4 Ekim 2014 Cumartesi

KURBANIN KÖKENİ



 KURBANIN KÖKENİ
İslam’da kurban sözcüğünün Arapçadaki K-R-B-KURB kökünden geldiği ve Arapça’da -an eki olmadığından, kurban sözcüğünün Farsça’dan geçtiği öne sürülür.
Doğrusu İBRANİCEDEKİ “KORBAN” sözcüğünden geldiğidir.
 KURBANIN KELİME ANLAMI armağan sunarak yakınlaşmak, bağlılığını göstermek, sevgisini-saygısını belirtmektir.
 Bildiğimiz anlamda hayvan kesme olarak kurbanın Arapça karşılığı ise “ZİBH”TİR.
 KUR’AN’DA KURBAN SÖZCÜĞÜ  Ali imran suresi 183, Maide suresi 27 ve Ahkaf suresi 28. ayetlerde geçer. Zibh sözcüğü ise sadece Saffat suresi 107. ayetinde geçmektedir.

Kurbanın kökeninin paleolitik çağa yani taş devrine kadar dayandığı tahmin edilmektedir. Platon’a göre kurban, ilahlara sunulan armağandır. Armağan sunmanın nedeni, insanlara korku veren doğa olaylarını ilahların kızgınlığına bağlayıp onlara hoş görünmeye çalışmaktır.
Eski toplumlarda kurban, bir bitki olabildiği gibi, bir hayvan ve insan da olabiliyordu.
Bu açıdan kurban, kanlı kurban ve kansız kurban olarak iki türe ayırılabilir.

Kurban armağanı bireysel veya topluca ayin törenleriyle sunulur. Seçilen kurbanın, bitkiler içinde ürünün en kaliteli, hayvanlar içinde de en besili, en sağlıklı olmasına özen gösterilir. Kurbanlar, tapınakların sunaklarında sunulduğu gibi, sunulan ilahın cinsine göre değişik yerlerde de sunulabilir. Örneğin dağda, deniz kenarında, yeraltında veya mezarlarda. Kurban ayinleri genellikle hasat döneminde yapılır. Ayrıca ilk ve son başaklar biçilmez, tarlada bırakılır. Tohum ekenler kadın olur ve cinsel objeler kullanılır. Kurban, armağan olmasının yanında tarım ve bereketle olduğu gibi cinsellikle de yakından ilişkilidir.


ESKİ TÜRKLERDE KURBAN:
Türklerin eski inanç sistemine göre aşağı yukarı kurbansız ayin yapılmaz. Kurban mefhumunun da eski Türkçede tam karşılığı kesin olarak bilinmemektedir. Günümüz Türk boylarında TAYILGA ve HAYILGA kelimeleri varsa da, Moğolcadan geçtiği düşünülmektedir.
 Saha Türkçesinde kurban anlamına gelen KEREH sözü vardır. Oyunun iştirakıyla ruhlara sunulan kurbana denilir. Kurban edilen atın, sırıklara takılan derisine de bu ad verilir. Eski Türk yazıtlarında da bu kelimeyi görmek mümkündür.

Kanlı kurbanlardan başka bir de KANSIZ KURBANLAR vardır. Saçı denilen buğday, süt, kımız, yağ gibi armağanlar ile yalma denilen ağaçlara veya kamın davuluna bağlanan paçavralar, ateşe yağ atma, tözlerin ağızlarını yağlama ve kımız serpme gibi törenler bu kansız kurbanlardır.
Kansız kurbanların en önemlisi ruhlara bağışlanarak başı-boş salıverilen hayvanlardır. Bu tür kurbanlara eski Türkler “IDUK” demişlerdir. Bunun kelime karşılığı “SALIVERİLMİŞ”, “GÖNDErilmiş” demektir. Terim olarak “tanrıya gönderilmiş, tanrıya bağışlanmış hayvan” anlamını taşır. Bu hayvana yük vurulmaz, sütü sağılmaz, yünü kırpılmaz.

En önemli kurban attır. Attan sonra koyun gelir. Gerek bugün Kök Tengri dinini devam ettiren Türklerde, gerekse müslüman olmuşlarda kurban için en makbul hayvan erkek olanlardır.
Dede Korkut hikayelerinin kahramanları Oğuz Türkleri kurban olarak
 “attan aygır,
deveden buğra,
koyundan koç” kesmişlerdir.
Kırgız ve Kazaklarda da aynı motiflere rastlanılır.
Kurban edilen hayvanların kemikleri kırılmaz. Köpeklere verilmez. Ateşe atılır veya yere gömülür. Bazı özel törenlerden soma kurban kemikleri toplanarak, bir kaba konulup, kayın ağacına asılır. At kurbanlarının kafatası ise bir sırık üzerine konulur.

SÜMERLERDE KURBAN:

ASURLULARDA kesilen oğlak ya da kuzu gibi yavru hayvanların, insanların bütün günahlarını temizleyeceklerine inanılır.
 Babil’de haftanın yedinci günü olan cumartesi ugursuz sayılır ve bu ugursuzluktan kaçınmak için adaklar adanıp kurbanlar kesilir.
Sümerlerde en degerli kurban kuzudur. Ancak domuz da dahil diğer hayvanlar da kurban edilirler. Bir hastanın günahlarına karşılık olarak domuz kurban edilir ve hayvanın gövdesi altı parçaya bölünerek hastanın üzerine bırakılır.
Kutsal sularla yıkanan hastanın başı için domuzun başı, karnı için domuzun karnı ve diger organları içinde domuzun organları kişinin günahlarına karşılık olmak üzere cinlere sunulur.

AZTEKLERDE İNSAN KURBANI:

Aztekler güneş tanrısına günlük besin olarak insan kanı ve yüreği sunmak gerektiğine ve “güneş insanları” olarak kendilerinin de tanrıya bu kurbanı bulmakla yükümlü olduklarına inanırlardı.
 Kurban yürekleri quauhtlehuanitl’e (yükselen kartal) sunulur ve quauhxicalli’de (kartal vazosu) yakılırdı.
Savaşta ya da sunak taşında ölen savaşçılara quauhteca (kartalın insanları) denirdi. Savaşçıların öldükten sonra, ilkin güneşin parlak kuyruğunun bir parçasına dönüştüğüne, dört yıl sonra da sonsuza değin kolibrilerin bedeninde yaşamaya başladıklarına inanılırdı.

Aztek yılının ikinci dinsel tören ayı olan Tlacaxipehualiztli’de (İnsanlann Yüzülmesi), rahipler yüreklerini çıkararak insanları kurban ederlerdi.
 Daha sonra bu kurbanların yüzülerek sarıya boyanan ve teocuitlaquemitl (altın giysi) denen derilerini üzerlerine giyerlerdi. Öteki kurbanlar ise bir çerçeveye bağlanarak oklarla öldürüldü. Yere damlayan kanlarının verimli ilkbahar yağmurlarını simgelediğine inanılırdı. Xipe Totec, onuruna söylenen bir ilahide, Yoalli Tlauana (Gece İçkicisi) olarak anılırdı. Bunun nedeni bereketli yağmurların gece yağdığına inanılmasıydı. Aynı ilahide Xipe Totec’e, bereketin simgesi Ouetzalcoatl’ı getirdiği ve kuraklığı önlediği için şükranlar sunulurdu.

YAHUDİ VE HRİSTİYANLARDA KURBAN:

Yahudilikte iki tür kurban vardı. Yakma kurban ve takdimeler. Süleyman Mabedinin yıkılmasından sonra Kurban ibadeti askıya alınmıştır. Günümüzde Yahudiler, günahlardan arınmak için horoz veya tavuk kurban eder, etlerini fakirlere dağıtırlar.
Hıristiyanlıkta ise İsa’nın çarmıhta bütün insanlığın günahları için kendisini kurban ettiğine inanılır. Ekmek-şarap ayini bu kurbanı temsil eder. Dolayısıyla kurban kesmeye gerek duymazlar.

İSLAM’DA KURBAN

İslamiyet öncesi Kureyş putperestleri de aynı diğer toplumlar gibi kurban kesmekteydiler.
 Kabe’de her kabile kendi putuna ve ilahına kurban keserdi. Hatta insan kurban etmeye girişimlerin de olduğu ama engellendiği rivayet edilir.
Hz. Muhammed’in dedesi Abdulmuttalip’in “10 oğlum olursa birini kurban edeceğim” dediği ve gerçekleşmesi üzerine kura çektiği, kuranın peygamberin babası Abdullah’a çıktığı söylenir. Ama Kureyşliler insan kurbanının yaygınlaşmasını engellemek için buna izin vermedikleri, Abdullah’ın yerine 100 deve kurban edildiği öne sürülür.

Tevrat’ta İbrahim’in İshak’ı kurban etme girişimi, Kur’an’da isim belirtilmemesine rağmen İslam’da İsmail’in kurban edilmek istenmesi ve bu esnada Cebrail tarafından bir koçun indirilmesiyle evlat-insan kurbanından kurtulunduğu şeklinde aktarılır.
Kur’an’da Saffat suresinin 100 ve 111. ayetleri arasında İbrahim’in bir oğul istediği ve Allah’ın bunu kabul ettiği, daha sonra da rüyasında kurban emrinin geldiği ve tam kurban edeceği sırada oğlu yerine koyun verildiği anlatılır. Ve hemen ardından 112. ayette daha sonra İbrahim’e İshak’ın da müjdelendiğini yazar. Buradan anlaşılır ki Kur’an, kurbanlık oğul olarak İsmail’i kastetmektedir ki bu durum Tevrat’la çelişir. Tevrat net olarak kurban edilmek istenen oğulun İshak olduğunu yazar.

Saffat 101. Biz de kendisine yumuşak huylu bir oğul müjdeledik.

Saffat 107. Ve ona büyük bir kurbanlık fidye verdik.

Saffat 112. Ona bir de salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı müjdeledik.

Yaratılış, 22: 9. Tanrı`nın kendisine belirttiği yere varınca İbrahim bir sunak yaptı, üzerine odun dizdi. Oğlu İshak`ı bağlayıp sunaktaki odunların üzerine yatırdı.

Diğer taraftan yine Tevrat’a göre İbrahim, karısı Sara’nın güzelliğinden etkilenen kralların hediyeleri sayesinde büyük bir zenginliğe kavuşmuştur. Binlerce davara-sığıra sahiptir ve muhtemelen celeplik yani hayvan tüccarlığı yapmaktadır.

Hz.İbrahim’in davar zenginliği ile kurban şartı arasında bir bağ olup olmadığını kesin olarak bilemesek de, bir erkek evlat sahibi olmak için bir başka erkek evladını kurban etmenin normal bir insanlıkla bağdaşmayacağını anlamak bir insan için zor değil. Üstelik bir rüyaya dayanarak. Günümüzde bile bu tür rüyaları Allah’tan zannederek çocuğunu kesen babalara rastlayabilmekteyiz.

KUR’AN’DA KURBAN KESMEK SADECE HACILARA FARZ OLARAK BELİRTİlir. Herhangi bir sebeple hacca gidemeyenlerin ise kurbanlarını hacca ulaştırmaları istenir.

Bakara: 196. Hac ve umreyi de Allah için tamam yapın. Eğer bunlardan alıkonursanız, o zaman kolayınıza gelen bir kurban gönderin. 
Bununla beraber bu kurban, kesileceği yere varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. İçinizden hasta olana veya başından bir rahatsızlığı bulunana tıraş için oruç veya sadaka yahut da kurbandan ibaret bir fidye gerekir. Engellemeden kurtulduğunuz zaman da her kim hacca kadar umre ile sevab kazanmak isterse, ona da kolayına gelen bir kurban gerekir. Bunu bulamayana ise üç gün hacda, yedi de döndüğünüzde ki tam on gün oruç tutması lazım gelir. Bu hüküm, ailesi Mescid-i Haram civarında oturmayanlar içindir. Allah’tan korkun ve bilin ki Allah’ın azabı gerçekten çok şiddetlidir.

BUNA RAĞMEN HACCA GİTMEYENLERCE DE KESİLİR HALE GELMİŞTİR. Hacıların kestiği güne denk getirilmesiyle birlikte gelenekselleşmiş ve zamanla bayrama dönüştürülmüştür.
 Muhtemelen hacca gidemediği gibi, kurban da gönderemeyenler; kurbanlarını kendi bölgelerinde kesmesiyle yaygınlaşmıştır.
 ŞAMANLIKTAN GELEN KURBAN KESİM VE ADAK GELENEĞİ ile de yabancı olunmayan bu durum kolayca benimsenmiştir.
 Önceleri Kur’an’da Kevser suresinde peygambere emredilmiş olmasından dolayı sünnet olarak iddia edilen kurban, zaman içinde vacipmiş gibi ifade edilir olmuştur.
 MEZHEPLERE GÖRE KURBAN  Hanefilik vacip derken, Şafilik, Malikilik ve Hanbelilik sünnet olarak nitelendirmiştir.

Kurban kesmeye delil olarak gösterilen; Kevser süresindeki “VENHAR” kelimesidir.
Bu kısa surede Hz.Muhammed’e seslenildiği gibi, venhar sözcüğü sadece boğazlamak-kesmek anlamına gelmez. Elini göğsüne koymak, boyun eğmek, kıyam etmek gibi anlamlar da taşır.

Şüphesiz, Biz sana Kevser’i verdik.
Şu halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. ( Öyleyse rabbine bağlan ve boyun eğ)
Doğrusu, asıl ebter (soyu kesik) olan sana kin duyandır.

Ayette “size” değil “sana” deniyor, dolayısıyla peygambere hitap ediliyor. Yani, söylendiği gibi bu ayet kurbanın vacip-farz olduğunu göstermez. Kaldı ki bu surenin Mekki olduğu söylenir. Oysa Mekke döneminde hac ve kurban yoktur.
Bu da ayetteki “venhar” sözcüğü ile “kurban kes” değil, “boyun eğ” emri verildiğini güçlendirir.

KURBANI ŞART GÖSTERMEK için Kevser suresi dışında bazı sahih olmayan hadislere de dayanılır. Özellikle Tırmızi’nin her yıl müslüman bir ailenin kurban kesmesinin vacip olduğunu bildiren hadis, kurban kesmeyi adet haline getirmiştir.

Bir bakıma Hacca gidemeyenlerin kurbanlarını Mekke’ye göndermeleri yerine kendilerinin kesmesi daha doğrudur. Hiç olmazsa fakir-fukara da nasiplenmiş olur. Zaten Hac’da kesilen milyonlarca kurbanın sadece %10-15’lik bölümü değerlendirilebilmekte, %90’ına yakını telef olmaktadır. Bu nedenle gelenek haline gelen kurban kesimlerinin olumsuz nitelendirilmesi yerine, kesim ve hijyen ortamlarının modernleştirilmesi daha doğru olacaktır. Bunun yanında kurbanın sadece kan akıtmak demek olmadığı, Allah için fakirlere farklı yardımlar ve hediyeler de sunmanın da bir çeşit kurban olduğundan toplumun bilgilendirilmesi gerekir.
 Her ne kadar buna cesaretle girişen birkaç din adamı dinciler tarafından aforoz edilmeye ve itibarsızlaştırılmaya çalışılsa da, gelecekte doğruların yerleşeceğinden şüphe yoktur.

Serdar Kaan Korkmazgil
http://panteidar.wordpress.com/

24 Eylül 2014 Çarşamba

EZİDİLER YADA YEZİDİLER KİMDİR? ŞEYTANA MI TAPIYORLAR?









EZİDİLER KİMDİR?ŞEYTANA MI TAPIYORLAR?

 Ezidilik, Ortadoğu’nun kadim dini geleneklerinden birisidir. Anavatanı Kürdistan coğrafyasıdır.
 Günümüzde, Irak Federal Kürdistan Bölgesi, Türkiye, Suriye, Ermenistan, Gürcistan, çeşitli Avrupa ülkeleri ve Rusya federasyonu sınırları içinde yaşıyorlar. Eskiye nazaran nüfusları çok azalmış. Ezidi kaynaklarına göre, şu anda bütün dünyada, Irak Federe Kürdistan Bölgesi’nde 400-450 bin, Suriye’de 15-20 bin, Türkiye’de binlerle ifade edilecek küçük bir nüfus, Rusya Federasyonu’nda 150-180 bin, Avrupa’da 60-75 bin olmak üzere toplam 750 bin Ezidi yaşamaktadır.
Avrupa’daki nüfusun büyük çoğunluğu Türkiye’den gidenlerdir, dolayısıyla buradaki Ezidilerin hemen tümü Türkiyelidir. Dünyadaki toplam Ezidi nüfusun yarısından fazlası Irak Kürdistanı’ndadır. Musul’a bağlı Ninova ve Duhok’a bağlı Şengal bölgeleri barındırıyor bu nüfusu. Ezidiler Kürt’tür. Hemen hemen tümü Kürtçe’nin Kurmanci lehçesinin Botan şivesini kullanıyor. Bunun yanında Ninova’da bulunanların bir kısmı şu anda Arapça da konuşuyor.
Ezidi inanç sisteminin kurucusu ve peygamberi olarak kabul edilen ŞEYH ADİ BİN MUSAFİR
 aslen Hakkârili olup Lübnan’a göçmüş bir ailenin çocuğudur.
1072 yılında Baalbek’te doğmuştur.
Musul’un kuzeyinde yer alan Laleş Vadisi’ndeki eski bir manastırı bir dergâha çevirdi, bu dergâhta birçok mürit yetiştirdi, kimin yazdığı hâlâ kesinlik kazanmamış, dünyanın en kısa kutsal kitabı olarak kabul edilen ve tamamı Kürtçe olan Mishefa Reş’i (Kara Kitap) kutsal kitap belledi ve 1162 yılında vefat etti. Şeyh vefat ettikten sonra Laleş’teki tapınakta gömüldü, bu tarihten itibaren Laleş tapınağı, Musul, Hakkâri, Botan Çayı, Cizre, Nusaybin, Mardin, Van, Kafkaslar ve Urmiye’de bulunan Kürt aşiretleri içinde yaygınlaşmış olan Ezidi inancına sahip herkes için bir hac mekânına dönüştü.


KUTSAL VADİNİN GİZEMİ
HER yıl 6-13 Ekim günleri arasında Laleş’te büyük Ezidi buluşması yaşanır.
Bunun adı “Cema (Toplanma) Bayramı”dır. Şeyh Adi’nin türbesine yapılan hac ziyareti, onlar için hem dini, hem de milli bir vazifedir. Bu tören sırasında, şeyhin sandukasına yüz sürüp üç kez tavaf eden her Ezidi hacı olmuş sayılır. Şeyhin türbesine, Sırat Köprüsü denilen bir köprüden geçerek ulaşılır.
Türbenin içinde bir pınar var. Pınarın adı “Akpınar”dır (Kahniya Sipî). Bu pınarın suyuna zemzem suyu adı verilir. Çocuklarını bu pınarın suyuyla vaftiz ederler. Hac vazifesi, bir tören şeklinde yerine getirilir. Vadi boydan boya, kocaman dut ağaçlarıyla çevrilidir ve her dut ağacına bir büyük dini şahsiyetin adı verilmiştir. Bu ağaçlar teker teker ziyaret edilir. Vadide bulunan ağaçların tek dalını bile kesmek, günahların en büyüğüdür. Kutsal vadinin hiçbir yerinde ayakkabı ile dolaşılmaz. Burada zinhar cinsel ilişki kurulmaz. İçki içilip sarhoş dolaşılmaz. Kem gözle kimseye bakılmaz. Ziyaret boyunca her türlü kötülükten arınır insan, pür iyilikle dolar.
Ezidiler, tarih boyunca aldıkları yaraların acısını dindirmek istercesine seher vakti, güneşin ilk ışıkları vadiye vurur vurmaz, yüzlerini güneşe çevirip dua etmeye başlarlar. Sonra Şeyh Adi’nin türbesinin kapısında sıraya geçerler. Türbenin kapısında dizilmiş olan din adamları şeyh, pir, kaval (qewal) ve fakirlerin (feqîr) ellerini öpüp durmadan kavilleri okurlar. Kaval ve fakirlerin çaldıkları bendirler ve okudukları kaviller eşliğinde dans ederler. Güneş batarken de, tekrar hep birlikte yüzlerini güneşe çevirip içlerinden geçenleri kavil ve dualarla güneşe anlatırlar. 

SABAH VE AKŞAM GÜNDE 2 KEZ KILINIR NAMAZ. Sabah namazında, güneş belirli bir sarılığa ulaştıktan sonra, güneşe karşı durup 3 defa eğilmek (rükua varmak) suretiyle kaviller okunur. Akşam güneş batmaya yüz tuttuğunda da aynı hareket tekrarlanır.
Ezidilik hiçbir dinin, felsefenin kolu ya da devamı değildir. İçinde Mezopotamya’da bulunan bütün dinlerden, felsefelerden, inançlardan birer parça barındırır.
Hıristiyanlıktan vaftiz ve İsa’nın yeniden doğacağı inancını,
Zerdüştlük’ten düalizm ve ateşin kutsallığını,
 İslamiyet  sünnilik kolundan ’ hac, oruç, namaz, sünnet ve kurbanı, Alevilik’ten ahret kardeşliğini (birayê axretê), Şamanizm’den dans ve zikir törenlerini aldığını söylerler konunun uzmanları.
EZİDİİ KELİMESI NEREDEN GELİYOR?
Son IŞİD saldırısına kadar Türkiye’deki yazılı ve görsel basında isimleri hep “Yezidi” olarak geçti. Kürtçe kavramların doğru yazılmasına özen göstermeyen basın, ne olduysa son günlerde dil değiştirerek isimlerini gerçek biçimiyle “Ezıdi” olarak yazmaya başladı. Aslında isimleri konusunda, Batılı misyonerler tarafından keşfedildikleri günden bugüne bu karışıklık hep sürdü. Kimin onlara ne dediği önemli değil, önemli olan onların kendilerine ne dediği...
Kürtçe bilen hiçbir Kürt’ün ağzından, onları tanımlarken “Yezıdi” kelimesi çıkmaz. Onlar ve Müslüman Kürtler onlara “Êzıdi” veya “Ezıdi” diyor. “Ezıd” kök isimdir, “i” eki aitlik bildirir Kürtçe’de. Yani “Ezıdi” derken, “Ezıd’e ait olan, Ezıd kavmine, dinine mensup” demek istiyoruz. Kelimenin kökeni hakkında birçok fikir ortaya atılmış. İran’ın “Yezd” şehrinden geldikleri için bu isim aldıklarını söyleyenlerden, Farsça’daki “Tanrı” anlamına gelen “Yezdan”a, Kürtçe’deki “beni yaratan” anlamındaki “Ezda” kelimesinden, Farsça’daki “Îzed” kelimesine kadar bir yığın değişik fikir bugüne kadar hep tartışıldı. Ama günümüz Ezıdi aydınların en çok rağbet ettikleri isim “Ezıdi” kelimesi. Bu aydınlardan Xelil Cındi Reşo’ya göre bu kelime ilk defa “temiz ruhlar”, “dosdoğru yolda yürüyenler” anlamına gelen “E-zı-di” şeklinde Sümer yazıtlarında kullanılmış.
Gazetemiz yazarlarından Murat Bardakçı ise Yezıdi kelimesinin Kerbela’da Hazreti Hüseyin’i şehit eden Muaviye’nin oğlu Yezid ile hiçbir alakası olmadığını, buradaki Yezid’in kökeninin Farsça’da “Allah’a ibadet eden” anlamına gelen “Îzed” kelimesinden geldiğini, “Îzed” veya “Îzid”in İran’ın eski dini olan Zerdüştlük’te iyilik tanrısı olduğunu, bu tanrının bir başka adının “Hürmüz” olduğunu ve kötülük tanrısı “Ehriman”la mücadele halinde olduğunu, kelimenin Farça’dan Kürtçe’ye “Ezid” şeklinde geçtiğini” söyler ki, bu yorum günümüz Ezıdi aydınlarının da yorumuna çok yakındır. Ben de aynı fikirdeyim.
ŞEYTANA TAPMAZ  ONU YOK SAYARLAR
Ezidi inanışında Tanrı, dünyanın koruyucusu değil sadece yaratıcısıdır. O faal değildir ve dünya ile ilgilenmez. O yüzden dünya iktidarını 7 meleğe devretmiştir. Her bin yılda bir melekler insan kılığına girip yeryüzüne iner, yeni bir kanun getirir, giderlerken de geride bir çocuk bırakırlar. İşte o çocuk bir şeyhtir. Tanrı adına yeryüzü nizamını sürdüren bu meleklerin başında Azazil, bir diğer adıyla “Tavus Meleği” (melekê tawûs) vardır. Tavus Meleği, meleklerin en güçlüsü, en iyisidir. Tanrı adına düzeni yürüten yani Tanrı’nın ikinci kişiliğidir. Ezidi inanışına göre, Tanrı Adem’i yarattıktan sonra, bütün meleklerine Adem’e secde etmesini emreder.
Ancak Tavus Meleği, Tanrı’dan başkasına secde etmeyeceğini, çünkü kendisinin ateşten, Adem’in topraktan yaratıldığını söyleyerek secde etmeyi reddeder. Bunun üzerine Tanrı, onu cennetinden kovar, o da 7 bin sene ağlayıp gözyaşı döker, öyle ki döktüğü gözyaşlarıyla cehennemin ateşini söndürür. Tanrı ödül olarak, onu tekrar cennetine kabul eder.
Bu inanıştan, Ezidiler şöyle bir sonuç çıkarmışlar. Tavus Meleği, Tanrı’nın buyruğuna karşı gelerek “kötü” bir şey yaptı. Yaptığı “kötülükle” Tanrı bile baş edemediğine göre, kötülüğü “uyandırmamak” lâzım. Onun için en iyisi, Tanrı’yı bile dize getirebilen kötülük timsalini yok saymaktır. İnsanın karşılaştığı her şey Tanrı’nın isteğine göre olur ve iyidir. Bir şeyi kötü diye nitelendirmek, insanın bakış açısına bağlıdır. Kötülük ve cehennemin olmaması, kendisiyle birlikte cehennemin kapılarını açan varlığı da yok sayar.
Ezidiler, şeytana tapınmayı değil, onun varlığını yadsımayı temel alıyorlar. Tanrıdan sonra en büyük varlık olan Azazil, yani Tavus Meleği, Ezidilerin çevresinde yaşayan Sünni çoğunluk ve Hıristiyan azınlık tarafından kötülüğün simgesi “Şeytan” olarak görüldüğünden, Ezidiler bu yüzden “şeytan” kelimesini hakaret olarak algılamış, bu kelimeyi hayatlarından çekip almışlar. Bundan dolayı “şeytan” kelimesini kullanmaz, bu kelimeyi çağrıştıracak “şat”, “kaytan”, “na’let”, “şin” vb. kelimelerin kullanılmasını yasaklamışlar.
MARUL YASAK, KURU FASULYE HARAM
Ezidi inanışına göre, insan ölür ancak ruhu ölmez, ruh başka gövdelere geçerek varlığını sürdürür. Güneş, ay ve yıldızlar ışık kaynaklarıdır, onun için hepsi kutsaldır. Ateş, nur saçan bir kaynak olduğu için kutsanır ve ona asla tükürülmez. Kutsal kitapları olan “Kara Kitap”ta (Mishefa Reş) bazı yasaklar şöyle sıralanır: “Peygamberin adını çağrıştırdığı için marul yemek yasaktır. Kuru fasulye haramdır. Koyu mavi boya kullanmak, mavi elbise giymek yasaktır. Onu karnında sakladığı için Yunus Peygamber’e saygısızlık olmasın diye, balık yenmez.
Peygamberlerinden birinin sürüsü olduğu için ceylanların etini yemek haramdır. Tavus kuşuna saygısızlık etmemek için ona benzeyen horozun eti de yenmez. Güneş kutsaldır, ışık saçar, ısıtır, hayat verir. Yılan güneş ışığını çok sevdiği için yılan kutsal bir hayvandır, kesinlikle öldürülmez. Beyaz renk kutsaldır; beyaz, saflığın, temizliğin sembolüdür. Onun için Ezidiler, beyaz kıyafetler giymeye özen gösterir. Saç ve bıyık uzatmak, uzatılan saçları örgü yapmak gelenektir. Ezidiler için farz olan dini vecibeler şahadet, namaz (ibadet), oruç, zekât ve haçtır.
Onlara göre Tanrı’nın birçok ismi vardır. Bunlardan en çok kullanılanı ve en güzeli “Xuda” (Hüda) dır. Şahadet, Tanrı’nın sonsuz kudret sahibi olduğunu gösterir. Şeyh Adi ile mürşitleri Sultan Ezit ise Tanrı’nın meleği, yerin nuru ve insanlığın sevincidir. Tavus Meleği, Tanrı’nın meleği ve elçisidir. Ezidiler , kendilerini büyük bir aile olarak görüyorlar. Bu aile kendi arasında “Binemal” veya “Babik” diye ayrılır. Ezidiler birbirini aşiret, kabile, mal ve ocaklar üzerinden tanımaktadırlar.


KATI BİR HİYERARŞİ
SINIFLI bir toplumdur Ezidi toplumu. Katı bir hiyerarşi vardır. Temelini dinden almaktadır. Kan bağına dayanır. Sınıflar arası geçiş mümkün değildir. Toplumu tepeden aşağıya şeyhler, pirler ve müritler oluşturur. Şeyhler ve pirler toplumu yönetir, müritler ise onlara bağlıdır. Bu müritlere göre, Doğu’nun diğer ucunda veya Batı’nın diğer ucunda olsun, müridin yatağında kaç kez döndüğünü bilmeyen bir şeyh, şeyh değildir, bağlılık o derecedir.
Toplum yapısını inceleyen antropologlar ve sosyologlar, tarih boyunca uğradıkları onca kıyıma, gördükleri onca zulme rağmen, toplumun varlığını hâlâ sürdürüyor olmasını, çok sıkı bir şekilde oluşmuş olan bu örgütlenme yapısına bağlarlar. 

Her mürit, muhakkak bir şeyh, bir pir, bir usta, bir mürebbi ve bir “ahiret kardeşi”ne (birayê axretê) sahip olmak zorundadır. Şeyhler, kendi aralarında Adaniler, Şemsaniler ve Kataniler diye üç bölüme ayrılıyorlar. Bu üç şeyh kastı kendi aralarında evlenemezler ancak her şeyh ailesi kendi kastı içinde evlenebilir.
Örneğin bir Adani şeyhi, ancak Adani bir aileden birisiyle evlenebilir. Pirlere gelince... “Pir” kelimesi Arapça’daki şeyh kelimesinin Kürtçe’deki karşılığıdır. Şeyh aileleri, Şeyh Adi’nin ailesinden gelirler ve bu aileler kendi aralarında evlenebiliyorlar. Bu iki kastın dışında kalan Ezidilerin tümü mürittir. Müritler ancak kendi aralarında evlenebiliyorlar. Hemen hemen hepsi aşiret ve kabileler şeklinde örgütlenmişler. Ezidi toplumu yılın büyük çoğunluğunu bayram, özel günler ve özel ziyaretlerle geçirir.
Êzid, Bêlinda, Hıdır İlyas bayramlarının yanında en büyük bayramları yılbaşıdır. Bu bayram Melekzan, Melek Tavus ve Kızıl Çarşamba (Çarşemba Sor) olarak da bilinir. Doğu takvimine göre nisan ayının ilk çarşambasına rastlar. Bu ay boyunca düğün yapılmaz. Yılbaşı gecesi, Babaşeyh ve meclisinde sema icra edilir. Kutsal Laleş’in her tarafında kandiller yakılır. Ezidilerin ibadet için Müslümanların camisine, Hıristiyanların kilisesine, Musevilerin havrasına benzer özel bir mabedi yoktur. Bir Ezidi için evliyaların mezarı, dağlar, pınar başları, görkemli ağaçların altı gibi kutsallık kazanmış mekânlar, yüzünü güneşe dönüp ibadete durması için mükemmel birer mekândır.
Yaşadıkları yerlerde ziyaret edilebilecek böylesi bir mekân mutlaka vardır, bu mekanlarda tertiplenen şenlik ve festivaller onlar için ibadettir. Yılbaşının bitiminden haziranın sonuna kadar bu mekânlar kafileler halinde ziyaret edilir. Bu ziyaretlere “tavaf” denir.


SANATÇILARDAN EZİDİLERE DESTEK
MELTEM Cumbul, Şevval Sam, Engin Günaydın, Bennu Yıldırımlar ve Tülin Özen’in de aralarında bulunduğu 35 sanatçı, IŞİD’in yaptığı katliamın ardından Şengal’e göç etmek zorunda kalan Ezidi halkına destek için kameraların karşısına geçti. “Şengal’e Ses Ver” sloganıyla hazırlanan ve Zeynel Doğan’ın çektiği kamu spotunda, ünlüler şu mesajları verdi: “On binlerce Ezidi göç yollarında. Şengal’e bir ses ver. Ezidi felsefesinde düşmanlık ve kin yoktur. Ezidilerin tanrısı Azda, intikam peşinde koşan bir tanrı değil. Ezidi halkının bize ihtiyacı var. Sakladığın değil, paylaştığın senindir. Katliamdan sonra bir Ezidi şeyhi şöyle der: Güneşi öldüremezsiniz. On binlerce Ezidi göç yollarında, Şengal’e bir ses ver.”
MUHSİN KIZILKAYA / HT GAZETE

19 Eylül 2014 Cuma

19 EYLÜL GAZİLER GÜNÜ

Ülke savunması için göğüslerini siper eden gazilerimize sahip çıkalım ,bu gün rahat yaşıyorsak şehit ve gazilerimiz sayesindedir .
Bizlere özgürlüğü tattıran şehit ve gazilerimize minnet borcumuz var  ne  yapsak onların hakkını ödeyemeyiz.


Gaziler Günü

13 Eylül 1921′ de  kazanılan Sakarya Zaferi’nin hemen ardından, 14/15 Eylül gecesi, Batı Cephesi Kumandanı İsmet Paşa ile  Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, Edirne ve Kozan Milletvekilleri sıfatıyla  Büyük Millet Meclisi Reisliği’ne cepheden telgrafla şu önergeyi gönderdi:
“Bizzat muharebe meydanındaki tedbiriyle  
muzafferiyetin amil ve müessiri olmuş            Başkumandan Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine  müşirlik rütbesi ile gazilik ünvanı tevcihini teklif ve istirham ederiz. Büyük Millet Meclisi’nin bu teveccühünün milletimiz tarafından doğrudan doğruya  bütün orduya müteveccih bir eser-i takdir ve taltif olacağı kanaaatinde bulunduğumuzu arz eyleriz.”
Sakarya Meydan Muhaberesi’nin kazanılmasından sonra, 19 Eylül 1921 tarihinde, TBMM’since Başkomutan Mustafa Kemal ATATÜRK’e, “MAREŞAL” rütbesi ile “GAZİ” ünvanı verilmiştir.
19 Eylül, “GAZİLER GÜNÜ” olarak kutlanmaktadır. Gaziler gününde yapılacak törenler, Başbakanlığın 24 Ağustos 2004 tarih ve 25209 sayılı resmi gazetede yayınlanan yönetmeliği esaslarına göre düzenlenir.
YÖNETMELİK
BİRİNCİ BÖLÜM
Amaç, Kapsam ve Hukuki Dayanak
Amaç:
Madde-1 Bu Yönetmeliğin amacı; 18 Mart Şehitler Günü ile 19 Eylül Gaziler Günü’nün anlam ve önemine uygun olarak bütün kamu kurum ve kuruluşlarının öncülüğünde, halkımızın ve sivil kuruluşların iştiraki ile coşku içinde anılmasını sağlamak amacıyla düzenlenecek törenlere ait esas ve usulleri belirlemektir.
Kapsam:
Madde-2 Bu Yönetmelik; Şehitler ve Gaziler Günü’nde yapılacak anma törenlerinin düzenlenmesinde görev alacak mahalli mülki idare amiri, garnizon komutanı, belediye başkanı ile onların sorumluluk alanlarındaki görevlileri kapsar.
Hukuki Dayanak:
Madde -3 Bu Yönetmelik; 27/06/2002 tarihli ve 4768 sayılı 18 Mart Gününün Şehitler
Günü ve 19 Eylül Gününün Gaziler Günü İlan Edilmesi Hakkında Kanunun 2 nci maddesine dayanılarak hazırlanmıştır.
İKİNCİ BÖLÜM
Anma Komitelerinin Kuruluşu , Görev ve Yetkileri
Anma Komiteleri:
Madde 4- İl ve ilçelerde, bu yönetmelik kapsamına giren törenler için oluşturulacak anma komiteleri; illerde vali veya görevlendireceği vali yardımcısı, ilçelerde ise kaymakam başkanlığında; garnizon komutanlığı, belediye başkanlığı, jandarma ve emniyet teşkilatı ile milli eğitim müdürlüğü temsilcilerinden oluşur. Komiteler, törenlerden en geç bir ay önce çalışmalarına başlar.
Anma komitelerine; törenlerin düzenlenme ve yürütülmesine katkısı olabilecek bakanlık ve kuruluş temsilcileri ile 16/06/1983 tarihli ve 2847 sayılı Türkiye Emekli Subaylar, Emekli Astsubaylar, Harp Malulü Gaziler, Şehit Dul ve Yetimleri ile Muharip Gaziler Dernekleri hakkında kanunla kurulan “Türkiye Muharip Gaziler Derneği” ve “Türkiye Harp Malulü Şehit Dul ve Yetimleri Derneği” temsilcileri de dahil edilir. 18 Mart Şehitleri Anma Günü ile ilgili anma törenlerine, “ Emniyet Teşkilatı Vazife Malulü ve Şehit Aileleri Yardımlaşma Derneği” temsilcileri de katılabilir.
Kamu kurum ve kuruluş mensuplarının, anma komitesi toplantılarına katılması zorunludur.
Anma Komitelerinin Görev, Yetki ve Çalışma Usulleri:
Madde 5- Anma komiteleri, mahalli mülki idare amirin çağrısı üzerine toplanır. Komiteler bu Yönetmelik esasları dahilinde;
a.       Anma günlerinin özelliğine ve mahallin durumuna göre törenlerin başlayış ve bitiş saatlerini belirler.
b.      Tören programını hazırlar.
c.       Törenlerin amaca uygun ve istismara yol açmayacak biçimde yürütülebilmesi için gerekli önlemleri alır.
d.      Yapılacak çalışmaların zaman planlamasını yapar, gereken araç ve gereçleri sağlar.
e.       Anma törenlerine katkısı bulunabilecek diğer kurum ve kuruluşlar ile kişilere verilebilecek görevleri tespit eder.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Törenlerde Uygulanacak Genel Esaslar
Gaziler Günü:
Madde 7- Gaziler Günü ile ilgili törenler; Ankara’da Anıtkabir ile Ulus’taki Atatürk Anıtı’nda; diğer il ve ilçelerde ise Atatürk Anıtları veya Büstlerinin olduğu yerlerde yapılır.
19 Eylül Gaziler Günü törenleri aşağıda belirtildiği şekilde icra edilir.
a.       Ankara’da Anıtkabir ve Ulus Atatürk Anıtı’nda, diğer il ve ilçelerde Atatürk Anıtlarına çelenk koyma töreni, İstiklal Marşı eşliğinde göndere bayrak çekilmesi ve saygı duruşu yapılır.
b.      Anma komitesince görevlendirilecek bir kişi tarafından, günün anlam ve önemini belirten bir konuşma yapılması sağlanır. Konuşma metni, törenden en az üç gün önce anma komitesi başkanına verilir ve anma komitesince uygun görülmesi halinde, konuşma yapılır ve konuşma metninin bir sureti dosyada saklanır.
c.       Anma komitelerince tespit edilecek yerlerde, gaziler tarafından çeşitli etkinliklerin düzenlenmesine gerekli destek sağlanır.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Çeşitli Hükümler
Çelenklerin Konulması:
Madde 8- Çelenkler, 4/9/1973 tarihli ve 7/7058 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulan “Resmi Bayramlar ve Anma Günlerinde Anıtlara Konulacak Çelenklerin Hazırlanması ve Sunulması Hakkında Yönetmelik” esaslarına göre hazırlanır ve sunulur.
Çelenklerin anıta sunulması anında, ortada mahalli mülki idare amiri, sağda garnizon komutanı veya temsilcisi, solda belediye başkanı bulunur. Şehitler Günü’nde, Türkiye Harp Malulü , Şehit Dul ve Yetimleri Derneği temsilcisi; Gaziler Günü’n de ise, Türkiye Muharip Gaziler Derneği temsilcisi de belediye başkanının solunda yer alır.
Bayrağın Göndere Çekilişi:
Madde 9- Bayrak, bando eşliğinde törene katılanlar ve halk tarafından söylenen İstiklal Marşı ile göndere çekilir. Bando yoksa, ses yayın vasıtası ile teypten İstiklal Marşı yayını yapılır.
Anma Törenleri Süresince Yapılacak Çeşitli Düzenlemeler:
Madde 10-Gaziler Günü anma töreni süresince, bando konserleri verilir. Anma komitesi, mevcut imkanları göz önünde bulundurarak, Şehitler ve Gaziler Gününün anlam ve önemine uygun faaliyetleri (Televizyon ve radyo programları, resim ve şiir yarışmaları, broşür, bülten, kitapçık vb. ) ilgili kamu kurum ve kuruluşları ile koordineli olarak icra eder.
Resmi ve Özel Binalarda Düzenleme:
Madde 11- Anma günlerinin başlangıç ve bitiş saatleri arasında; resmi daire, özel kuruluşlar, müesseseler ve askeri birlik, kurum ve karargahlar Türk Bayrağı ve Atatürk Posterleri ile donatılır.
Alt Komiteler
Madde 12- Anma komiteleri; anma günlerinin özelliklerine göre programların hazırlanmasında alt komiteler oluşturabilir. Alt komitelerde; şehitlerin annesi, babası, eşi, çocukları ile kardeşleri ve gaziler ile vatandaşlara da görev verilebilir.