söylemlerle, son zamanlarda demokrasi sözcükleri ile sömüren, ülkenin zenginliklerini talan eden ve ettiren, kazandıklarını yabancı bankalara yatıran, ikbalinin devamı için devletin kurumlarını –doğru olup olmasına bakmadan- istediği gibi düzenleyen, gücünü yandaş basından alıp, doğruyu yazan çizenlere baskı uygulayan bir yönetici ve idareci kesimi bu eleğin son iki ürünü olarak seçilirler.


MÜSLÜMAN KARDEŞLER'İN ESİNLENDİĞİ MEZHEBİ İSTANBUL'A HANGİ PADİŞAH GETİRDİ?
Bu coğrafyadaki insanların pek azı da olsa, yaklaşık bugün 30-35 ülkeye 400-600 yıl egemen olmuş bir imparatorluğun dünya insanlarının tümünün kullanabileceği bilimsel katkı, buluş, edebiyat ve sanat konusunda neden herhangi bir katkı yapamadığını merak edebilir. Hatta daha önce ilklerin gerçekleştiği bu coğrafyada mevcut olan yaratıcı gücü, sanatı, bilimsel atılımları yürütemediğini de merak edebilir.
Osmanlı, aslında ilk yıllarında dünya politikasına ve sanatına damgasını vuran, gelmiş geçmiş en bilgili, yetenekli ve yerine göre kurnaz devlet adamlarını barındıran Bizans İmparatorluğunun düşünürlerini, devlet adamlarını, sanatkârlarını dışlamadığı ve kendi bünyesine aldığı için büyük bir atılım yapmıştır. Her düşünceye, her inanca, her fikre gerekli serbestliği vermiş ve böylece tek tip insan yetiştirilmesinin önünü tıkamıştır. Ne zamana kadar? Yavuz Sultan Selim Mısır’ı gidip (4 Şubat 1517) oradan dünyanın gelmiş geçmiş en gerici ve tutucu, bağnaz mezhebi olan Aşarilerin 1000 kadar sözüm ona ulemasını (aslında mürtecisini) İstanbul’a getirip onlardan icazet almaya başlayıncaya kadar. Aşari mezhebi Sünniliğin ve Müslüman Kardeşler örgütünün de önemli ölçüde esinlendiği bir akımdır.
İnsanların yönlendirilmesinde dini kurallar adı altında çok güçlü, kimsenin itiraz edemediği, ettiğinde kellesinin gittiği yeni bir anlayış getirilmiştir. Bu mezhebin inancına göre Kuran’ın hiçbir harfi, hatta elifin üzerindeki esresi bile yoruma tabi tutulamaz, değiştirilemezdi. Dinde değişim, dönüşüm, yeniliklere ayak uydurma bu mezhebin görüşüne göre yasaklanmıştı. Osmanlının gelişmeye ve aydınlığa yürüyeceği yol bu gelenlerle birlikte tıkanmıştı. Ancak Bizans’tan edinilen bilgilerin oluşturduğu hız hemen kesilmedi Kanuni Sultan Süleyman zamanında da bir süre devam etti ve onun da basiretsiz kararlarıyla birlikte çöküşe geçildi. Genç Türkiye Cumhuriyeti kuruluncaya kadar.
İmparatorluk döneminde, müspet bilimin, bilim adamlarının (kendini aydın zanneden birçok kişi din adamlarını da bilim adamlarının içine sokmaya çalışsa da bu yanlıştır) teşvik edildiği, perspektiften yoksun, insan yaratıcılığını körelten minyatür ve tezhip sanatından başka güzel sanatlara destek sağladığı, çoğunluğu birbirine benzeyen cami, ordunun geçmesi için köprü ve ticaretten vergi alınabilmesi için kervansaraydan, çocuklarının, paşalarının ve gözdelerinin oturması için yapılan köşklerden başka yapı sanatına da destek verdiği görülmemiştir.


BU ÜLKE OSMANLI'YA KADAR BİR HEYKEL BAHÇESİYDİ
Bunları yazdığım için at gözlüğünü bir türlü atamayan birçok kişi bana kızacaktır biliyorum. Ancak gerçeği görmek için dünyayı gezmeniz de gerekmez. Güney sahillerini, Ege sahillerini boydan boya, hatta Osmanlının Payitahtı İstanbul’u gezmeniz yeterli. Bu ülke Osmanlılara kadar bir heykel bahçesiydi, kütüphaneleri, tiyatroları, amfileri, su kemerleri, yağlı boya resimleri, freskleri, mozaikleri, şehircilik tasarımları ile dünya sanat ve edebiyat tarihinin başköşesine oturmuştu. Bugün onlarca milyar dolar kazandığımız turizm bile ya doğal kaynaklarımızı (deniz, jeolojik oluşum, yayla ve dağları) kullandırmadan ya da bu insanların bize bıraktıkları (çoğunu da koruyamadık, tahrip olmasına göz yumduk, birilerine hediye ettik vs) arkeolojik eserleri pazarlamayla elde ediliyor. Heykelin ve resmin yasaklandığı bir ülkeden ne olursa o oldu…


SİNSİ SİNSİ ELEĞİN GÖZÜNDEN SIZDILAR...
Kaynağını üretken kuşaklar yetiştirmeyen her toplum en sonunda ya yok olur ya da başkalarının kölesi olur. Türkiye 1946’lı yıllara kadar uygar ülkelerin eleğini kullanarak yaratıcı, dünyayla barışık, temel bilimlere yatkın, sanatı ve edebiyatı ötelemeyen, çağın modern kurumlarına sahip nesiller yetiştirmeyle işe başlamıştı; 1950 yıllarından sonra zor şer direğe astığımız daha önceki toplumun eleğini tekrar indirip, insanları, batının aydınlanma çağında bıraktığı yöntemlerle (Ortaçağ yöntemleriyle) tekrar yönlendirmeye ve seçmeye başladık. Fiziki olarak bazı ilerlemeler görülse de zihinsel geriye göç başlatılmıştı. İkinci bir Yavuz Sultan döneminin kapısı açılmıştı. Aynen yabani ot tohumları gibi birden bire uygun ortam bulamadılar; doğal olarak kendilerini gösteremediler; yavaş yavaş (sinsi sinsi) eleğin gözlerinden sızdılar; 1980 çimlenme zamanıydı; darbe onlara bu ortamı yeterince sağlamış; hatta bu öğretinin kökleşmesi için Anayasayla eğitimin zorunlu parçası bile olmuşlardı.
İnsanın atılım yapabilmesi için iki şeyi doğru kullanması gerekir. Birincisi zamanı, ikincisi kaynakları. Bu coğrafyanın insanı, inançlarımı yerine getiriyorum diye zamanını ve kaynaklarını önemli ölçüde tüketiyor. Bir saniyenin ve bir sentinin hesabını yapan rakiplerinizle bu durumda nasıl aynı hizaya geleceksiniz. Bunlar yetmezmiş gibi son zamanlarda çocuklarımızı da ilkokuldan başlayarak bu elekten etkin olarak geçirebilmek için gerekli yasal düzenlemeleri yaptık, hızla açılan bu öğretinin yaygınlaşmasına yönelik yeni okullarla alt yapıyı da büyük ölçüde tamamladık.


ACI SONUCU ÇOK DEĞİL ON YIL SONRA GÖRECEKSİNİZ
Demokratik açılım diye çağlar ötesinin giysilerini yeni bir kreasyon ile simgeleştirerek olmaması gereken yerlere sokmayı sosyal atılım olarak gösterdik. Bu simgelerle, bu örtülerle bir yere giden, saygın bir ülke göstermek olanak dışı olmamasına karşın, bunu çağdaş bir görüşün ürünü olarak sunduk; halkımızı da inandırdık. Zaman zaman kendimden kuşku duyuyorum; acaba benim diğer insanlardan farkım mı var; acaba ben dört gözlü müyüm diye? Her gün görsel basında kan gölüne dönen ülkelerin, fakirlikten inleyen coğrafyaların, canı pahasına başka ülkelere sığınmaya çalışan insanların doğdukları ve yaşadıkları sokaklara bakıyorum, bizim çağdaş demokrasinin örtüsü diye ısrarla takılmasını güvenceye almaya çalıştığımız örtülü insanlarla dolu. Aksini gösteren tek bir örnek yok. Bu, basit bir rastlantı mı? Aslında, bu örtüyü her yerde giyilebilmesini savunanların söylediği gibi, bu simge, bir politikacımızın mecliste parti rozetleri taşınıyorsa simge olarak türban niye taşınmasın biçimindeki anlamsız örneğinin ötesinde çok önemli bir şeyi de simgelemektedir: Bir düşünme tarzının, bir dünya görüşünün, evreni algılama biçiminin farklılığını ortaya gösteren bir simge olmuştur. Dünyaya yukarıdan baktığımızda, gericiliğin, akıl dışılığın, geri kalmışlığın, çatışmanın, uzlaşma kültürü yoksunluğunun, ahlaksızlığın, rüşvetin, cehaletin, dünya bilimine ve kültürüne bir şey koyamamanın simgesi olmuştur. Bir defa olsun doğru düşünmeyi deneyelim: Yukarıdaki tablolara eşlik eden örtü biçimi, dünyada nasıl bir izlenim yaratıyor? Bu kadar farklı coğrafyada ve nitelikleri bu kadar farklı olan ülkelerde bu örtü biçimiyle bu çağdışı davranışların bir arada bulunması gerçekten bir rastlantı mı? En az bir defa bu soruyu kendinize sorun. Bu örtüyü bu bakış açısından her yerde yaygınlaştırmaya çalışan zihniyetinin gerçekten bu ülkeye hizmet ettiğini mi düşünüyorsunuz? Ne olur bana bunun tersi olan bir örnek gösterin. Her ne kadar hepsi bacımız hepsi kardeşimiz deniyorsa da, çok yakında bu örtünün nasıl bir elek görevi yaptığını hep birlikte göreceğiz. Eğer aklımızı başımıza almaz isek, bir şeyleri irademizle ve çabalarımızla değiştiremezsek, eleğin ürünlerini çok değil birkaç 10 yıl sonra acı bir şekilde göreceksiniz…


BİNBİR HİLE VE DÜZENBAZLIKLA SON ELEME DE GERÇEKLEŞTİRİLDİ
Adı ister açılım olsun ister demokratikleşme olsun, Atatürk ve arkadaşlarının kurdukları bu bilim, sanat, uygarlık tarlasını, gericiler, ırkçılar, bölücüler, cumhuriyet düşmanları, kendine ikinci Osmanlılar diyenler istila etmeye başladılar. Aslında NATO, Avrupa Birliği, özellikle yöneticilerimizin seçilmeden önce ve sonra sırtını sıvazladıkları stratejik ortağımız (ABD), çoktan ayrık otu gibi, Atatürkçü, Kemalist ya da aydın geçinen insanlarımızın nemelazımcılığından, duyarsızlığından, beceriksizliğinden dolayı gizli gizli kanser hücresi gibi her kuruma sızmıştı. 1950 yıllarından bu yana bu ülkenin geleceğindeki zorlukları, tehlikeleri ve tuzakları gören çok sayıda insan bu sefer emperyalist akımın eleği ile önceleri komünist diye ve solcu diye hatta dinci ve tutucu olmasına karşın milli görüşle bu egemen güçlere karşı çıkanlar ayıklandı; daha sonra da demokrasiye darbe adı altında bin bir tuzak, düzenbazlık ve desise ile çeşitli adlar takılarak son eleme de gerçekleştirildi. Hepsinde de yansız yargı (!) yolu kullanıldı.
Yabani otları bir gün koparmaya kalkıştığınızda, bünyenizi ağ gibi saran bu ayrık otlarıyla karşılaşacaksınız. İşimiz zor, galiba bir daha Nutku okumamız gerekecek…"
Prof. Dr. Ali Demirsoy (Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Emekli Öğretim Üyesi)
Odatv.com
*Bin Yıllık Kavga-Merdan Yanardağ, Yurt Gazetesi