6 Eylül 2015 Pazar

ÇÖREĞİBÜYÜK KÖYÜ-HER AÇIDAN






HER AÇIDAN ÇÖREĞİBÜYÜK KÖYÜ .,*?VE ZAVİYESİ

 

1-ÇÖREĞİBÜYÜK KÖYÜ TARİHÇESİ :

Çöreği Büyük deyince üç isim mutlaka hatırlanmalıdır : bunlardan biri Çöreği Büyük Köyü,diğeri köye adını veren Çöreği Büyük tekkesi ,bir diğeri ise muhtemelen bu tekkenin bağlı olduğu Niksar’daki Çöreği Büyük Dergahı bunlar birbirine bağlı konulardır.

 

KÖYÜN ADI:Köyün adının köyün yakınındaki Çöreği Büyük tekkesinden gelmektedir bu tekke 1451 yılında Selçuklu’ların son  zamanında yapılmıştır ,işlevini ise daha çok Osmanlılar zamanında yerine getirmiştir..tekke içinde Zübeyir oğullarından Pir Mehmet(Muhammet) zübeyir ve ailesinin kabirleri vardır.

 

PİR MEHMET ZÜBEYR KİMDİR: Hakkında yazılı bir kaynağa ulaşılamamıştır yalnız Çöreğibüyük zaviyesinde sorumlu olduğu bilinmektedir yani zaviye görevlisi zavişendir.Halk arasında çeşitli rivayetler vardır bu rivetlerden en çok konuşulanıda şöyledir : Bir çoban olan Pir Mehmet Zübeyr  bir gün koyunlarını kaybeder ve aramaya başlar,bu günki çöreğibüyük zaviyesinin yerine gelince dinlenmek için oturur  bir dilek tutar eğer koyunlarımı bulabilirsem buraya bir zaviye yaptıracağım der  ve uykuya dalar ,uyandığında birde ne görsün tüm koyunları yanıbaşındadır bunun üzerine tüm sürüsünü satarak Tokat kadısına baş vurur ve zaviyesini buraya kurar Tokat kadılığı buraya araziler vakf ederek  faliyetine izin verir .Rivayetler her zaman gerçeği yansıtmadığı için pek itibar edilmez .Tekke ve zaviyeler Osmanlılarda ve Selçuklularda yarı resmi devlet kurumları gibidir. Zaviler en alt birimlerdir  zaviye tekke dergah hankah asitane şeklinde bir birine zincirleme bağlıdırlar o bölgede tekke yoksa zaviye doğrudan dergaha bağlı çalışır,bu zaviyede Niksar’daki Çöreğibüyük Dergahına bağlı görev yapmıştır. Bazı yanlış bilgilendirmeleri düzeltmek için köyün ismi hiç bir zaman değişmemiştir köy kurulunca direk çöreğibüyük köyü olarak kurulmuştur BAĞ DERESİ ismini çevre köyler vermiştir bağların çok olasından dolayı.KÖYLERDE İSİM DEĞİŞİKLİĞİ İSİMLERİN TÜRKÇE OLMAMASINDAN DOLAYIDIR Çöreğibüyük kelimesi öztürkçe isimdir hiçbir zaman köy ismi değişmemiştir bunu Tokat’ın özel idare kaynaklarındanda kontrol edebilirsiniz.İsim konusundaki bilgide ordan alınmıştır zaten .

 

 Çöreği Büyük denmesinin nedeni bir rivayete göre bu zatın lakabıdır bir rivayete görede kubbenin tam ortasında karşılıklı ön ayakları üzerine çömelmiş iki ceylan resminin yuvarlak rölyef içinde olup çöreğe benzetilmesidir.zamanla bakımsızlıktan define arayıcılar yüzünden mezarların ve kubbedeki resimlerin hepsi yok olmuştur.köyün yazılı tarihi olmamakla beraber eski tapu kayıtlarından yola çıkarak  1680 yıllarında kurulduğu tahmin edilmektedir o zamanlar zulümlerden korunmak için dere içine kurulmuş olup bol üzüm bağlarının bulunması nedeniyle çevre köyler’cede Bağ Deresi denmektedir.

Köyün ilk yerleşimcileri coşkun oğulları veya uysallar olduğu tahmin ediliyor sonra söylencelere göre Erzurum’un Horasan ilçesinden Niksar’ın bir köyüne yerleşen ordanda bu günki yere gelerek yerleşen  Polat oğulları Almus görümlü(Varzıl) köyünden gelen şahin oğulları(bir kısmı uçar soy adlıdır, Dursunlar(sarhoş oğulları) Sivas Koyulhisar ilçesi bahçe köyünden, yine Niksar’ın bir köyünden gelen Dündarlar en son olarak ta yılmazlar(kara veli)gelmiştir. Diğer soylarda gelip yerleşmişlerdir.Çöreği Büyük tekkesi aslında bir zaviyedir(zaviye tekkeden kücük bir tarikat evidir).Selçuklular zamanında sefere gidenler için yoksullar için yol üstlerinde zaviyeler tekkeler bulunur zaviye görevlilerine Zaviye’şin tekke görevlilerine tekkeşin denirdi bunlar genelde gönüllü çalışan din adamları idi. şikayet olursa ordan alınırdı tarikat canları burda buluşur memleket haberlerini gelenden gidenden alır Orta Asya’ya ve yönetime bildirirdi.

Çöreği Büyük Köyü Tokat İli'nin Merkez İlçesi'ne bağlı bir köydür. Köyün bulunduğu ilçe 40.416664 enlemi ve 36.583332 boylamı koordinatlarında yer alır.

 

2-KÖYÜN BU GÜNKİ HALİ İLE KÖYDE OTURAN AİLELER  :

  1-polat (polat oğulları)2-Engin(köseler) 3-uçar(yakub gil ler)4-güler(havalar)5-saka 6-şahin(şahin oğulları)7-dündar(sarılar)8-yılmaz(kara veliler)9-gün doğdu(Musalar)10-coşkun(coşkun oğulları)11-yıldız(topçular)12-doğan(çakırlar)13-atar(onbaşılar)14-dursun(sarhoşlar)15-uysal(tatar oğulları)16-yıldırım( dat çılar) 17-şimşek(civcovlar)18-uğurlu(göcenler)19-çoban(dırga o ğulları)20-arlan (ellezler)21-öz bek (com aliler)22-açık el(kidikler)köyümüz adını yakınındaki çöreğibüyük tekkesinden almaktadır çoğu insanın merak ettiği gibi Çöreği Büyük değildir bizim köyün çörekleride normal çörek büyüklüğündedir.tekke Selçuklu eseridir.

Köy tek bir aşirete bağlı olmayıp toplama bir köydür

Erzurumdan gelen Polatlar

Tokat Almus Çat köyünden gelen ugurlu (göcen aşurgil)

Tokat Reşadiye Sazak köyünden gelen Karaveliler

Sivas dan gelen Sarhoşlar

Niksardan gelen Sarılar

Gevrek köyünden gelen Köseler

Rus tatar sürgünüile Osmanlıya gelen ve köye yerleşen Tataroğlları

Tokat Görümlü köyünden gelen ŞahiN,Saka,Gündoğdu,,Güler,Özbek ve başka ailelerden oluşur

 

 

KÖYÜMÜZDE İNANÇ YERLERİ

Çöreğibüyük köyü tarihle iç içe bir köydür bu durum her köye nasip olmamıştır inançsal bazda bir çok tekke vardır bunlar  başta çöreğibüyük tekkesi,dede kayası tekkesi ,garip tekkedir .Çöreğibüyük tekkesi ile ilgili geniş bilgi daha önce verilmiştir .
garip tekke ve dede kayası tekkesi ile bilgiler şöyledir : Selçuklularda ve Osmanlılarda ordu sefere çıktığında  çeşitli nedenlerle ölen askerler  yol güzargahındaki o yerede bir mezar yapılarak gömülürdü  daha sonraki seferlerde aynı güzergahlar takip edildiği için o mezarlar ziyaret edilirdi onun içindirki Anadolunun her tarafında bu tip meçhul asker mezarları vardır bu mezarların bazıları tahrip olmuş tamemen kaybolmuş bazılarıda yöresel halklar tarafından sahiplenerek korunarak günümüze kadar gelebilmiştir,işte garip tekke ve dede kayasıda bu meçhul asker mezarlarıdır.

Tarihi yerler :

Günümüzdeki adı tekke önü denen mevkide ve o yörede eski uygarlık kalıntıları çok sayıda mevcuttur bu günki gümeneğin bulunduğu o yörede Dedeli köyü yöresinde Romalılar ve Helenistik  döneminde  komana şehri bulunuyordu komana şehri döneminde köyümüz mevki içindeki tekke önü önemli bir yerleşim bölgesidir Şimdiki adı yeşil ırmak o zamanki adı iris nehri boyunca çok sayıda yerleşim yeri oluşmuş tur komana şehri Anadoluda Romalılar  merkezi bu günki Nevşehir olan pontikaya bağlı idi daha sonra komana merkez olmuş ve komana pontika adını almıştır. Günümüzde antik Komana kazıları halen devam etmektedir.

Ölüleri gömme şekli değişik bölgelere ve inanışlara göredir özellikle Türklerde ölü gömme şekli iki türlüdür

 

OSMANLIDA ÖLÜ GÖMME ŞEKLİ

Cenaze kabre konacağında, kabre inen bir kaç kişi cenazeyi alarak yüzü kıbleye karşı, başı batıya gelmek üzere sağ yanına yatırırlar. Bu esnada: "Bismillahi ve ala milleti Rasûlillahi" (Allah'ın adı ile ve Rasûlullah'ın milleti -dini- üzere) derler. Kefenin bürgüsünün baş ve ayak tarafındaki bağları çözerler. Bu ölü gömme sistemi halen devam etmektedir.

 

SELÇUKLULARIN ÇOĞU OYMAKLARINDA ÖLÜ GÖMME SİSTEMİ

Selçukluların çoğu beylik ve oymaklarında  şu inanç vardır güneşin doğuşu ve batışı esas alınarak doğudan geldik batıya gidiyoruz diyerek

Cenaze sol yanı üzerine yatırılır yüzü kıbleye gelecek şekilde  ayaklar batıda kafa tarafı doğuda olacak şekilde gömülür ,bu gün bu gömme sistemi  bazı bölgelerde halen uygulanmaktadır, bu gerçekleri bilmeyen bazı kişiler bunlara ters mezar demektedirler.

 

3-KURTULUŞ SAVAŞINDA ÇÖREĞİBÜYÜK KÖYÜ

Kurtuluş savaşında Çöreği Büyük Köyü’de büyük acılar çekmiştir erkeklerin çoğu askere alındığından köyde kalan az sayıdaki kişiler köyü korumaya çalışmışlardır Yaylacık dağına yerleşen ermeni ve rum çeteciler sık sık Türk köylerini basıp insanları katletmişlerdir bundan dolayı çok köyler kendi güvenliğini sağlamak için silahlanmıştır

 Çöreği büyük Köyü’nde Polat ali(Polat oğullarının dedesi),sarı kahya(Dündarların dedesi)Yakup ağa(uçarların dedesi) köy savunmasında büyük çaba sart etmişlerdir 
özellikle Koca Anastas çetesi ve kara yorgi çetesi köyün başına bela kesilmişler köyden çok sayıda canlı hayvanı zorla alıp kaçmışlardır.Rumlar yakaladıkları  Türkleri kazığa  vurmuş, ırmakta boğmuş (Yeşilırmak),    çam  ağaçlarına bağlayıp  yakmışlardır. Yaktıkları kadınların göz yaşartan kokuları etrafı sardıkça keyiften bağıra bağıra gülmüşler; “bu kadında amma da yağlıymış ha, ne güzelde yandı bee” diye iğrenç naralar attıkları kulaklara adeta çivilenmiştir. köy o dönemde çok maddi kayıp yaşamış fakat can kaybı yaşamamıştır 
Yaylacık Dağı Karanlık dere mevkiine yuvalanan ermeni ve rum çeteler şunlardır

1- Kalaycı Oğullarından Lefteroğlu Yorgi Çetesi (Karayorgi lakaplı )2-Deli Girek’in oğlu   Dimitri Çetesi,3-Kara Lazarı Çetesi,4-Koca Anastas Çetesi (En azılı çete gurubu bunlardı. Çok can yaktılar.),5-Kara Yorgi Çetesi.6-Deli Hacı Çeteleri,7-Arapoğlu Çetesi.8-İstil Çetesi.9-Mihail Çetesi.

 

4-KÖYDE YAŞANAN FELAKET YILLARI

1939 yılında yaşanan büyük depremde çok sayıda ev yıkılmış fakat can kaybı az olmuştur can kaybının az olmasının nedeni ise köyün dere yakasına kurulması ve zeminin sağlam olmasıdır

Zaman zaman köyün içinden geçen derenin taşması ile köy ikiye bölünmüş çok sayıda hayvan dere taşması sonucu telef olmuştur öyle zamanlar olmuşki iki yakayı birleştirmek için tahta köprüler kullanılmıştır 1970 lerden sonra derenin islahı ile bundan kurtulmuşlardır 1960-1968 yılları arasında köyde büyük çapta kızamık,sıtma,boğmaca,hastalıkları salgınları yaşanmış özellikle kızamık salgınlarında köyde çok sayıda erkek çocuk ölmüştür  kız çocuklarda ölüm oranı daha azdır daha sonraki yıllarda aşılamanın önemi anlaşılarak bu hastalıklar bir daha görülmemiştir

 

5-ÇÖREĞİBÜYÜK ZAVİYESİ(tekkesi)  :

XIV. yüzyılda Anadolu, Anadolu Beylikleri adıyla, bölge bölge kurulan Türk Beyliklerinin idaresi altındadır.Selçuklu Devletinin çöküşünden sonra türeyen, her biri kendi başına buyruk, her biri bağımsız, büyüklü küçüklü bu beylikler, tek bir devlet gücüne bağlanıncaya kadar, birbirleriyle sürekli olarak çatışmışlardır. Aralarında birlik olmayınca, Anadolu'da dirlik de olmamış, halk sürekli bir huzurun özlemini çekmiştir.
Hele iki beylik vardı ki, bunlar ötekilerinden daha büyük, daha güçlüydüler. Biri Karamanoğulları, öteki Osmanlılardır Kayseri,Sivas Tokat yöresini ele geçiren kadı Burhanettin buralarda egemenlik kurmuş bu yörelerde tekkeler zaviyeler hanlar hamamlar yaptırmıştır . her ne kadar Tokat 1400 lü yılların başında Osmanlılara katılsa’da Osmanlı beyliği burda tam otorite sağlayamadı diğer Türk beylikleri arasında Tokat birkaç defa el değiştirdi . Anadolu’da Türk birliğini sağlama çalışmaları Yıldırım Beyazıt’la başlamış Yavuz Selim’le tamamlanmıştır.Bu dağınık durumda Anadolu’da yüzlerce beylik oluşmuş beyliklerin bir kısmı Anadolu Selçuklu devletine bağlı bir kısmı bağımsız bir kısmı Osmanlıya bağlı bir kısmı Karaman Oğul’larına bağlı kalmışlardır Osmanlıların  Anadoluya tam hakimiyetleri epey zaman almıştır Çöreği Büyük Zaviye’side işte bu dönem aralığında yapılmıştır. Kitabesini Tokatlı araştırmacı tarihçi merhum Halis Turgut Cinlioğlu 1901-1982)okumuş kitabesinde 1451 yapılış tarihi yazdığını yaptıranın Pir Mehmet(Muhammet) Zübeyr olduğunu söylemiştir ,

Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Tokat için halkının tamamı doğuştan zekidir  soylu ve olgundur yedi adet tekkesi vardır en meşhurları ÇÖREĞİBÜYÜK ve İlyas dede tekkeleridir der,  Kitabesi giriş kapısının hemen üstündedir kitabe yazısı Selçuklu Sülüs yazısı şeklinde olup okunup çözülmesini çok az kişi yapabilmektedir.Çöreğibüyük zaviyesi Anadolu Selçuklu devletinin dağıldığı bir dönemde yapılmış fakat işlevini daha çok Osmanlı’lar zamanında yerine getirmiştir.

 

Selçuklu eserleri Tokat listesinde bu tekke zaviye olarak geçer zaviye tekkeden küçük tarikat evidir.Buranın yapılış amacı şöyledir:Selçuklular zamanında verimli topraklar başlarına bu tip yerler yapılırdı,buraların genel ismi menzil hanedir.Menzil hanelerin bazıları tekke,bazıları zaviye (zaviyeler tekkelere bağlıdır)bazıları kervansaray, bazıları han  şeklindeydi ulaşım buralardan sağlanırdı.O zamanlarda devlet sistemi dine dayandığı için tekke ve zaviyelerin önemi büyüktü tekke ve zaviyelere görevli devlet tarafından atanır bu görevli dürüst çalıştığı zaman ölene kadar kalırdı.o yerlerden biride Çöreği Büyük’tür.Tekke ve zaviyelere araziler vakfedilir işletilerek ordu sefere çıktığında ihtiyaçlar buralardan karşılanırdı. Çöreği Büyük ismi bazı olasılıklara dayanmaktadır:kubbenin tam ortasında karşılıklı düz üstü çömelmiş iki ceylan resmi büyük yuvarlak rölyef şeklindedir bu rölyef çöreğe benzetilir bundan kaynaklanmış olabilir bu rölyef zamanla bakımsızlıktan ,definecilerden dolayı kaybolmuştur.diğer bir olasılıkta burayı işletenlerin lakabıdır yani zavişenin lakabıdır(tekke görevlisine tekke şin zaviye görevlisine zavişin yada zaviyadar denirdi) isim konusunda net bir durum yoktur.Aynı adla Tokat-Niksar ilçesinde Çöreği Büyük cami vardır,burası önceleri dergah olarak yapılmış sonradan camiye çevrilmiştir ,bazı kaynaklar buranın  İlhanlılar döneminde yapıldığını yazmaktadır kesin tarihi belli değildir. ilhanlılar o zaman  Selçuklulara bağlı beyliktir , Çöreği Büyük tekkesi ile Çöreği Büyük dergahı (camisi) aynı mimariye sahip aynı dönemin eseridirler,kesin bir yazılı kaynak yok ama buralar menzil hane görevi sağladığı için aynı kişiye bağlı olabilir.ilk yapılış amacı dergah olarak zaviye niteliğindedir sonradan cami yapılmıştır. Gelir kaynakları olarak vakfedilen araziler, halktan toplanan vergilerin bir kısmıdır.

 

Sakızlık Ağaçları:birde burası yapıldıktan sonra  sakızlık ağaçları dikilmiştir bu sakızlık ağaçlarından elde edilen yağlar ordunun koşumlarında Tokattaki Gök medresenin (şimdiki müze binası) Dar-ül şifa (üniversite hastanesi)da ilaç olarak kullanılırdı. Bu sistem Selçuklular yıkıldıktan sonra Osmanlılar zamanındada devam etmiş Osmanlının zayıflaması ile buraların arazilerine beyler ve ağalar el koymuş tur.şu andaki Çöreği Büyük tekkesi yıkılmak üzere köylüler birkaç kez onardılar ama buda tarihi özelliğine uygun olmadığından esasen Kültür Bakanlığı restore etmelidir halk tarafından yapılan restorasyon aslına uygun olmamaktadır.Tekkenin içersinde  kabirler vardır .Çöreği Büyük zaviyesini halk tekke olarak bilir tekke olarak söyler ,Tokat' a 20 km mesafede Çöreği Büyük köyü sınırları içinde ve Çöreği Büyük Mezarlığı içindedir

 

6- ZAVİYELERİN GÖREVLERİ :

ZAVİYE : Kelime anlamı ile Köşe, bucak, evin bir odası. Tarikat faaliyetlerinin yürütüldüğü küçük yapıdır. Zaviyelerde görev yapan şeyhlere zaviyedâr, buralarda oturan dervişlere de zaviyenişîn denirdi. Tarikatların yayılmasına paralel olarak, tarikat üyelerinin toplandığı ve görevlerini yerine getirdiği merkezî yapılar da yayıldı: Bu yapılar tekke, dergâh, asitane, hankâh, zaviye gibi çeşitli isimlerle anıldı. Tarikatların merkez tekkelerine genellikle asitane ya da hankâh deniyordu. Tekkelere göre daha küçük olan tarikat yapılarına zaviye adı verildi. Zaviyeler, büyük yerleşim alanları dışında, küçük köy ve kasabalarla yollar üzerinde açılıyordu.

Selçuklu ve Osmanlının taşrada dini ve SOSYOLOJİK HİZMET VEREN  kuruluşları en küçüğünden büyüğüne şunlardır

Türbe

 zaviye türbenin büyüğü

tekke  zaviyenin büyüğü

dergâh,tekkenin büyüğü

 hangâh, dergahin büyüğü

ribat, hangahın büyüğü

âsitane  ribatın büyüğüdür  bu günki sisteme göre en üst yönetim.

 

Çevredeki dervişlerin toplanma yeri olmasının da ötesinde kimi görevleri vardı. Özellikle Türk dünyasının çeşitli yerlerinden gelen derviş ve tâcirlerin yolculuklarını rahat biçimde yapmalarını sağlamak, bu görevlerin başında geliyordu. Zaviyelere gelen derviş ve yolcular, buralarda konaklıyor, dinlendikten sonra yoluna devam ediyordu.
Anadolu'da açılan ilk zaviyelerden itibaren bu sosyal görev zaviye vakfiyelerinde açıkça belirtiliyordu. Buna göre Türk dünyasından gelen misafirlerin yeme, içme ve barınma gibi zaruri ihtiyaçları karşılıksız olarak üç gün boyunca karşılanıyordu. Ayrıca, misafirlerin kimlikleri tesbit edilerek ilgili makamlara bildirilecek, misafirler geldikleri yerler hakkında bilgi vererek, onlar aracılığı ile de Anadolu'nun durumu Orta Asya'ya iletiliyordu. Misafirlere gerektiği gibi hizmet etmeyen zaviye görevlileri, kadı'ya haber verilerek görevlerinden alınıyordu. Yüzyıllar boyunca sosyal bir kurum olarak önemli hizmetlerde bulunan zaviyeler de, 30 Kasım 1925 tarih ve 877 sayılı kanunla tekkelerle birlikte kapatılarak tarihe karıştı.

İster Selçuklu ister Osmanlı döneminde olsun, Anadolu’da zaviyelerin kuruluşları incelendiği zaman şu manzara göze çarpmaktadır:
Her hangi bir tarikata bağlı bir şeyh, yanında belli sayıdaki müridiyle ya bir şehir, kasaba ve köyde veya yol üzerinde uygun bir mevkide zaviyesini açmaktadır. Bunun için gerekli yerler şeyh tarafından ya bizzat temin edilmekte, yahutta o yerin hükümdarı, devlet adamı, zenginleri tarafından bağışlanmaktadır. Ayrıca kurulan zaviyeye eğer şehirde ise masraflarını karşılamak üzere belli bir miktarda arsa ve emlâkın geliri vakfedilmekte veya devlet hazinesinden tahsisat ayrılmaktadır. Köylerde ve yol üzerinde olan zaviyelerde ise durum daha başkadır. Buralarda kurulan zaviyeler masraflarını kendi üretim güçleriyle karşılıyorlardı. Bu zaviyelerin etrafında târlalar, bahçeler, bağlar ve değirmenler meydana geliyor, hayvan sürüleri besleniyordu. Dervişler hem kendi ihtiyaçlarını, hem de gelip geçen yolcuların masraflarını bizzat kendi emekleriyle karşılıyorlardı. Anadolu topraklarında zaviyeler konusu Anadolu’nun iskânı Türkleşmesi ve Müslümanlaşması konusu ile paraleldir. Bu ülkede zaviyeler ilk devirlerde bir iskan unsuru olmuşlar ve İslâmiyetin yayılmasında en önemli rolü oynamışlardır. Anadolu’da ilk zaviyenin veya zaviyelerin nerede ve ne zaman kurulduğu konusunda kesin bir şey söylemek mümkün görünmemekle beraber bunların askeri fetihlerle birlikte batıya doğru bir yayılış çizgisi tâkip ettikleri kolayca tahmin olunabilir.
Bu derviş ve şeyhlerin Anadolu’yu tercih etmelerinin sebepleri arasında, bu ülkenin cihad ve gazaya elverişli olması kadar, Anadolu Selçuklu hükümdarlarının müsait olmalarıdır Başlangıçta tekke ve zaviyeler, tarikat şeyhleri tarafından seçilen yerlere inşa edilirken, Osmanlılar bir amaç doğrultusunda tercihi değiştirdiler  Amaç  : emniyet ve âsayişi temindi ,Bu yüzden yolculuk için tehlikeli olan yerlere tekke kurmaya başladılar. Bu anlamda tekke ve zaviyeler, bir bakıma “karakol” işlevini de üstlenmiş oldu. Bu süreçte ıssız dağ başları, tehlikeli boğaz ve geçitler tekke ve zaviyelerle doldu. Bunlar hem yol emniyetini sağlamakta jandarma karakolu işlevi görüyor, hem yolcuları ağırlıyor, hem ticareti kolaylaştırıyordu; bir yandan da askeri sevk ve idarenin sağlanmasına katkıda bulunuyorlardı.
Tekkede kalan farklı inançlara ve milliyetlere mensup yolcuların getirdiği haberler, Osmanlı Devleti’nin haber alma örgütüne mensup elemanları tarafından derlenip rapor haline getirildikten sonra Başkente gönderiliyor, bu sayede Başkent, fazla emek harcamadan çevrede olup bitenler konusunda bilgi sahibi olabiliyordu.

 

7-ÇÖREĞİBÜYÜK DERGAHI :

Tokat ili Niksar ilçe merkezinin doğusunda bulunan bu yapının kitabesi günümüze gelemediğinden yapım tarihi bilinmemekle beraber  İlhanlı’ lardan kalan en önemli eserdir.Ebu Sait Bahadır Han zamanında Tekke ve Zaviye olarak yapılmıştır

Giriş portaline dayanılarak bu yapının XIV. yüzyılda yapıldığı ileri sürülmüştür. Günümüzde cami olarak kullanılan bu dergâh 1857 yılında portal dışında tamamen yenilenmiştir. Niksar’daki planı bilinen ilk zaviye olmasıyla da önem kazanan bu yapı ortada bir avlu olmak üzere üç eyvan ve köşe odalarından meydana gelmiştir. Bu plan şekli Gazneli Karahanlı ve Büyük Selçuklu devirlerinden beri uygulanan bir yapı tipidir. Giriş portalı beden duvarı boyunca yükselmektedir. Portalın üç yanını kuşatan dört bordürlü palmet motifli bir kuşak çevirmektedir. Bundan sonraki giriş geçmeli taşlarla örülmüş basık kemerlidir. Kemerlerin köşelerine birer tane altı köşeli yıldızlar yerleştirilmiştir. Günümüze gelemeyen kitabenin yerinde ön ayaklarını kıvırarak oturmuş, başını geriye çevirmiş bir geyik figürü işlenmiştir.Geyik ve ceylan figürleri Çöreğibüyük tekkesindede mevcut idi.Yapımından sonra uzun süre dergâh olarak kullanılmıştırhttps://www.blogger.com/img/img-grey-rectangle.png 1939 ve 1942 depremlerinde tamamen yıkılmış yalnızca portal kısmı ayakta kalabilmiştirhttps://www.blogger.com/img/img-grey-rectangle.png Yıkılan bölümler 1957 yılında restore edilmiştir

 

KÜLTÜR : 

Köyün gelenek ve görenekleri şunlardır: köydeki ailelerde kadın ve erkek eşitliği vardır. Evliliklerde zorlama yoktur. İki tarafın rızasına dayanır akraba evlilikleri çoktur. Nüfus planlamasına uyulur. Yemekleri: baklalı dolma(sarma, tarhana çorbası, fırın keşkeği, katmer, sarı burma, gömbe, tatar böreği, kurban pilav, üzüm pekmezi gibi birçok yemek. köyde eğitime 1980 yıllardan sonra önem verilmeye başlanmıştır. Dışarıya göç son yıllarda artmıştır.

 

8-ÇÖREĞİBÜYÜK KÖYÜ ADET VE GELENEKLERİ

1-kadın erkeğin uğrunu keserse (önünden geçerse )günah sayılır,kadının kısmetinin kesileceğine inanınılır

2-gece karanlıkta önüne kara kedi çıkarsa cin çarpacağına ,işlerin ters gideceğine inanılır.

3-bıçak elden ele verilmez ,bıçağı başkası yere bırakır diğeri yerden alır

4-cuma ve salı günü eskiden işe gidilmezdi özellikle salı günü işe gidenlerin işi sallanır derler.

5-hamile kadının uğru kesilmez

6-dilek amaçlı çalılara çaput, bez bağlarlar

7-cuma akşamları tekkelere gömbe ,çörek dağıtırlar mum yakarlar

8-cenaze gömülüp gelince cenaze sahibi kurban keser yemek verir buna kazma kürek ekmeği denir

9-cenazenin gömüldüğü akşamı köylü her evden cenaze evine sofra hazırlar getirir ve orda topluca yenir

10-cumalığı (mevlidi) yapılır kurban kesilir yemek verilir kuran okutulur

11-ölümün kırkıncı gününde kurban kesilir yemek verilir kırk gün okunmuş su mezara dökülür buna kırk suyu denir

12-ölümün elli ikinci günü yemek verilir kuran okutulur elli iki gün okunmuş su mezara dökülür buna 52 si denir

13-ölü gömüldükten ancak kırk gün sonra mezara gidilir daha önce gidilmesi günah sayılır

14-ölen kişi müsahipli ise darı çekilir

(günahlarının affı için dua edilir)

15-gelin attan indikten sonra gerdeğe kadar damadın gelini görmesi uğursuzluk sayılır

16-gelin damat evine gelince selavat getirilerek damat gelinin başına elma atar

17-evin evli erkek ve kızları babalarının yanında çocuklarını sevemezler

18-tarlada son buğday hasadında kurban kesilir kuran okutulur buna bereket duası denir

Not :bu inançların çoğu Türklerin İslamiyet’ten önceki din inancı olan Şamanizm den gelmektedir daha sonraları inanç adı altında ve gelenek haline  gelmiştir .

 

EĞİTİM :

 Köyde İlkÖğretim Okulu bulunmaktadır. Taşımalı eğitim verilmektedir.Köy eğitime önem vermekte kız erkek ayrımı kesinlikle köyümüzde yapılmaz beş parmağın beşide bir ilkesi hakimdir köyde çok sayıda emekli memur ve işçi vardır ,çok sayıda ünüversite mezunu ve ünüversite öğrencisi vardır emekli olanların bazıları köye dönüp yerleşmekte iklim uygunluğu bağı koparmaya engeldir .Kuşak çatışmasından dolayı bazı anlaşamazlık olmasına rağmen köyde önemli bir problem yoktur ,köy genellikle kendi yağı ile kavrulan bir yapıdadır.

 

COĞRAFYA :

 Tokat merkezine 16 km uzaklıktadır.Yeşilırmak köyün kenarından geçmektedir.Yarı düzlük yarı dağlık yapıya sahiptir . Pınarlı köyü ,Kızıl köy,Korucak köyü,Döllük köyü,Kara kaya köyü,Almus ilçesine bağlı Mamu  köyleri ile komşudur

 

İKLİM :

 Köyün iklimi,Karadeniz iklimi  etki alanı içerisindedir ama yarı bir karadeniz iklimi görülür.

 

NÜFUS :

200 0 yılı nüfus sayımına göre 500 dür

 

EKONOMİ : 

Köyün ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. tarım ve hayvancılığın gelişmesine önemli katkısı olan köyümüzün yetiştirdiği ziraat teknikeri Gazi POLAT'tır. Meyvecilik konusunda verimsiz topraklaravişne dikimini teşvik etmiş köyde budama ve aşılama kursları açtırarak teknik meyvecilik öğretilmiştir. Traktör ehliyet kursları açtırmış ,hayvancılığı teşvik için silaj yapımı öğretilmiş,hiç ziraatı yapılmayan şeftali ziraatı geliştirilmiş,çeşitli gece eğitimleri düzenlenerek teknik tarım metodları öğretilmiştir. Köy şartlarında konserve yapım kursları açılmıştır, arıcılık kursları düzenlenmiştir. üretimde çeşitlilik sağlanarak verimsiz topraklar köy ekonomisine kazandırılmıştır. Köyün halkı çalışkan ve hatırşinasdır. Köyde çoğunlukla sulu tarım yapılmakta olup en çok üretimi yapılan sebzelerden :salatalık,soğan,domates,fasülye son zamanlarda patlıcan,kabak meyvelerden :elma,armut,şeftali, kiraz,vişne üretimi yapılmaktadır vişne üretimi daha çok sulak olmayan kıraç yerlerde yapılmaktadır.Köy yeşil ırmak kenarında olması nedeni ile DSİ nin sulama kanalı vardır kanallardan biri pompalama sistemi ile çalışmakta köyün içine kadar sulama gelmektedir

 

ALT YAPI :

 Köyde İlk öğretim okulu vardır. Köyün hem içme suyu şebekesi  hem şebekesi vardır.Ptt şubesi ve ptt acentesi yoktur.sağlık ocağı  ve sağlık evi yoktur. Köye ayrıca ulaşımı sağlayan yol asfalt olup köyde elektrik ve sabit telefon ve internet vardır.

 

9- SEÇİLDİKLERİ YILLARA GÖRE ÇÖREĞİBÜYÜK KÖYÜ MUHTARLARI VE YAPTIKLARI HİZMETLER :

 

2009 - Kazım ENGİN : Himmet Sakadan cem evini inşaat halinde devir aldı halen muhtarlığı devam ediyor.

 

2004 - Himmet SAKA : Muhtarlığı döneminde cem evi inşaatına başlandı inşaat devam ediyor ,çeşitli hizmetleri oldu.

 

1999 - Ahmet DURSUN(Rahmetli)

1994 - Ahmet DURSUN : Muhtarlığı döneminde köy terör kıskacında idi terörün bitirilmesi için büyük gayret gösterdi çeşitli hizmetleri oldu Allah rahmet eylesin.

 

1989 - Durmuş GÜLER : muhtarlığı döneminde köy yollarının yapımı köy korusunun korunması gibi çeşitli hizmetleri olmuştur.köy kanalizasyonları yapıldı

 

1984 - Tahsin YILMAZ :muhtarlığı  döneminde evlere su getirme işlemine devam edildi telefon çekilme işlemi devam etti .

 

1980 - Selim POLAT : muhtarlığı döneminde köye su getirildi evlere su dağıtıldı,çeşitli hizmetleri oldu ,yine evlere telefon çekildi.

 

Ali DOĞAN : muhtarlığı döneminde köye PTT acenteliği açıldı telefon etmek isteyenler kontür karşılığı telefonla görüşebiliyordu yol yapımı çalışması yapıldı

 

Şükrü POLAT : muhtarlığı döneminde köye ilk defa ilk okul açılması için büyük çaba gösterildi köyden Mahmut Dündar ve İsmail Dündar yer temini konusunda fedakarlık yaptı ,okul konusunda Mehmet Güler,Veli Yılmaz,Mahmut Dündar ,İsmail Dündar Muhtar Şükrü Polat’a büyük destek sağladılar tüm köy halkı fedakarlığını esirgemedi  1962-1963 yılı öğretim döneminde açıldı  ilk öğretime okul musa gündoğdunun eski bir dam evinde başladı (şimdi yerinde oğlu Ahmet Gündoğdu oturuyor) daha sonra Durmuş Polatın dam evine (şimdi Dursun polatın evi var)  taşındı  en sonundada yeni okul yapıldı oraya taşındı ,bende köyümüze açılan okulun 1968 yılı  ilk mezunlarındanım sebep olanların hepsi rahmetli oldu ruhları şad olsun .

 

Mehmet POLAT : köye okul yaptırmak için ilk girişimleri yapanlardandır,köyün dereden gelen suya köyün başına köy çeşmesini yaptıran kişidir hatta dikkat edilirse o çeşmede yaptıran mehmet polat diye yakın zamana kadar yazıyordu bilmem şimdi duruyormu.?

 

Musa GÜNDOĞDU : Bir bilgiye ulaşılamadı

 

Veli YILMAZ           : Bir bilgiye ulaşılamadı

 

Yakubun MEHMET(uçar.ların dedeleri) Muhtarlığı döneminde genç cumhuriyetin bir köyü olarak devletle irtibatı sağlamış çete baskınlarına karşı köylüyü devamlı uyanık tutmuştur.

 

Sarı kahya(Dündar.ların dedeleri .cumhuriyet rejiminin ilk köyümüz muhtarı) : cumhuriyetin ilk yıllarında köy sık sık ermeni ve daha çok rum çetecilerin baskınlarına uğramış bu konuda köyü korumak için edinilen bilgilere göre sarı kahya(dündarların dedeleri) ,yakubun mehmet(uçarların dedeleri) ,polat Ali(polatların dedeleri) büyük çaba göstermişlerdir ruhları şad olsun.

 

NOT: Muhtarların görevleri döneminde yaptıkları işlerle ilgili bilgiler anlatıma dayalıdır belki yapılan işlerle yapan kişiler karıştırılmış olabilir noksanlıklar olabilir böyle bir durum olması durumunda bize bilgi verilirse düzeltme yoluna gidilir .saygılarımla

 

KAYNAKLAR

Vikipedia,Evliya Çelebi seyahatnamesi,Selçuklular döneminde Tokat,Osmanlıda ve Selcuklularda mezar şekilleri,Osmanlıda ve Selçuklularda tekke,zaviye hankah asitane işlevleri,kişisel anlatımlar ,kurtuluş savaşında Tokatta’ki Ermeni ve Rum çeteler,Türk Tarih kurumu kütüphanesi,TBMM kütüphanesi

 

ÇÖREĞİ BÜYÜK KÖYÜ İÇİN ŞİİR : KÖYÜMÜZDE BÖYLE CANLAR VAR İDİ

 

KÖY İÇİN YAZILMIŞ DÖNEMİNİN İNSANLARINI ANLATAN GÜZEL BİR ŞİİR 
ŞİİRDE İSİMLERİ  GEÇİP ÖLENLERİ  RAHMETLE ANIYORUM.

 UMARIM  SONRADAN GELEN NESİLLER KÖY HAKKINDA BİLGİ SAHİBİ OLURLAR


Köyümüz dede kayası eteği
Adelİde giyerdi sarı eteği
Gurtloğun bozda gohulunun otağı
Köyümüzde böyle canlar var idi

Köyümüzün önünde kanal yolları
Esma ana dokur idi ala çulları
Gönül ananın tatlı dilleri
Köyümüzde böyle canlar var idi

Sivrilide gezer idi Havza köyünü
Ziyaret ederdi talibini soyunu
Çokda severdi dıngılının uzun boyunu
Köyümüzde böyle canlar varidi

Sarhoşun cumuya tarih yazardı
Katıkçi sali at üstünde gezerdi
Eminde gamsüzü bazen üzerdi
Köyümüzde böyle canlar varidi

Ali kösenin uzundur boyu
Havanın memetde kul himmet soyu
Ederdi sohbet ,severdi köyü
Köyümüzde böyle canlar varidi

Köyümüzde ekilir mısır darısı
Üflükçüde sarıların yarısı
Karasudanda akardı suyun durusu
Köyümüzde böyle canlar varidi

Köyümüzden geçer sel deresi
Çokda içerdi dırga çetesi
Erken ayrıldı aramızdan Hamza ile ali rızası
Köyümüzde böyle canlar varidi

Topçunun aşurda biner idi sarı atına
Sürer giderdi kaşın ardına
Derdi duranım derman derdime
Köyümüzde böyle canlar varidi




Ali baba yüksekde yatardı
Albay anada mekik atardı
Yar yarda koyun alıp keçi satardı
Köyümüzde böyle canlar varidi

Yemenin evi yakın idi setene
Kösenin Halil çift koşardı kötene
Civcovun alide görevini yaptı vatana
Köyümüzde böyle canlar var idi

Çakırın alinin şerif sanki bir hacı
Halil dedeside ona hep duacı
Oğulları bacanak gelinleri bacı
Köyümüzde böyle canlr varidi

Kel sali gezerdi dağı taşı
Hep yanında idi ekmeği aşı
Onunda var idi iki gardaşı
Köyümüzde böyle canlar var idi

KAYNAK:Aşık Sabri Yılmaz 1978

Araştırma :Gazi Polat

 

24 Haziran 2015 Çarşamba

KARPUZUN İYİSİ KARPUZDA OLGUNLUK VE TAZELİK TAYİNİ




                                                   KARPUZUN İYİSİNİ NASIL SEÇERSİNİZ?


 KARPUZUN İYİSİ  KARPUZDA OLGUNLUK VE TAZELİK TAYİNİ

Yaz günlerinin vaz geçilmezi  karpuz alırken nelere dikkat etmeliyiz biliyormusunuz,iyi olgunlaşmış  kütürdeyen  karpuzları föşürdete föşürdete  yemek sıcak havalarda soğukca serinlemek için ne güzel olur

OLGUNLUK TAYİNİ : Karpuzda olgunluk tayini altı  şekilde yapılır

1-DALINDA İKEN : Karpuz dalında iken kök kolu ile karpuzun sapı arasında tam birleşim yerinde küçük kulakçık yaprak vardır bu yaprak kurudu ise karpuz olgunlaşmıştır parmakla fiske vurunca kökten düşüyorsa çok olgunlaşmış koflaşmıştır.

2-HEM DALINDA HEM RAFTA İKEN : karpuzun yere yattığı noktada ki kısım beyazsa olgunlaşmamıştır açık sarı renkte  ise olgunlaşmıştır çok koyu sarı ve yer yer kahve rengi ise koflaşmış geçmiştir.

3-RAFTAN  SEÇERKEN : Tüketecilerin  en çok zorlandığı kısım burasıdır .Burda dikkat edilecek noktalar şunlar eğer karpuz sapı yeşil duruyorsa  tarladan yeni toplanmış yani raf ömrü tazedir
Toprağa  gelen kısmı açık sarı ise olgundur koyu sarı ve kahve rengişleşme varsa geçiktir.

4-SES DİNLEME yöntemi genelde aldatıcıdır buda şu şekilde anlaşılır   baş parmakla fiske vurulur eğer tok bir ses gelirse olgundur ama genelde geçik karpuzlarda aynı sesi verir,tiz bir ses veriyorsa  hamdır kesinlikle almayın.

5-TIRNAKLAMA YÖNTEMİ: Tırnakla hafifçe kabuğu kazındığında yeşil kısmı kolayca çıkan karpuzlar olgundur ,elle bastırıldığında yumuşaksa karpuz geçiktir

6-İyi bir karpuz ağızda sünger gibi değilde çiğneyince kurabiye gibi dağılıyorsa hem taze hem olgundur.

Satıcı bıçağı kapıp abi abla hemen keseyim deyip kan kırmızı reklamı yapıyorsa sakın kestirmeyin çünki: karpuz şekerli,anti alerjen ve çok çabuk paraziter canlıları üzerine çeken kolestrolu sıfır bir besindir kesilen yerden parazit yumurtaları çok çabuk içine girer ve yediğinizin farkında olmazsınız hastalık yapar.
Karpuzun kesinlikle çekirdeklerini yemelisiniz çekirdek içindeki faydalı besinler barsakların dostudur,şeker hastaları  biraz dikkatli tüketmelidir.

Son yıllarda  kabak kökü üzerine aşılama karpuzlar var bunlar yediğinizde kokladığınızda kabak tadını hissedersiniz  tam karpuz tadı alamazsınız fiyatlarıda çok ucuzdur verim fazla kalite düşüktür.
Hibrit tohumlu karpuzların çekirdekleri vardır ama içlerinde döllenmeyi sağlayan rüşeym dediğimiz esas tohum kısmı yoktur bunlar genelde İsrail ve Amerika menşeili karpuz tohumlarından üretimdir

Gazi Polat 

15 Haziran 2015 Pazartesi

OSMANLIDA KURULAN İÇKİ FABRİKALARI



ATATÜRKÜN İÇTİĞİ BİR KADEH   RAKI İÇİN   SARHOŞ DİYENLER BAKIN

OSMANLIDA KURULAN İÇKİ FABRİKALARI



İslamcıların sanki bir suçmuş gibi Padişahların alkollü içki içmediklerini ve ilk bira fabrikasının Atatürk tarafından kurulduğunu söylediklerini biliyoruz.
 

2.Abdülhamid'in torunu Osman Ertuğrul, Dedesinin Rom içtiğini söylediği zaman yine bu islamcılardan hakaret ve küfürler yediğinide biliyoruz.Onların gözünde bütün Osmanlı Sultanları, içmez,yemez,sevişmez hiçbir zaafı olmayan üstün insan ''Evliyaullah''tandır.
İşte görmezden gelinen gerçekler :

İlk bira fabrikası Osmanlı İmparatorluğu döneminde 1890'da İsviçreli Bomonti kardeşler tarafından Feriköyde kurulmuştur.
Biranın Osmanlı topraklarına girmesi 1839 senesine Osmanlının batıya açılma sürecine denk gelir.
1840 lı yıllardan itibaren çeşitli illere birahaneler kurulmuştur.
İzmir Alsancak’ta bulunan A. Prokopp’a ait birahanenin seramik şişesinde, kuruluş tarihi 1846 olarak belirtilmektedir.
1888’de İstanbul’da 15’i Beyoğlu’nda, 8’i Galata’da, 8’i diğer semtlerde olmak üzere 31 birahane mevcuttur

1894 yılında iller temelinde sadece İstanbul, İzmir, Selanik ve Ankara’da birahane vardır.İstanbul’da 33, İzmir’de 5, Selanik’te 4, Ankara’da 3 tane birahane bulunmaktadır.

1862 yılı vergi mevzuatında rastlanan bir maddeye göre Arpa suyundan yüzde 20 zaiyat bedeli düşüldükten sonra yıllık raiç bedeli üzerinden yüzde 10-15 kayıt alındığına dair kayıt vardır.

Bomonti bira fabrikasıyla elde edilen vergilerden memnun olan Osmanlı, 2. bira fabrikasının (Olimpos Bira Fabrikası) 1892 yılında Selanikte açılmasına izin verdi.

Osmanlı’da bira üretim miktarıyla ilgili ilk bilgi 1896 yılına aittir. Bu bilgiye göre bira üretimi 12.000 hl, yani 1,2 milyon litredir. Hızla arttığı görülen üretim 1913-1914 yılında 9,9 milyon litredir. Türkiye Cumhuriyeti döneminde bu rakama ancak 1940’lı yıllarda ulaşılmıştır.

Osmanlı döneminde kurulan Bomonti Bira Fabrikası 1938 de Tekel'e geçmiştir. / Putsuz

Kaynaklar: birayadair.com, Mert Sandalcı 1997


OSMANLIDA KURULAN İLK RAKI FABRİKASI

Rakı, ilk defa Türkiye'de üretilmeye başlanmış ve Osmanlı Devleti döneminde Anadolu'da ve Rumeli'nde yaygın olarak içilen bir içecek haline gelmiştir. Tanzimat'tan sonra meyhanelerin çoğalmasıyla birlikte rakı üretiminde de artış olmuştur.

ilk rakı fabrikası, 1880'li yıllarda Sultan Abdülhamit döneminde, başmabeyinci ve maliye bakanlarından Sarıcazade Ragıp Paşa tarafından Tekirdağ yolu üzerinde Umurca Çiftliği'nde kurulmuştur. Umurca Rakı Fabrikası'nda üretilen Umurca Rakısı ve asıl adı "Bozcaada" (Tenedos) rakısı olan Deniz Kızı rakısı dönemin en kaliteli rakılarıydı. Osmanlılar döneminde azınlıklarda İstanbul'da rakı imalathaneleri açmışlardır.

Cumhuriyet döneminde Tekel Genel Müdürlüğü'nün kurulmasıyla rakı çeşitleri de arttı.



OSMANLIDA MEYHANELER

İstanbul’da 1000’den fazla meyhane vardı



“Muhteşem Yüzyıl” dizisinde Kanuni Sultan Süleyman’ın içkisine de yer verilmesi, Osmanlı’yı koyu bir din devleti sananları şaşırttı, tepkilere yol açtı. Oysa Osmanlı içkiye karşı hoşgörülüydü, sıkı içilirdi. Osmanlı şarapları, konyakları ünlüydü...

Türkiye’nin gündemini geçtiğimiz hafta iki içki tartışması işgal etti. Biri “Muhteşem Yüzyıl” dizisindeki Kanuni figürüyle ilgili “Padişahı içkici ve eğlence düşkünü göstererek atalarımıza saygısızlık yapılıyor” tartışmaları, diğeri Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu’nun yeni yönetmeliğiyle içkiye koyduğu garip sınırlamalarıydı. İkinci konuyu haftaya genişçe yazacağız ama Osmanlı’da içki ile ilgili tartışmalarda, “demiri tavında dövmek” ve bu konudaki yine “muhteşem” literatüre sıcağı sıcağına göz atmak iyi olacak...


OSMANLI’DA ÜRETİLEN KONYAKLAR PARİS’TEN MADALYA ALMIŞTI
Osmanlı hayranı bazı kesimler o dönemleri katı, baskıcı ve yasakçı dönemler olarak göstermeye çalışsa da, gerçekler öyle değil. Osmanlı içki kültürünün zengin olduğu, her tür içkinin üretildiği ve belli dönemlerde ithal edildiği bir toplum olmuş. Meyhane sayısı aşırı artınca ve içki yaygınlaşınca sert yasaklar uygulansa da, kısa sürede gevşeyip eski hale dönülmüş. Dizide tartışılan Kanuni, saltanatının son yıllarında içkiye katı yasaklar getirmiş ama Baki ve Nevi gibi şairler de bundan şikâyet eden şiirler yazmış.
Padişahlar aleni içmemişler ama bir bölümü içkiyi de hayli sever ve tüketirmiş... II. Selim’in bir lâkabının da “Sarhoş Selim” olması boşuna değil; Kıbrıs’ın kehribar renkli şaraplarının tutkunuymuş. Fatih Sultan Mehmed’in “Avni” mahlasıyla yazdığı şiirlerde şarap övgülerine rastlanıyor. Şarap ve tütün içenlerin peşine hafiyeler salan IV. Murad’ın da tutkulu bir şarapsever olduğunu tarih yazıyor. II. Mahmud da şarap sevmesiyle biliniyor. Fransa’dan adından dolayı maden suyu sanılır diye fıçılarla “Carbonnieux” şarabı getirten padişahın ise ismi ne yazık ki bilinmiyor ama Bordo’daki şatonun kayıtlarında “Sultan için Constantinople’a gidecek” yazıları var...
Osmanlı’nın şarap kültürü, edebiyatına da yansımış. 1838’de vefat eden ve kabri Galata Mevlevihanesi mezarlığında bulunan şair Ayıntaplı (Antepli) Ayni Efendi’nin şu dizeleri, bu örneklerden:
*Gice gündüz içüp Erdek şarâbı
*Ola Nukl’i mezem ördek kebâbı
*Varub sofi içer papazkarası
*Olur meyhanede yüzler karası
*Sığır dili kavurma kuş kebâbı
*Söğüş büryan ile nûş it şarâbı


BİRAHANELERE VİYANA’DANTRENLE TAZE BİRA GELİRDİ
Osmanlı, şarabı önemli gelir kaynağı olarak görmüş. “Hamr” denilen şarabın getirilen her fıçısından 15 akçe vergi alınmış, “hamr emaneti” adlı bir vergi teşkilatı bile kurulmuş. Şarap ticareti, şarabın nereden nereye getirilip nasıl satılacağı fermanlarla düzenlenmiş. Şarap hayata renk katmış, kimi zaman dizeleri, kimi zaman minyatürleri süslemiş. Lâle Devri’nde şair Nedim “Testide, kadehte doyamam görmeğe bari / Ey gevher-i şeffaf senin mahzenin olsam” gibi coşkulu dizeler yazmış.
İmparatorluğun son dönemi ise, özellikle İstanbul’da içkinin yaygınlaştığı, rahatça içildiği bir dönem olmuş. Geleneksel meyhanelerin yanına Pera Palas ve Tokatlıyan gibi lüks otellerin alafranga restoranları ve Viyana’dan bile trenle taze biranın geldiği şık birahaneler eklenmiş. Bomonti Bira Fabrikası kurulmuş, bira bahçeleri yaygınlaşmış. Yurdun değişik yerlerinde rakı üretilmiş, Boğaziçi, Ruh, Âlem, Deniz Kızı gibi rakılar birbirleriyle yarışır olmuşlar. Osmanlı gazetelerinde şarap ilanları çıkmaya başlamış, Martell konyaklarının ilan tabelaları İstanbul’un birçok yerini süslemiş. Erdekli Kotroni Efendi’nin damıttığı Osmanlı konyakları ise Paris’ten bile madalyalar almış.
Bu satırlar, “Muhteşem Yüzyıl” ekibini bunaltan kesimleri öfkelendirebilir... Ancak hepsi belgeli gerçekler. Kültür Bakanlığı’nın kendi yayınlarında, kimi Osmanlı arşivlerinde, kimi de sağcı yazarların kitaplarında... Bazıları için kabullenmek -nedense?- zor gelse de... 


ROMCULARA İSYAN EDEN MEYHANECİLER
Yetmişiki milletten insanı barındıran Osmanlı İstanbul’unun liman ve ticaret bölgeleri olan Galata ve Karaköy civarları, rakı ve şarap satan meyhanecilerle rom satan “punççi”lerin mücadelesine bile sahne olmuş. 1800’lerde gemiciler yoluyla bu bölgelerde rom ve sıcak suyla yapılan “punch” modası türemiş. “Panç” diye okunan bu kokteyle halk arasında “punç”, bu içkiyi satanlara da “punççi” denmiş o zamanlar. Bu küçük barımsı içkicilerin sayısı hızla artmış, hatta şekerci dükkânları bile panç satmaya başlamışlar. 1850’de işleri azalan meyhaneci esnafı sadrazama başvurup, “On yılda sayısı bini aşan şekerlemeci ve punççi dükkanı açıldı. Bizi batırmak üzereler. Üstelik vergi de vermiyorlar” diye şikayette bulunmuşlar. Savaşın galibi, meyhaneciler olmuş...


OSMANLI’DA MEYHANELER SINIFLANDIRILMIŞTI
Evliya Çelebi’nin yazdığına göre 1600’lerin ortalarında İstanbul’da binden fazla meyhane varmış. Bu meyhaneler zamanla bugünün ünlü restoranları gibi “markalaşmış”; Hançerli, Karagöz, Ormanos, Köroğlu, Sakızlı, Karanfil, Sümbüllü gibi renkli isimlerle tanınmışlar.
Bugün nasıl içkili mekânlar bistro, pub, bar ve restoran gibi isimlerle ayrılıyorsa, Osmanlı’da meyhaneler de kendi içinde sınıflandırılırmış:

* Gedikli de denilen koltuk meyhaneleri herkesin uğrayıp dirseğini bir tezgaha dayayarak içki içebileceği yerlermiş.
* Selatin meyhaneler ise kibar takımının uğrak yerleriymiş. 

* AVRUPA’DAKi BAĞLAR HASTALANINCA OSMANLI FRANSA’YA ŞARAP SATTI
Zaman zaman uygulanan katı yasaklı dönemler dışında hoşgörülü bir düzen kuran Osmanlı İmparatorluğu, Müslüman olmayan halkın kendi ihtiyaçları için bağcılık ve şarapçılık yapmasına ses çıkarmamış, şarapları vergilendirerek bu üretimi yasallaştırmış. Şarap çeşitleri de hayli zenginmiş; İstanbul meyhanelerinde şarapların geldikleri yerler fıçıların üzerlerine tebeşirle yazılır, “Bana bir Girit şarabı ver” diyen müşteriye meyhaneci bir de “Kaç yıllık olsun?” diye sorarmış. Arasında Ankara, Erdek, Gelibolu, Girit, Kıbrıs, Sisam, Marmara Adası, Tokat ve Trabzon şarapları pek ünlüymüş.
19’uncu yüzyılda ulaşım imkânlarının artmasıyla, Osmanlı şarapları dünyada da tanınır olmuş. Yüzyıl sonlarında, filoksera (asma biti) hastalığı Avrupa bağlarını kırıp geçirince, başta Fransa olmak üzere Avrupa ülkeleri şarap ihtiyaçlarını Osmanlı’dan gidermişler. 1904’de, İmparatorluğun şarap ihracatı, tam 340 milyon litreye çıkmış! 


ERENKÖY CABERNET’Sİ...
Bu yıllarda batılılaşma eğilimlerinin güçlenmesiyle sayıları artan Osmanlı topraklarındaki yabancılar bağ yatırımlarına da girişmişler. Ünlü Fransız yazar Lamartine’in 1839’da Fransa’dan getirdiği bağ çubuklarıyla Ege’de tesis ettiği dev bağlardan yarım asır sonra, İstanbul’da özellikle Erenköy’de 700 dönümü bulan Cabernet Sauvignon bağları dikilmiş. Bu yıllarda Erenköy Cabernet’sinin bir fıçısı 150-160 franka alıcı bulurmuş. Yine Erenköy’de bir Alman da uçsuz bucaksız Riesling bağları kurmuş.
Sadece Marmara ve Trakya bölgesi değil, Ege bölgesi de şarapçılıkta çok canlı bir bölgeymiş o zamanlar. Bugün en büyük tarımsal ihraç ürünlerimizden olan çekirdeksiz kuru üzümlerin yetiştirildiği Ege’deki Sultaniye üzümü bağları, o dönemde şaraplık üzüm yetiştirilen bağlarmış ve Ege bölgesi bugünkü gibi üç kuruşa üzüm satmak yerine, o yıllarda Avrupa’a şarap satarmış. Sadece 1901’de ihraç edilen şarap miktarı 6.5 milyon litreymiş.üplü meyhanelerde ise şaraplar büyük küplerden maşrapalarla sunulurmuş.

http://www.milliyet.com.tr/istanbul-da-1000-den-fazla-meyhane-vardi/mehmet-yalcin/pazar/yazardetay/16.01.2011/1339767/default.htm

9 Mayıs 2015 Cumartesi

ANNELER GÜNÜ NASIL BAŞLADI?



ANNELER GÜNÜ NASIL BAŞLADI?
ABD’de Anna Jarvis’in kaybettiği kendi annesi için 1908 yılında başlattığı anma günü, 1914 yılında Kongrenin onayıyla Amerika çapında genişledi.

Amerikalı genç Jarvis annesinin vefatının ardından yaşadığı acıyı atlatamamış annesinin yerini hiçbir şeyle dolduramamıştır. Her sene annesinin ölüm yıl dönümü geldiğinde eşsiz bir acı duyar ve bunu etrafındakilere de yansıtırmış. Yine annesinin bir ölüm yıl dönümünde yani Mayıs Ayı’nın ikinci Pazar günü etrafındaki herkesi bir araya getirerek ” bu günün anneler günü olmasını çok istiyorum ve Anneler Günü adıyla her yıl kutlanmasını kabul edermisiniz? diye sormuştur. bu düşüncesi herkes tarafından kabul görmüştür ve artık her mayıs ayının ikinci pazar günü anneler günü kutlanmıştır.

5 Mayıs 2015 Salı

HIDIR ELLEZ



HIDIR ELLEZ
Ruz-ı Hızır (Hızır günü) olarak adlandırılan Hıdrellez Günü, Hızır ve İlyas’ın yer yüzünde buluştukları gün olduğu savıyla kutlanmaktadır. İslam coğrafyasına bakıldığında Hıdrellez gününün yoğunlukla Türkiye'de kutlanıldığı görülmektedir.

Bir görüşe göre; Türkler'in Orta Asya'dan getirdikleri Nevruz Bayramının başkalaşmış ve İslamlaşmış şeklidir. Öyledir ki; Nevruz Bayramı kutlaması Anadolu Türkleri arasında önemini kaybetmiştir. Buna rağmen Hıdrellez eskiden beri kutlanmaktadır.

KÖKENBİLİM (ETİMOLOJİ):

Hıdrellez günü, Gregoryen takvimine göre 6 Mayıs, eskiden kullanılan Rumi takvim olarak da bilinen Julyen takvimine göre 23 Nisan günü olmaktadır.

Rumi takvime göre eskiden yıl ikiye ayrılmaktadır: 6 Mayıs’tan 8 Kasım’a kadar olan süre Hızır Günleri adıyla yaz mevsimini,
8 Kasım’dan 6 Mayıs’a kadar olan süre ise Kasım Günleri adıyla kış mevsimini oluşturmaktadır.
Bu yüzden 6 Mayıs günü kış mevsiminin bitip sıcak yaz günlerinin başladığı anlamına gelir ki, bu da kutlanıp bayram yapılacak bir olaydır.

KÖKENİ:

Hızır ve Hıdrellez'in kökeni hakkında çeşitli fikirler ortaya atılmıştır. Bunlardan bazıları Hıdrellez'in Mezopotamya ile Anadolu kültürlerine ait olduğu;
azıları ise İslamiyet öncesi Orta Asya Türk kültür ve inançlarına ait olduğu yolundadır
. Oysa ki; Hıdrellez Bayramı’nı ve Hızır inancını tek bir kültüre mal etmek olanaksızdır. İlk çağlardan itibaren Mezopotamya, Anadolu, İran, Yunanistan ve hatta bütün Doğu Akdeniz ülkelerinde bahar ya da yazın gelişiyle ilgili bazı tanrılar adına çeşitli tören ve ayinlerin düzenlendiği görülmektedir.

HIZIR:

Hızır; hayat suyu(ab-ı hayat) içerek ölümsüzlüğe ulaşmış; özellikle de baharda insanlar arasında dolaşarak onlara yardım eden, bolluk, bereket ve sağlık dağıtan, Allah katında bir elçidir.
 Hızır’ın hüviyeti, yaşadığı yer ve zaman belli değildir. Hızır, baharın, baharla vücut bulan taze hayatın sembolüdür. Hızır inancının yaygın olduğu ülkemizde Hızır’a atfedilen özelliklerin bazıları:

* Hızır, zor durumda kalanların yardımına koşarak insanların dileklerini yerine getirir.
* Kalbi temiz, iyiliksever insanlara daima yardım eder.
* Uğradığı yerlere bolluk, bereket, zenginlik sunar.
* Dertlilere derman, hastalara şifa verir.
* Bitkilerin yeşermesini, hayvanların üremesini, insanların kuvvetlenmesini sağlar.
* İnsanların şanslarının açılmasına yardım eder.
* Uğur ve kısmet sembolüdür.
* Mucize ve keramet sahibidir.

KUTLAMA MEKANI:

Hıdrellez kutlamaları genel olarak yeşillik, ağaçlık alanlarda, su kenarlarında, bir türbe ya da yatırın yanında yapılmaktadır.
Hıdrellez'de baharın taze bitkilerini ve taze kuzu eti ya da kuzu ciğeri yeme adeti vardır.
 Baharın ilk kuzusu yenildiği zaman sağlık ve şifa bulunacağına inanılır.
Bugünde kırlardan çiçek veya ot toplayıp onları kaynattıktan sonra suyu içilirse bütün hastalıklara iyi geleceğine, bu su ile kırk gün yıkanılırsa gençleşip güzelleşileceğine inanılır.

GECESİ: Hıdrellez gecesi Hızır’ın uğradığı yerlere ve dokunduğu şeylere feyiz ve bereket vereceği inancıyla çeşitli uygulamalar yapılır.
 Yiyecek kaplarının, ambarların ve para keselerinin ağızları açık bırakılır.
Ev, bağ-bahçe, araba isteyen kimseler, Hıdrellez gecesi herhangi bir yere istediklerinin küçük bir modelini yaparlarsa Hızır’ın kendilerine yardım edeceğine inanırlar.


İSLAMDA HIDIR ELLEZ
Hızır, Hıdır yahut Hadır Arapça bir kelime olup, yeşillik mânasına gelmektedir
(Tecrîd-i sarîh Tercümesi, IX,144). İslâm âlimlerinin çoğuna göre Kur'ân-ı Kerîm'in Kehf sûresinde geçen Salih adam kıssasından Hızır (a.s)'ın anlaşıldığı ve onun Peygamber olduğu görüşü müfessirlerin bazılarının tercih ettiği bir görüştür (İbn Kesîr, Tefsir, V,179; el-Kehf,18/65).
 Ancak bazı âlimler tarafından da Nebî değil Velî olduğu görüşü ileri sürülmektedir (Tecridî Sarîh tercümesi, IX, 145). Ebû Hureyre (r.a)'den nakledildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s), Hızır (a.s)'a Hızır denmesinin sebebini izah ederken; "Hızır otsuz kuru bir yere oturduğunda ansızın o otsuz yer yeşillenerek hemen dalgalanırdı"buyurmaktadır (Tecrîdî Sarih tercümesi, IX, 144).

Hızır (a.s) Kur'ân-ı Kerîm'in Kehf suresinde "Kullarımdan birisi..." şeklinde sabit olmuştur.
 Veli olduğunu dahi kabul etsek, "İkinci Tabaka-i Hayatta bulunmaktadır. Bu mertebede aynı anda çok yerde bulunmak mümkündür."

İlyas (a.s) İsrailoğulları Peygamberlerinden olup Kur'ân-ı Kerîm'de ismi geçen ve Tevrat'ta "Elia" diye zikrolunan Peygamberdir. M.Ö. IX. asırda yaşadığı ve daha sonra zamanın hükümdarları ile çok mücadele ettiği, çoğu zaman mağaralarda yaşadığı kaydedilmektedir.

Hz. İlyas (a.s) yada "İlyasîn" şeklinde ismi zikredilen (es-Sâffât, 37/130). Peygamberliği bildirilen "Hiç Şüphe yok ki İlyas gönderilen Peygamberlerdendir" (es-Sâffât, 37/123), şeklinde hitab edilen İlyas (a.s.) İsrailoğullarına Allah'ın elçisi olarak gittiğinde onlar "Ba'l" adında dört cepheli put'a tapıyorlardı.
Hz. İlyas'ın bütün gayretlerine rağmen İsrailoğulları bu puta tapınmaktan vazgeçmemiş Hz. İlyas'ın Peygamberliğini yalanlayarak (es-Saffât, 37/ 124). Onu ülkeleri olan Ba'lbak'ten çıkarmışlardı.
Fakat Allah'ın gazabı bunların üzerine geldiğinde pişman olmuşlar ve İlyas (a.s)'ı geri çağırmışlardı. Ancak tekrar nankörlük etmişler, bunun üzerine İlyas (a.s) oradan uzaklaşmıştır.

İlyas (a.s)'ın İsrailoğullarından ayrılması Hızır (a.s) ile buluşması gerçekleşti. Bu buluşma "Hızır İlyas" iken sonradan Hıdrellez şeklinde değiştirilmiştir.

HALK İNANÇLARINDA HIDRELLEZ:

Hızır'da darda kalanlara yardımcı olma, bereket getirme ve gelecekte dilekleri gerçekleştirme vasıflarını görmek mümkündür.
Geceden gül dallarına gümüş kuruşlar, çeyrekler, kırmızı bezler bağlanır,
gül dibine genç kızlar yüzük atar, mani söyler, içki sofraları hazırlanır,
davullar eşliğinde oyunlar oynanır,
su kenarlarında, yeşilliklerde eğlenilir,
 ateşten atlanılırsa ev sahibi olacağına inanılır;
öküzü arabaya koşmama... vb. gibi İslâm'la çelişen ve din ile ilgisi olmayan inançlara rastlanmaktadır.
 AYNI ŞEKİLDE HIRİSTİYAN İNANCINA GÖRE Saint Georges yortusu da bizim halk geleneklerimizle paralellik arzeder ve Hıdrellezle aynı günde kutlanmaktadır.
Görüldüğü üzere İslâm'ın Tevhid bilinçliğinden uzak, sahte mitolojik dürtülerin ve şamanist  kalıntılarını uzantılarını yansıtan günümüz Hıdrellez anlayışıyla, Hıristiyan Saint Yortusunun paralelliği de göstermektedir ki İslâm dışı her şeye yakınlık duyma ama İslâm'ın gerçek kimliğine karşı çıkma düşüncesinin neticelerini gözler önüne sermektedir.

Şu anda geçerli ve yürürlükte bulunan Hristiyan kültürüne paralel olarak İslâm dünyasının Secular rejimlerle yönetilmesi ve bu kültürlerinde İslâm Öncesi mitolojik özelliklerden oluşan geleneksel "Ulusal İslâm" anlayışıyla paralellik arzetmesi, müslümanların tevhidî bilinçlerinden uzak olmalarının bir neticesidir.
Şüphesiz ki Allah'ın va'diyle İslâm dünyası kendini değiştirmedikçe Allah'ta müslümanların durumunu düzeltmeyecektir.
Allah şöyle buyuruyor; "Kim İslâm'dan başka bir din (hayat Nizamı) ararsa, ondan (bu din) asla kabul olunmaz ve o, ahirette de en büyük zarara uğrayanlardandır:
Kendilerine apaçık deliller gelmiş, O Peygamber'in şüphesiz bir hak olduğuna da şahitlik etmişlerken imanlarının arkasından küfre sapan bir kavmi Allah nasıl hidayete erdirir (muvaffak eder)? Allah zâlimler gürûhunu hidâyete erdirmez. Muhakkak Allah'ın Meleklerin, bütün insanların lâneti onların üzerlerinedir. İşte onların cezaları" (Âlu İmrân, 3/85-87).

Öncelikle batıl olan hiç bir uygulamayı dinimiz kabul etmez. Hıdırellez kutlamalarını batıl ve hurafelerle doldurmak doğru değildir. Bahsettiğiniz hurafe uygulamalara itibar etmemek bu gibi hurafelerden uzak durmak gerekir.

Her sene bahar mevsimindeki yeşilliğin canlandığı mayıs ayının başlarında bir Hıdırellez bayramı kutlanmaktadır.
Bu bayramda insanlar ateşler yakıp üzerinden atlayarak kısmet bulacaklarını düşünmekte, içine girecekleri bir eve sahip olacaklarını ümit etmekte, daha nice niyetlerinin bu bayram günündeki bazı âdetlerle gerçekleşeceğini beklemektedir.. Bunların gerçekle ilgisi ne kadardır? Daha doğrusu, Hıdırellez ne demektir? Bunun bir aslı olmalı, sonra bu hale getirilmiş bulunmalı diye düşünmekteyiz. Bu konuda bilgi verebilir misiniz?

Efendim, bazı konular halk örfünde kabuk bağlayıp özünden uzaklaşır duruma girebilmektedir. Zannederim mayıs ayının başında kutlanan Hıdırellez bayramında da böyle bir kabuk bağlama durumu söz konusudur. Olayın aslını şöyle ifade edebiliriz:

Hazret–i Musa aleyhisselam zamanında hükümdarın birinin temiz niyetli bir oğlu kendini dine verir, dinî hayat yaşayıp dinî hizmetlerle hayatını değerlendirmek ister. Babasının hükümdarlığı, makamı, mevkii onu tatmin etmez. Hükümdar oğlunun kendini dinî hizmetlere adaması, çevrenin irşadına yönelmesi Rabb'imizin de hoşuna gider. Ona kerametler ihsan eder. Bu sebeple bu genç irşat için gezerken uğradığı çorak araziler yeşillenmeye başlar. Kupkuru çöllerin yemyeşil hale gelişi, oradan hükümdarın oğlunun geçtiğini göstermiş olur.

Arapça da yeşilin bir adı da (hazr) olduğundan çorak yerlerin yeşillendiğini gören halk buradan Hızır geçmiştir diyerek Hızır ismini meşhurlaştırmaya başlarlar.
Bir ara bu genç, zamanın peygamberi İlyas aleyhisselamla da buluşur. Böylece İlyas aleyhisselamla buluştuğu güne halk Hızır–İlyas buluşma günü olarak isim verirler.
Sonraları bu isim yuvarlanarak Hıdırellez şekline dönüşür. Tıpkı hoca merhumun, oğlunuzun adını Eyyüb koyarsanız dikkat edin, sora söylene söylene ip kalır, sözündeki gibi, Hızır ile İlyas da Hıdırellez olup çıkar..

Hızır’ın aslında geçtiği yerleri yeşillendiren bir veli mi, yoksa ayrıca bir de peygamber mi olduğu konusunda çeşitli rivayetler vardır. Fakat gerçek olan odur ki, velilerin hayatını yaşamakta olan Hızır aleyhisselam, beş çeşit hayat derecesinin ikinci derecesinde yaşamaktadır. Bu derecedeki hayat bizim gibi maddi şartlarla bağlı değildir. Bir anda birçok yerlerde farklı görüntülerle bulunabilir.

Bu yüzden halk arasında da Hızır aleyhisselam erişmiştir imdadına diye de söylentiler yayılmaktadır..

Bazen Hızır makamına çıkıp da Hızır’dan ders alan velilerin de olduğu, bunların Hızır gibi darda kalanların imdadına koştuğu, bu yüzden de onların da Hızır'ın kendisi sanıldığı anlaşılmaktadır.

Hızır–İlyas buluşma günü olarak bildiğimiz altı mayıs Hıdırellez bayramına bu bilgi ve ilgi bakılırsa herhalde gerçeğe daha yakın bir bakışla bakılma ve kutlama söz konusu olur.