kurban etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kurban etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ekim 2014 Cumartesi

KURBANIN KÖKENİ



 KURBANIN KÖKENİ
İslam’da kurban sözcüğünün Arapçadaki K-R-B-KURB kökünden geldiği ve Arapça’da -an eki olmadığından, kurban sözcüğünün Farsça’dan geçtiği öne sürülür.
Doğrusu İBRANİCEDEKİ “KORBAN” sözcüğünden geldiğidir.
 KURBANIN KELİME ANLAMI armağan sunarak yakınlaşmak, bağlılığını göstermek, sevgisini-saygısını belirtmektir.
 Bildiğimiz anlamda hayvan kesme olarak kurbanın Arapça karşılığı ise “ZİBH”TİR.
 KUR’AN’DA KURBAN SÖZCÜĞÜ  Ali imran suresi 183, Maide suresi 27 ve Ahkaf suresi 28. ayetlerde geçer. Zibh sözcüğü ise sadece Saffat suresi 107. ayetinde geçmektedir.

Kurbanın kökeninin paleolitik çağa yani taş devrine kadar dayandığı tahmin edilmektedir. Platon’a göre kurban, ilahlara sunulan armağandır. Armağan sunmanın nedeni, insanlara korku veren doğa olaylarını ilahların kızgınlığına bağlayıp onlara hoş görünmeye çalışmaktır.
Eski toplumlarda kurban, bir bitki olabildiği gibi, bir hayvan ve insan da olabiliyordu.
Bu açıdan kurban, kanlı kurban ve kansız kurban olarak iki türe ayırılabilir.

Kurban armağanı bireysel veya topluca ayin törenleriyle sunulur. Seçilen kurbanın, bitkiler içinde ürünün en kaliteli, hayvanlar içinde de en besili, en sağlıklı olmasına özen gösterilir. Kurbanlar, tapınakların sunaklarında sunulduğu gibi, sunulan ilahın cinsine göre değişik yerlerde de sunulabilir. Örneğin dağda, deniz kenarında, yeraltında veya mezarlarda. Kurban ayinleri genellikle hasat döneminde yapılır. Ayrıca ilk ve son başaklar biçilmez, tarlada bırakılır. Tohum ekenler kadın olur ve cinsel objeler kullanılır. Kurban, armağan olmasının yanında tarım ve bereketle olduğu gibi cinsellikle de yakından ilişkilidir.


ESKİ TÜRKLERDE KURBAN:
Türklerin eski inanç sistemine göre aşağı yukarı kurbansız ayin yapılmaz. Kurban mefhumunun da eski Türkçede tam karşılığı kesin olarak bilinmemektedir. Günümüz Türk boylarında TAYILGA ve HAYILGA kelimeleri varsa da, Moğolcadan geçtiği düşünülmektedir.
 Saha Türkçesinde kurban anlamına gelen KEREH sözü vardır. Oyunun iştirakıyla ruhlara sunulan kurbana denilir. Kurban edilen atın, sırıklara takılan derisine de bu ad verilir. Eski Türk yazıtlarında da bu kelimeyi görmek mümkündür.

Kanlı kurbanlardan başka bir de KANSIZ KURBANLAR vardır. Saçı denilen buğday, süt, kımız, yağ gibi armağanlar ile yalma denilen ağaçlara veya kamın davuluna bağlanan paçavralar, ateşe yağ atma, tözlerin ağızlarını yağlama ve kımız serpme gibi törenler bu kansız kurbanlardır.
Kansız kurbanların en önemlisi ruhlara bağışlanarak başı-boş salıverilen hayvanlardır. Bu tür kurbanlara eski Türkler “IDUK” demişlerdir. Bunun kelime karşılığı “SALIVERİLMİŞ”, “GÖNDErilmiş” demektir. Terim olarak “tanrıya gönderilmiş, tanrıya bağışlanmış hayvan” anlamını taşır. Bu hayvana yük vurulmaz, sütü sağılmaz, yünü kırpılmaz.

En önemli kurban attır. Attan sonra koyun gelir. Gerek bugün Kök Tengri dinini devam ettiren Türklerde, gerekse müslüman olmuşlarda kurban için en makbul hayvan erkek olanlardır.
Dede Korkut hikayelerinin kahramanları Oğuz Türkleri kurban olarak
 “attan aygır,
deveden buğra,
koyundan koç” kesmişlerdir.
Kırgız ve Kazaklarda da aynı motiflere rastlanılır.
Kurban edilen hayvanların kemikleri kırılmaz. Köpeklere verilmez. Ateşe atılır veya yere gömülür. Bazı özel törenlerden soma kurban kemikleri toplanarak, bir kaba konulup, kayın ağacına asılır. At kurbanlarının kafatası ise bir sırık üzerine konulur.

SÜMERLERDE KURBAN:

ASURLULARDA kesilen oğlak ya da kuzu gibi yavru hayvanların, insanların bütün günahlarını temizleyeceklerine inanılır.
 Babil’de haftanın yedinci günü olan cumartesi ugursuz sayılır ve bu ugursuzluktan kaçınmak için adaklar adanıp kurbanlar kesilir.
Sümerlerde en degerli kurban kuzudur. Ancak domuz da dahil diğer hayvanlar da kurban edilirler. Bir hastanın günahlarına karşılık olarak domuz kurban edilir ve hayvanın gövdesi altı parçaya bölünerek hastanın üzerine bırakılır.
Kutsal sularla yıkanan hastanın başı için domuzun başı, karnı için domuzun karnı ve diger organları içinde domuzun organları kişinin günahlarına karşılık olmak üzere cinlere sunulur.

AZTEKLERDE İNSAN KURBANI:

Aztekler güneş tanrısına günlük besin olarak insan kanı ve yüreği sunmak gerektiğine ve “güneş insanları” olarak kendilerinin de tanrıya bu kurbanı bulmakla yükümlü olduklarına inanırlardı.
 Kurban yürekleri quauhtlehuanitl’e (yükselen kartal) sunulur ve quauhxicalli’de (kartal vazosu) yakılırdı.
Savaşta ya da sunak taşında ölen savaşçılara quauhteca (kartalın insanları) denirdi. Savaşçıların öldükten sonra, ilkin güneşin parlak kuyruğunun bir parçasına dönüştüğüne, dört yıl sonra da sonsuza değin kolibrilerin bedeninde yaşamaya başladıklarına inanılırdı.

Aztek yılının ikinci dinsel tören ayı olan Tlacaxipehualiztli’de (İnsanlann Yüzülmesi), rahipler yüreklerini çıkararak insanları kurban ederlerdi.
 Daha sonra bu kurbanların yüzülerek sarıya boyanan ve teocuitlaquemitl (altın giysi) denen derilerini üzerlerine giyerlerdi. Öteki kurbanlar ise bir çerçeveye bağlanarak oklarla öldürüldü. Yere damlayan kanlarının verimli ilkbahar yağmurlarını simgelediğine inanılırdı. Xipe Totec, onuruna söylenen bir ilahide, Yoalli Tlauana (Gece İçkicisi) olarak anılırdı. Bunun nedeni bereketli yağmurların gece yağdığına inanılmasıydı. Aynı ilahide Xipe Totec’e, bereketin simgesi Ouetzalcoatl’ı getirdiği ve kuraklığı önlediği için şükranlar sunulurdu.

YAHUDİ VE HRİSTİYANLARDA KURBAN:

Yahudilikte iki tür kurban vardı. Yakma kurban ve takdimeler. Süleyman Mabedinin yıkılmasından sonra Kurban ibadeti askıya alınmıştır. Günümüzde Yahudiler, günahlardan arınmak için horoz veya tavuk kurban eder, etlerini fakirlere dağıtırlar.
Hıristiyanlıkta ise İsa’nın çarmıhta bütün insanlığın günahları için kendisini kurban ettiğine inanılır. Ekmek-şarap ayini bu kurbanı temsil eder. Dolayısıyla kurban kesmeye gerek duymazlar.

İSLAM’DA KURBAN

İslamiyet öncesi Kureyş putperestleri de aynı diğer toplumlar gibi kurban kesmekteydiler.
 Kabe’de her kabile kendi putuna ve ilahına kurban keserdi. Hatta insan kurban etmeye girişimlerin de olduğu ama engellendiği rivayet edilir.
Hz. Muhammed’in dedesi Abdulmuttalip’in “10 oğlum olursa birini kurban edeceğim” dediği ve gerçekleşmesi üzerine kura çektiği, kuranın peygamberin babası Abdullah’a çıktığı söylenir. Ama Kureyşliler insan kurbanının yaygınlaşmasını engellemek için buna izin vermedikleri, Abdullah’ın yerine 100 deve kurban edildiği öne sürülür.

Tevrat’ta İbrahim’in İshak’ı kurban etme girişimi, Kur’an’da isim belirtilmemesine rağmen İslam’da İsmail’in kurban edilmek istenmesi ve bu esnada Cebrail tarafından bir koçun indirilmesiyle evlat-insan kurbanından kurtulunduğu şeklinde aktarılır.
Kur’an’da Saffat suresinin 100 ve 111. ayetleri arasında İbrahim’in bir oğul istediği ve Allah’ın bunu kabul ettiği, daha sonra da rüyasında kurban emrinin geldiği ve tam kurban edeceği sırada oğlu yerine koyun verildiği anlatılır. Ve hemen ardından 112. ayette daha sonra İbrahim’e İshak’ın da müjdelendiğini yazar. Buradan anlaşılır ki Kur’an, kurbanlık oğul olarak İsmail’i kastetmektedir ki bu durum Tevrat’la çelişir. Tevrat net olarak kurban edilmek istenen oğulun İshak olduğunu yazar.

Saffat 101. Biz de kendisine yumuşak huylu bir oğul müjdeledik.

Saffat 107. Ve ona büyük bir kurbanlık fidye verdik.

Saffat 112. Ona bir de salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı müjdeledik.

Yaratılış, 22: 9. Tanrı`nın kendisine belirttiği yere varınca İbrahim bir sunak yaptı, üzerine odun dizdi. Oğlu İshak`ı bağlayıp sunaktaki odunların üzerine yatırdı.

Diğer taraftan yine Tevrat’a göre İbrahim, karısı Sara’nın güzelliğinden etkilenen kralların hediyeleri sayesinde büyük bir zenginliğe kavuşmuştur. Binlerce davara-sığıra sahiptir ve muhtemelen celeplik yani hayvan tüccarlığı yapmaktadır.

Hz.İbrahim’in davar zenginliği ile kurban şartı arasında bir bağ olup olmadığını kesin olarak bilemesek de, bir erkek evlat sahibi olmak için bir başka erkek evladını kurban etmenin normal bir insanlıkla bağdaşmayacağını anlamak bir insan için zor değil. Üstelik bir rüyaya dayanarak. Günümüzde bile bu tür rüyaları Allah’tan zannederek çocuğunu kesen babalara rastlayabilmekteyiz.

KUR’AN’DA KURBAN KESMEK SADECE HACILARA FARZ OLARAK BELİRTİlir. Herhangi bir sebeple hacca gidemeyenlerin ise kurbanlarını hacca ulaştırmaları istenir.

Bakara: 196. Hac ve umreyi de Allah için tamam yapın. Eğer bunlardan alıkonursanız, o zaman kolayınıza gelen bir kurban gönderin. 
Bununla beraber bu kurban, kesileceği yere varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. İçinizden hasta olana veya başından bir rahatsızlığı bulunana tıraş için oruç veya sadaka yahut da kurbandan ibaret bir fidye gerekir. Engellemeden kurtulduğunuz zaman da her kim hacca kadar umre ile sevab kazanmak isterse, ona da kolayına gelen bir kurban gerekir. Bunu bulamayana ise üç gün hacda, yedi de döndüğünüzde ki tam on gün oruç tutması lazım gelir. Bu hüküm, ailesi Mescid-i Haram civarında oturmayanlar içindir. Allah’tan korkun ve bilin ki Allah’ın azabı gerçekten çok şiddetlidir.

BUNA RAĞMEN HACCA GİTMEYENLERCE DE KESİLİR HALE GELMİŞTİR. Hacıların kestiği güne denk getirilmesiyle birlikte gelenekselleşmiş ve zamanla bayrama dönüştürülmüştür.
 Muhtemelen hacca gidemediği gibi, kurban da gönderemeyenler; kurbanlarını kendi bölgelerinde kesmesiyle yaygınlaşmıştır.
 ŞAMANLIKTAN GELEN KURBAN KESİM VE ADAK GELENEĞİ ile de yabancı olunmayan bu durum kolayca benimsenmiştir.
 Önceleri Kur’an’da Kevser suresinde peygambere emredilmiş olmasından dolayı sünnet olarak iddia edilen kurban, zaman içinde vacipmiş gibi ifade edilir olmuştur.
 MEZHEPLERE GÖRE KURBAN  Hanefilik vacip derken, Şafilik, Malikilik ve Hanbelilik sünnet olarak nitelendirmiştir.

Kurban kesmeye delil olarak gösterilen; Kevser süresindeki “VENHAR” kelimesidir.
Bu kısa surede Hz.Muhammed’e seslenildiği gibi, venhar sözcüğü sadece boğazlamak-kesmek anlamına gelmez. Elini göğsüne koymak, boyun eğmek, kıyam etmek gibi anlamlar da taşır.

Şüphesiz, Biz sana Kevser’i verdik.
Şu halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. ( Öyleyse rabbine bağlan ve boyun eğ)
Doğrusu, asıl ebter (soyu kesik) olan sana kin duyandır.

Ayette “size” değil “sana” deniyor, dolayısıyla peygambere hitap ediliyor. Yani, söylendiği gibi bu ayet kurbanın vacip-farz olduğunu göstermez. Kaldı ki bu surenin Mekki olduğu söylenir. Oysa Mekke döneminde hac ve kurban yoktur.
Bu da ayetteki “venhar” sözcüğü ile “kurban kes” değil, “boyun eğ” emri verildiğini güçlendirir.

KURBANI ŞART GÖSTERMEK için Kevser suresi dışında bazı sahih olmayan hadislere de dayanılır. Özellikle Tırmızi’nin her yıl müslüman bir ailenin kurban kesmesinin vacip olduğunu bildiren hadis, kurban kesmeyi adet haline getirmiştir.

Bir bakıma Hacca gidemeyenlerin kurbanlarını Mekke’ye göndermeleri yerine kendilerinin kesmesi daha doğrudur. Hiç olmazsa fakir-fukara da nasiplenmiş olur. Zaten Hac’da kesilen milyonlarca kurbanın sadece %10-15’lik bölümü değerlendirilebilmekte, %90’ına yakını telef olmaktadır. Bu nedenle gelenek haline gelen kurban kesimlerinin olumsuz nitelendirilmesi yerine, kesim ve hijyen ortamlarının modernleştirilmesi daha doğru olacaktır. Bunun yanında kurbanın sadece kan akıtmak demek olmadığı, Allah için fakirlere farklı yardımlar ve hediyeler de sunmanın da bir çeşit kurban olduğundan toplumun bilgilendirilmesi gerekir.
 Her ne kadar buna cesaretle girişen birkaç din adamı dinciler tarafından aforoz edilmeye ve itibarsızlaştırılmaya çalışılsa da, gelecekte doğruların yerleşeceğinden şüphe yoktur.

Serdar Kaan Korkmazgil
http://panteidar.wordpress.com/

17 Ocak 2014 Cuma

KEÇECİ BABA KİMDİR



 KEÇECİ BABA KİMDİR
 Araştırmacı  A. YAMAN a göre keçeci baba
Çevrede önemli evliyalardan biri olarak bilinen keçeci babayı araştırmacı A.YAMAN şöyle anlatmaktadır: Halk söylencelerine göre Horasandan Anadoluya gelen keçeci babanın türbesi Tokat ili Erbaa ilçesi keçeci köyündedir kendisi sancaklı evliyalarındandır
 13.yy da yaşadığı ,hacı bektaş velinin amcası olduğu rivayet edilmektedir.
 keçeci baba ahi mahmut veli , gül ahi baba şah , mahmut veli gibi isimlerlede anılmaktadır. Selçuklu döneminin son ahi babası olarak bilinir zamanının önemli sanatlarından olan keçeciliğin en büyük ustasıdır türbesi bulunan köyün ismi buna dayanmaktadır. Keçeci baba bilim ruh sağlığı,veterinerlik,sanat ve eğitimle uğraşmış zamanın en yetkin bilgin ulema kişisi ve velisi olarak Anadolu erenleri içerisinde derin iz bırakmış horasan pirlerindendir.   Kendi türbesi içinde yatan ailesi ile birlikte   altın bıyık, seyit mehmet, ali haydar   adında üç oğlu ve Turhal’ın Karkın köyünde mezarı bulunan Aziz baba adlı torunu olduğu bilinmektedir.
 Türbesini her yıl her etnik yapıdan ,inançtan, kültürden binlerce kişi ziyaret eder kurbanlar keserler adaklar adarlar ,türbesine özellikle ruh sağlığı bozulmuş kişiler ,felçliler,askere gidenler ve çeşitli dilekler dileyenler gelirler. Her yıl ağustos ayının son Pazar günü Keçeci köyünde keçeci baba kültür festivali düzenlenir,keçeci köyünde ayrıca
 Deruni, Fedai, Arifoğlu, Nihani, kurban ali, sükuti gibi ozanlarda keçeci baba tekkesinden feyz alarak yetişen tanınmış hak aşıklarıdır.

 KEÇECİ BABA BİR AHİDİR (ahilik :Osmanlıda ve Selçukluda sanat sahibine verilen isimdir vede ocaktır) ve ahilik ocağına mensuptur ahilik sanatkarlık demektir ocağıda sanatkarlar ocağıdır.Keçeci köyünün en büyük özelliği bütün evler tek katlıdır bu iki nedene dayandırılmaktadır;
 birinci neden köylüler keçeci babaya çok saygılıdırlar türbeden yüksek bina yapmamaktadırlar,
ikinci neden köylülerin ifadelerine göre türbeden yüksek bina yapıldığı zaman ya yanmakta ya yıkılmaktadır mutlaka başına bir şey gelmektedir.
KEÇECİ BABA İSMİ
 keçeci babanın asıl adı mahmut’tur anlatıldığına göre ününü duyan devrin Selçuklu sultanı kendini saraya çağırır ve bir keramet göstermesini ister oda cebinden keçe çıkarmaya başlar o kadar çok keçe çıkarırki bir oda keçe ile dolar o olaydan sonra sultan senin adın keçeci baba olsun der ve lakap olarak keçeci baba kalır
 Keçeci babanın horasan erenlerinden olduğu hicri 750,miladi 1349 yılında burada şehit düştüğü ayrıca oğullarından birinin kendi yanında diğerinin ise Rusyada şehit olduğu rivayet edilmektedir.

KEÇECİ BABA ZAVİYESİNDE YETİŞEN ÜNLÜLER (bu bölüm Ahi Mahmut vakfı sitesinden alınmıştır) 
  1) aziz baba Turhalın Karkın köyünde yatar
  2) kasım pehlivan Tokatın Erbaa ilçesi Keçeci köyünde yatar
  3) haydar pehlivan
  4) kurban ali Keçeci de yatar
  5) fedai Amasya Ebemi Köyünde yatar
  6) mevali
  7) ruhani
  8) ligari
  9) suzi Zilenin Kuru pınar köyünde yatar
10) sükuti
11) arifoğlu Tokat merkez Kızıl köyde yatar
12) sefil ali
13) deruni
14) engüni
15) aşık haydar şahin
şahzade abdülaziz döneminde baş pehlivan olan kasım pehlivan(şeyh kasım) ve alnında zöhre yıldızı parlayan haydar pehlivan köyümüzün önde gelen büyüklerindendir.

 keçeci köyü’nde ayrıca deruni, fedai, arifoğlu nihani, kurban ali, suzi, sükuti gibi ozanlar da keçeci baba tekkesinden feyz alarak yetişen tanınmış hak aşıklarıdır...


Ayhan Aydın’ın  Kazım Kaya ile bir söyleşisinden
KEÇECİ BABA
(İmam Rıza geçsede kayıtlarda) Musayı Kazım torunu Musayı Sani Evladı,
 Zeynep Ana’dan doğma,  bir erendir.
 Ahı Mahmut Veli olarak, günümüzde ise Keçeci Baba olarak anılan bir Anadolu erenidir.
Kendisi Keçeci’ye gelince ilk önce mekanı ve evini yapıyor. Bir mescit de yapıyor. Hz. Peygamber deliyi ayıktıran, kuduzun şifasını veren, uğursuzlara murat veren, nice daha dertlere derman olan aynen sırrı Şah Mahmut’u Veli verilmiş.
Ahi Mahmut Veli dediğin zaman Ahir Zaman Nebisi’nin (Muhammet Mustafa)’nın yolunun bir yolcusu, onun yolunu devam ettiren bir veli.
 Mucizeler göstermiştir.
 Şekeri şeb etmiş.
 Onun yaşadığı dönem, Selçuklular  dönemidir
 Ama o İstanbul’a gidiyor. İstanbul’da kral varmış. İslamiyet’i Anadolu’da yayan en başta Horasan piri olan Keçeçi Baba’dır. Esas gelişi Şah Mahmudi Veli’dir. Şah demek İmam Ali’den geliyor. On İki İmam’dan da Veliliği gelir. İmam Rıza’dandır, Horasan’ın piri İmam Rıza’dır.

ZAMANIN PADİŞAHI ONA DİYOR Kİ;
ekmeği bildin kaldırdın (çiğnemedin), Kuran’ı bildin çiğnemedin, zehiri içtin bal ettin, fırına atıldı, gül bahçesi, cennet sarayına çevirdi. Amma da Gül Ahi Baba’ymışsın, diyor.
Ya derviş bu kadar mucizat gösterdin tadına doyamadım, son olarak, senden bir isteğim daha var. Koca bir sarayım var. Buraya senden bir işaret isterim. Bir avuç tüy alır (yün), okur, eliyle saçtığı gibi saray bin bir renkten keçe halı saraya donanır. Amma da Keçeci Baba Sultan’ımışın der, o zaman beratı eline alır. Padişah (Kral) seçeresini mühürledir, evlatlarını belgeler, kendisi geri gelir, İstanbul’dan. Daha buna benzer çok kerametleri, mucizeleri, ocakları var.
Hala günümüzde yüksek bir ocak olarak Ahi Keçici Baba sayılır, hürmet gösterilir. Hacı Bektaş Evlatlarına bağlı olarak biz de bu hizmetleri sürdürürüz. Pirlerimiz ulusoylardır. Ersaslanlar (Keçici Köyü’nde) bizim rehber halifemizdir, onlar da yetkisi ulusoylardan alırlar. Yıllık olarak görgüyü onlardan alırlar. Bizler de Eraslanlar’dan (Deruni Sultan Evlatları) alırız.
Şimdi geldi evladım Deruni
İbni Rıza Şah Mahmut’u Veli’nin Özce Torunu
Arayan bulur, muhip pirini
Her zaman ikrara bağlıdır başımız.
Yani kış yaz delisi, kuduzu hiç durmaz, devam ederler. Kuduz hastasına biz Keçeçi Baba’nın toprağı ve (cevheri) suyunun götürürüz, septiğimiz gibi şifa bulunur. O hastalık gider. Ben deliyi elime gelince ayıktırıyorum, bu bizim bir mucizesidir. Bizim yöreye bir niyetle, dilekle gelip de, boş giden olmaz.
Yani bizim ocak başta akıl hasları, ruh bozuklukları, kuduz hastası olanların şifa bulmak için geldikleri ana yerlerden, inanç mekânlarından birisidir.
Tokat mıntıkasında da hiçbir ocak onun üstüne gelip oturmaz, İmam Rıza diyerek, bizden öne çıkmıyor, bütün ocaklar bize saygı duyuyorlar. Bizler üst görevinde dedeler arasında dedelik yapıyoruz.
Derunu büyük bir ozan. Yanında yetişen ozanlarımız ve ocaklar
 Arifoğlu, (Tokat Kızılköy’de yatar),
Fedai Baba (Amasya Ebemi Köyü’nde yatar),
Kurban Ali (Keçeci’de yatar)
Nihani Derviş (Amasya’nın bir köyünde),
Hümmet Dede, Müradi (esas ismi Himmet) Dede (muradımı aldım,
şükürler olsun, Deruni Sultan’dan Müradi bir himmet alıyor, (zamanın aşığı ve Kutubi olacak, Keçeci Köyü’nde) bunun sonunda Aşık Haydar dediğimiz büyük aşık, doğuyor.
Elli yıldır köyün dedeliğini ve aşıklığını yapan kişi oldu.)
 Sukiti (Kuytu köyünde yatıyor.  Feyz alan bir yetişmiş ozan da odur.)
 Zile’nin Kuru pınar köyünde Ali Özkan ozanlık ismi Suzi Baba.  (Bu da benim annemin öz dayısıdır ve kökü de Keçeci’den oraya gitmiştir.  Yani o da Kayalardan ayrılmadır.) O da Zile’ye yerleşmiştir.
Orada on şekiz yıl köy imamlığı yapmıştır. Halen de evlatları o köydedir. Çevre köylere dedeliği onlar yaparlar.  Deruni’nin yanında yetişen yedi ozan bunlardır.


Dedeler kimlerdir? Dede dediğin zaman aynen o ocaktan gelmesi, ocak zatlarından gelmesi, makam sahibi olması gerekir. Seyidi Saadet olman için On İki İmam’dan gelmen lazım. Bunlar Horasan erleri. Rum erleri dediğin zaman bu bölgede Anadolu’da yetişenlerdir. Horasan erleri İmam Rıza’nın nutkundan, soyundan gelenlere denir.  Pirleri İmam Rıza yetiştirmiştir. Soyundan gelenlerdir.
Evvala insanlık babında kendisini yetiştirmesi lazımdır. Kendisini yetiştirecek, topluma kendisini sevdirmesi lazım. Sadece bu bilgiyle olmaz. Kişilik, onur, şeref, haysiyet lazım. İlmini üstazlarından almış olacak. Motif olacak, her tarafla bağlantılı olacak, ilimden, her taraftan haberdar olacak. Eski yazısı olur, âşıklık olur, insanlara yardımcı olur, dede yeri gelince iş verir, yardımcı olur. İnsana yardımcı olmadan dede olmaz.
Dedeler işin özüne inecek. Araştırıcı olacak. Haki pay, turap olacak.
 İmam Ali’ydi ben turabım, diyen. Dedeler de öyle olacak. İnsanların da dede özüne girecek. Dedelik kolay değil. Büyüklerin sözüne uyacaksın. Toplum olmadan, insan olmadan, dedelik olamaz.
 Düzgün olacaksın, Müsahip kavline girmen lazım. Dört kapıyı, kırk makamı bir dede bilmezse nasıl dede olur? Gerçek seyyidler geride kaldı, her önüne gelen seyyid, dede oldu.
 Şu anda aynı şekilde hizmetlerinizi sürdürüyorsunuz? Bizim kendi geleneğimiz neyse onu sürdürüyoruz. Cemlerimiz atalarımızdan aldığımız şekliyle devam etmektedir. Keçiçi Baba’nın erkânlarını, cemlerini hep birlikte sürdürüyoruz.
Şimdi 9. ayın birinde Keçeci Baba Anma Törenleri olur. Ondan önce köy birlik görgüsünü yapar, hazırlanır. Törenden sonra, İstanbul’da, başka vilayetlerde köy toplumu tekrar birlik görgü cemlerini yapar. Şahıs görgülere geçerler. Herkes ocak dedesinden himmet alır, ondan sonra da kendi görgü taliplerine geçerler. Dar, yol erkân, müsahiplik başlar. Ama ilk önce dedesinden himmet alır. Köy birlik görgüsüne girmeyeni düşkün ilan ederler. Biz Keçeci baba birlik cemini yaptıktan sonra bizden bağlı ocaklar görgüden geçer, sonradan onlar hikmeti kendi ocaklarına götürürler.
 Söyleşi:Ayhan Aydın,  5 Aralık 2008, İstanbul
Derleme  Gazi Polat