12 Aralık 2013 Perşembe

SÜMERLERDE TARİHTE BİLİNEN İLK MAHKEME KAYDI

M.Ö. 1850 civarlarında Sümer ülkesinde bir cinayet işlenmiştir. Üç kişi – bir bahçıvan, bir berber ve mesleği bilinmeyen biri, bir tapınak görevlisi olan Lu-Inanna adlı şahsı öldürürler. Katiller, saptanamayan bir nedenle öldürülen kişinin karısı olan Nin-dada’ya kocasının öldürüldüğünü söylerler. Fakat garip bir şekilde, kadın bu sırrı saklar ve yetkililere haber vermez. Cinayet, Kral Ur-Ninurta’ya bildirilir ve o da davayı Nippur’daki mahkeme işlevi gören Yurttaşlar Meclisi’nin önüne çıkarır.
Bu mecliste bulunanlardan dokuzu, yalnızca üç katilin değil karısının da cezalandırılmasını istediler. Büyük bir olasılıkla kadının cinayeti öğrendikten suskunluğunu koruması sebebiyle suç ortağı olacağını düşünmüşlerdir.
Bunun üzerine meclisin iki üyesi kadının savunmasını üstlenirler. Onun cinayette yer almadığını ve bu sebepten dolayı ceza almaması gerektiğini savunurlar.
Mahkeme üyeleri savunmanın bu görüşüne katılır. Kocası sağlığında karısının gereksinimlerini karşılar gibi görünmediğinden kadının suskun kalmakta haklı olduğunun bildirirler. “Gerçek katillerin cezasının infazına” ifadesiyle karar sonuca bağlanır. Buna göre, Nippur meclisi yalnızca üç kişiye ölüm cezası vermiştir.
Bu mahkeme kararı, iki farklı Sümer şehrinde yapılan arkeolojik kazılarda ortaya çıkmıştır ve aynı karardan farklı şehirlerde birer tane mevcuttur. Çivi yazılı tabletler çok kırık vaziyette olmalarından dolayı her ikisi de kullanılarak tamamlanmıştır. Ayrıca değişik şehirlerde birer tane olması bunun örnek bir dava olması gerektiğini gösterir.
Bu mahkeme kararını içeren çivi yazılı tabletin çevirisi şöyledir:

Lu-Sin oğlu Nanna-Sig, Ku-Nanna oğlu berber Ku-Enlil ve Adda-kalla’nın kölesi bahçıvan Enlil-ennam, Lugal-apindu oğlu nişakku-görevlisi Lu-İnanna’yı öldürdüler.
Lugal-apindu oğlu Lu-İnanna’nın ölmesinden sonra, Lu-Ninurta kızı, Lu-İnanna’nın karısı Nin-dada’ya kocası Lu-İnanna’nın öldürüldüğünü söylediler.
Lu-Ninurta kızı Nin-dada ağzını açmadı, dudakları mühürlü kaldı.
Davaları İsin’e (kent) kralın önüne götürüldü (ve) Kral Ur-Ninurta davalarının Nippur meclisinde görüşülmesini buyurdu.
(Orada) Lugal -.. oğlu Ur-gula, kuş avcısı Dudu, tabi Ali-ellati, Lu-Sin oğlu Ruzu, .. Ea oğlu Eluti, hamal (?) bahçıvan Lugal-Kan, Sin-andul oğlu Lugal-azida (ve) Şara-… oğlu Şeş-kalla (Meclis’te) çıkıp şöyle dediler:
“İnsan öldürenlerin yaşamaya (hakkı) yoktur. Bu üç adam ve kadın, Lugal-apadu oğlu, nişakku-görevlisi Lu-İnanna’nın iskemlesinin önünde öldürülmelidirler.”
(O zaman) Ninurta’nın … görevlisi Şu…-lilum (ve) bahçıvan Ubar-Sin (Meclise) dönüp şöyle dediler:
“Kabul, Lu-Ninurta kızı Nin-dada’nın kocası öldürülmüştür (ama) kadın öldürülmesini gerektirecek ne yaptı (?) ki?”
(Sonra) Nippur meclisi (üyeleri) (onlara) dönüp şöyle dedi:
“Kocasının geçimini sağlamadığı (?) bir kadın – kocasının düşmanlarını tanıdığını ve kocası öldürüldükten sonra kocasının öldürüldüğünü işittiğini kabul edelim – niye onunla (?) ilgili (?) suskunluğunu korumasın ki? Kocasını o mu (?) öldürdü? (Asıl) katillerin cezalandırılması yeter.”
Nippur meclisinin kararına (?) uygun olarak, Lu-sin oğlu Nanna-sig, Ku-Nanna oğlu berber Ku-Enlil ve Adda-kalla’nın kölesi bahçıvan Enlil-ennam öldürülmek üzere (cellata) teslim edildiler.
(Bu) Nippur Meclisi tarafından görülen bir davadır.


Üstte bulunan metin dünya üzerinde kayıtlara geçmiş ilk mahkeme kayıtlarıdır. Bu mahkeme sonucu ile ilgili içinizde Türkiye ve diğer çeşitli ülkelerde avukat veya yargı makamı gibi görevde bulunan okurlarımdan bir ricam var. Bulundukları ülkede bu dava ile ilgili nasıl karar verilir? Şayet bununla ilgili aşağıda kayıtlı mail adresime bilgi verirlerse sevinirim. Şimdiden teşekkür ederim. Diğer yazılarımda görüşünceye dek esenlikle kalın.
Dip.Ark. Kadir YILDIRIMSAL
e-mail: kyildirimsal@hotmail.com

7 Aralık 2013 Cumartesi

OSMANLI HAKKINDA BU GERÇEKLERİ BİLİYOR MUYDUNUZ?

 OSMANLI HAKKINDA BU GERÇEKLERİ BİLİYOR MUYDUNUZ?
-OSMAN BEY, amcası Dündar Bey'i kendi elleri ile boğdu.
-MURAT, kendi öz oğlu Savcı Bey'i katletti.
-YILDIRIM BAYEZİD, on kardeşini birden taht için öldürttü.
-ÇELEBİ MEHMET, kardeşi İsa'yı öldürttü.
 -II. MURAT, kardeşi Mustafa'yı öldürmekle yetinmedi, diğer kardeşlerinin gözünede mil çektirdi. Yine II. Murat, amcası Mustafa'yı saltanatı için Edirne surlarına astırdı.
 -FATİH, kundaktaki kardeşi Ahmet'i saltanatı için boğdurttu.
-II. BAYEZİD, İtalya'ya kaçan kardeşi Cem'i ve oğullarını öldürttü.
-YAVUZ, saltanatı için tüm akrabalarını öldürttü.
-KANUNİ, öz oğlu Mustafa'nın öldürülmesini seyretti. -Kanuni, oğullarından başka dört torununu da öldürttü.
 -III. MURAT, tahta çıkar çıkmaz beş kardeşini birden öldürttü.
-III. MEHMET, saltanatı için ondokuz erkek kardeşini katletti.
-II. OSMAN, kardeşi Şehzade Mehmet'i öldürttü.
-IV. MURAT, taht için üç kardeşini birden öldürttü.
-II. MAHMUT, IV. Mustafa'yı öldürdü.
Yavuz oğlu II. Bayezid'i, öldürttü. –
II. SELİM, hamamda kadınlarla alem yaparken öldü.
 -MUSTAFA, uzun hapislik hayatından sonra öldürüldü.
-II. OSMAN Yedikule zindanında öldürüldü.
 -SULTAN İBRAHİM, sarayında öldürüldü.
-SULTAN II. AHMET zehirletilerek öldürüldü.
-III. SELİM, sarayda kılıçla parçalanarak öldürüldü.
-YAVUZ, Yunus Paşa'yı atı üstünde kılıcıyla öldürdü. -Yavuz, Derviş Paşa'yı önce boğdurdu, sonra kendi elleriyle kellesini kesti.
-III. SELİM, sadrazam Dukak'ın oğlu Ahmet Paşa'yı, kendi elleriyle hançerleyerek öldürdü.
Kaynak: İsmail Metin “Osmanlının Kanlı Tarihi”

Osmanlıda en şanslı kız çocukları onların öldürülme korkusu yoktu

6 Aralık 2013 Cuma

ATATÜRK ALEVİ BEKTAŞİ İDİ ;YUNANLI ARAŞTIRMACI CHRİSTOS RETOULAS



YUNANLI ARAŞTIRMACI CHRİSTOS RETOULAS  ATATÜRK  ALEVİ BEKTAŞİ İDİ
Yunanlı Araştırmacı Christos Retoulas Atatürk döneminde oluşturulan laiklik konseptinin Osmanlı'daki Vahdet-i Vücud felsefesi üzerine kurulduğunu belirtiyor. Atatürk'ün ailesinin Mevlevi ve Alevi/Bektaşi kökeninden geldiğini anlatan Retoulas, 'Mustafa Kemal tasavvufun piri, efendisiydi. Atatürk Melami'ydi' görüşünde.
Yunanlı araştırmacı Christos Retoulas, uzun süredir Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye'nin İslam ve laiklik serüveni üzerine araştırmalar yapıyor. Ailesi mübadele sırasında İzmir Uzunada'dan Yunanistan'a göç eden Retoulas, Atatürk döneminde şekillenen Türkiye'nin laiklik konsepti üzerine çalışması ile Oxford Üniversitesi'nde doktorasını tamamladı. Ünlü tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı'nın da doktora tezinde teşekkür edilen isimler arasında yer aldığı Dr. Christos Retoulas ile Türkiye laikliği ve Osmanlı'daki İslam'ı konuştuk. Retoulas'ın Vahdet-i Vücud felsefesinin Türkiye'deki laiklik üzerine etkisi üzerine etkisi ve Mustafa Kemal Atatürk'ün dinle olan ilişkisi hakkındaki görüşlerinin oldukça tartışılacağını düşünüyorum.
Yunanlı araştırmacı Christos Retoulas'ın Anadolu'daki İslam ve laiklik anlayışı üzerine AKŞAM'ın sorularına verdiği yanıtlar şöyle:
- Osmanlı'daki İslam'ı nasıl tanımlıyorsunuz? Temelinde ne yatıyor?

Türk İslamiyet'inin temelinde Vahdet-i Vücud konsepti var. Araştırmalarım 18'inci yüzyılın ortalarına kadar Osmanlı'nın baskın dini ideolojisinin Vahdet-i Vücud olduğunu gösteriyor. Osmanlılar bu tarihten sonra - özellikle Güneydoğu ve Karadeniz bölgelerinde- önce Suudi Arabistan'da gelişen Vahabilik, daha sonra da doğrudan doğruya Batı'yla karşı karşıya geldiler ve çok büyük değişimler görüldü. Bu yaklaşım, o zamandaki Hindu-Müslüman Hindistan'dan gelen Nakşibend” etkisi. İmam-ı Rabban”'nin görüşlerine dayanır.

OSMANLI'NIN TEMELİ

- Çalışmanız açısından bu görüşün ayırıcı özelliği nedir?


Bu görüş Vahdet-i Vücud'a değil, Vahdet-i Şuhud'a dayanır. Yani, Vahdet-i Vücud gibi 'Varlık birliği' değil; 'Şehadet birliği' esasına dayanır. Bu durum, toplumun bazı kesimleri ve o dönemki Osmanlı elitleri arasında bir çatışma meydana getirdi. Daha önceleri Vahdet-i Vücud esasına dayanan ve Rumeli-Anadolu'da asırlarca süren Ahrar” Nakşibend”lik yerine, Vahdet-i Şuhud'u esas alan 'Müceddidiyye' ve onun 'Halidiyye' diye bilinen kolu etkin olmaya başladı.  Vahdet-i Şuhud güçlenip, Vahdet-i Vücud düşüncesi zayıflayınca, Hıristiyan Ortodokslar Osmanlı'ya karşı ayaklanmaya başladılar. Geç 18'inci ve erken 19'uncu yüzyıl ayaklanmaları tam bu döneme denk geliyor.

- Vahdet-i Vücud imparatorluğu bir arada tutan temel felsefe miydi?

Elbette, aynen öyle. Benim çalışmalarıma göre, Ortodoks Hıristiyanlık ve Vahdet-i Vücud felsefeleri Allah algısı, aşk, güç ve akıl, insan doğası, gibi meselelerde din felsefesi bakımından paralellikler, ortak anlayış gösteriyor. Bu nedenle, tarihte aynı kişinin hem Hıristiyan hem Müslüman olduğu sıra dışı örnekler görebilirsiniz. Mesela Güney Arnavutluk'ta hem Ortodoks Hıristiyan hem Bektaşi olan pek çok kişi vardır. Bu hiç bir zıtlık yaratmaz. 1930'larda İstanbul'da yaşayan Yunanlı bir Rum'un çok önemli bir Mevlevi olduğunu da ben araştırmalarım sırasında buldum.

- Atatürk zamanındaki laiklik konseptinin Batı laikliklerinden farkı neydi?

Batı ülkelerindeki laiklik, dinin devletten ayrılıp, kurumsallığının sona erdirilip, özelleştirilmesi anlamına geliyor. Ama Atatürk zamanında oluşturulan Türkiye laikliği modeline bakınca, yapısal değil ama kavramsal ayrım oldu. Bu çerçevede 'dünyevi işler' ve 'dini işler' olarak bir ayrım yapıldı. Tabii, bu kavramsal bir ayrım. Ama yapısal olarak bunu göremiyorsunuz. Çünkü din kamu hayatında kalmaya devam etti. Bunu en iyi göstergesi de Diyanet İşleri Başkanlığı.

- Ne kastediyorsunuz?

Diyanet, İslam'ın laiklik yoluyla yeniden kurulması, düzenlenmesinin işareti. Bu, din hem özel hem de kamu hayatında kalmaya devam ediyor demektir. Çünkü Diyanet yoluyla aynı zamanda cami hutbelerini de almaya devam ediyorsunuz. Yani, din ve devlet işleri birbirinden ayrıldı ama din kamu yaşamında kalmaya devam etti. Kemalizm projesinde İslam'ı ulusal bir din haline getirme fikri vardı. Ama ne yapıldığına bakarsanız, bu Vahdet-i Vücud'u hayata geçirme projesiydi.

İSLAM VE KEMALİZM

- Atatürk, Osmanlı'daki Vahdet-i Vücud felsefesini mi canlandırmaya çalıştı laikleşme süreciyle beraber?


Evet, bu kesinlikle doğru. Kemalizm'in dini projesi Vahdet-i Vücud'du. Kemalizm laikliğine şekil veren, onun alt yapısı Vahdet-i Vücud'du. Ama aynı modeli dünyevilik konseptini ön plana çıkararak yaptı. Atatürk, o döneme göre ırkçılıkla asla ilgisi olmayan bir milliyetçilik anlayışıyla İslam'a ayrı bir yer verdi. Bu nedenle Avrupa'daki kanlı laikleşme sürecine kıyasla çok daha yumuşak bir laikliğe geçiş süreci yaşandı Türkiye'de.

- Bizde de karşı çıkan çok insan oldu gerçi...

Avrupa ile kıyaslayınca çok daha kansız bir süreç oldu Türkiye'de. Ayrıca, laikleşme sürecine karşı savaşanlar ya Batı aydınlanmasının etkisindeki aşırı liberaller, yani Batı'yı koşulsuz taklit edenler; ya da gerçek Osmanlı İslam'ı olmayan 18'inci yüzyıl İslam'ının takipçileriydi. Bu ikinci grup, aslında Vahdet-i Şuhud'un en sert anlayışının ve de İslam'ın sırf zahir ve tutucu anlayışının takipçileriydi. 

- Ama Aleviler Diyanet'i Sünni İslam'ı temsil etmekle eleştiriyorlar...

Aslında bu hep böyle değildi.  Atatürk zamanında Diyanet'in uygulamaları karşısında Alevilerin öyle bir şikayeti olmamış.

Atatürk'ün  Alevi/Bektaşi olduğu doğru

- Atatürk'ün kendi dini anlayışıyla ilgili tespitleriniz neler? Dindar bir figür müydü?


Atatürk Vahdet-i Vücud tasavvufunun piri, efendisiydi. Bazı birincil Yunanlı kaynaklar Zübeyde Hanım'ın Selanik Mevlihanesi ile yakın bağları olduğuna kişisel tanıklık etmektedirler. Kendisinin anne tarafı Yunanistan'ın Sarıgöl bölgesindendir ve orası tümüyle Bektaşi etkisindedir. Atatürk'ün aslen Kocacık'lı olan baba tarafının Bektaşilik/Alevilik ve Mevlevilik'le dini bağlantıları vardır.  Kendisi de çocukken Mevlevi ayinlerine katılmıştır.

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır'ın 'Hak dili Kuran dili' adlı Sünni Vahdet-i Vücud tasavvufuna kılavuz olan tefsiri yazmasını bizzat yönetmiş ve düzeltmiştir. Atatürk 3 tasavvuf geleneğine önem vermekteydi: Bektaşi/Alevi, Mevlevi ve Melamilik.

- Bunların hangisi daha ön planda yer alıyor?

Atatürk'ün dini kişiliğini anlamanız için Mevleviliğin Şems kolunu ve üçüncü devre Melamiliğin kurucusu Seyyid Muhammed Nurül Arabi'yi bilmeniz gerekir. Mevleviliğin Veled ve Şems olmak üzere iki kolu vardır. Veled kolu daha Zahir, Sünni'dir. Şems kolu ise görünürde Mevlevi ama fikir ve uygulamada Bektaşi/Alevi'dir. 1860'lardan itibaren Mevlevilikte Şems kolu daha etkin olmuştur, özelikle Bektaşi ve Melami etkisinde kalan İttihat ve Terakki'de. Tarihçi Mim Kemal Öke'nin ortaya çıkardığı

18 Mayıs 1911 tarihinde Atatürk'ün Abdülkerim Paşa'ya Gelibolu'dan gönderdiği bir mektup var. Bu mektupta Atatürk kendisini 'Selanik Meydan dedesi, bu fakir Kemal' ve Abdülkerim Paşa'yı da 'Kutbül-aktap' (Tasavvufta en büyük veli anlamına geliyor)  olarak adlandırmıştır. İstiklal Savaşı'nın başında yazılmış bir diğer telgrafta ise, Atatürk ile Osmanlı Sarayı arasında arabuluculuk yapan Abdülkerim Paşa'yla haberleşiyor. Burada, Abdülkerim Paşa Atatürk'ten 'Kutbül-aktap' diye bahsediyor.

MELAMİLİK YASAKLANMADI

- Peki bu ne anlama geliyor?


Abdülkerim Paşa Atatürk'ün tasavvuftaki mürşidi. Bunun kanıtı da Mim Kemal Öke'nin yayınladığı mektupta mevcut. Ama onun din anlayışı tam olarak bilinmiyordu. Türkiye'de yaptığım araştırmalarda Atatürk'ün Melami olduğunu öğrendim çok eski bir Osmanlı tarikatının lideriyle yaptığım görüşmeden. Sonuçta, yaptığım araştırmalarda onun Melami mürşidinin Abdülkerim Paşa olduğunu ortaya çıkardım. Bu çok önemli. O dönem Melamilik'in üçüncü, yani yeni Melamilik dönemiydi. Atatürk de Melami'ydi.

- Atatürk'ün Bektaşi/Alevi olduğu yönündeki görüşler de çürüyor mu bu durumda?

Hayır, doğru. Melamilik tarikatlar üstü bir tarikat. Melami olabilmeniz için gerçekten tasavvufun içinde ve başka bir tarikat içinde yüksek bir yerde olmanız gerekir. Atatürk 'Selanik Fakir Meydan Dedesi' deyince, Şems kolundan olduğunu yani batıni olarak Alevi/Bektaşi olduğunu ortaya koyuyor. Bakın, Cumhuriyet kurulurken kapanmayan tek tarikat, Melamilik'tir.

- Ne kastediyorsunuz?

Bu belgelerde de var. Atatürk'ün ölümünün ardından, 1943 yılında yasal bir makamdan Diyanet'e sorulan bir soru var bu konuda ve Diyanet'in yazılı yanıtı şöyle: 'Melamilik bir tarikat değil, bir sohbet tarikidir' (bir sohbet yolu). Çünkü Melamilik'te diğer tarikatlardaki gibi bir özel kıyafet, zikir ritüeli yok. Onlarda zikir konuşmadır ve en yüksek batıni Vahdet-i Vücud geleneği burada yaşatılır.

HEDEF NAKŞİLERDİ

- O zaman Atatürk'ün Cumhuriyeti kurarken tarikatlara karşı yaptığı mücadeleyi nasıl açıklıyorsunuz?


Aslında savaşmıyor, tam tersine Vahdet-i Vücut fikrini teşvik ediyordu. Mesela, o dönemde çocuklar için yazılan dini kitapların Abdulbaki Gölpınarlı tarafından kaleme alındığını görürsünüz. Kendisi Mevlevi şeyhidir. Diyanet'in resmi hutbelerinde laikleştirilmiş Vahdet-i Vücud felsefesini görüyorsunuz. O dönemki temel isyancılar Osmanlı geleneklerinden çıkan ve aslında fikir açısından yabancı olan Nakşilerdi.  Dönemin parlamento tartışmalarına bakarsanız tekke ve zaviyeleri yasaklayan kanunun ilk taslağına göre Mevlevilik, Bektaşilik'e ait unvanlar yasak değil.  'Neden onları da yasaklamıyorsunuz?' ya da 'Nesiniz? Bektaşi mi?'şeklindeki tepkiler nedeniyle ikinci taslakta hepsi eklenmiştir. Ama asıl hedef Nakşilerdir. Zaten Nakşiler Atatürk'e tepki göstermiştir, Alevi/Bektaşiler değil.

Vahdet-i Vücud nedir?

'Vahdet-i Vücud', tek vücut, tek varlık anlamına gelmektedir. İslam tasavvuf felsefesine göre evren tek bir varlıktır. Bu tek varlık Tanrı'dır. Ezel” ve ebed” olan, yani sonsuzdan gelip sonsuza giden Tanrı zaman ve mekan (yer) var olmadan önce vardır, hep var olacaktır. Bu düşünceye göre evren Tanrı'nın yoklukta yansıyan görüntüsüdür ve bu çerçevede insan da Tanrı'nın görüntüsünden, Tanrı'dan bir parçadır.

Batılılaşma ve İslamcılık hep el ele gelişti

- Bugünkü Türkiye'deki laiklik ve din ilişkisini nasıl görüyorsunuz?


Ben bugünü araştırmadım. Endişem bugün Türkiye'de İslam'ın -Batı'ya eğilimli İslamcı cemaatler gibi- Katolik-Protestanlaştığı. Daha zahir, görev ve emre dayalı gibi görülüyor. Belki bu aşırı Batılılaşma ve küreselleşme ile de ilgili. İnsanlar giderek içine kapanıyor bireyselleşme ile ve daha çok tüketici haline geliyor. Bu tarz küreselleşmeye dayalı organizasyonlarda üretken akıl ve güç doktrinin temelinde yer aldığı için, temel yön güç ve para elde etmeye yönelik. Ruhani unsur daha geride kalıyor.

- Alevi/Bektaşi etkisinin pek hissedilmediğini görüyoruz ülkede. Bu dönüşüm nasıl gerçekleşti?

Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisindeki Alevi/Bektaşi ve Sünni çatışmasına çözüm getiren laiklik anlayışının onlardaki ortak Vahdet-i Vücud anlayışı üzerine kurulduğunu ve Bağımsız Türkiye'de gerçekleştiğini anlamak çok önemli. Sembolleri, ritüelleri ve organizasyon yapıları gibi farklılıklara rağmen Sünni/Alevi birlikteliği özü itibariyla Osmanlı İslam'ının parçalarıydı. Atatürk ölünce, İnönü'yle beraber yine bir çeşit Cumhuriyetçi Tanzimat dönemi başladı ve aşırı derecede Batı etkisine girildi. Koşulsuz Batılılaşma ve İslamcılık Türkiye'de her zaman el ele gelişti. Mesela, Atatürk'ün takip ettiği Gökalp'ta Batılılaşma diye bir sözcük yoktur, modernleşme der. Cumhuriyet döneminde, Batılılaşma İnönü döneminin bir kavramıdır. Batılılaşma ile birlikte resmi Sünni İslam da yine politize oldu. Bugünkü sorun Sünni İslam'ın Vahdet-i Vücud'dan uzaklaşmasıdır. (Akşam)


ATATÜRK ALEVİ MİDİR ?



ATATÜRK ALEVİ MİDİR ?

Resmi anlatıda pek dillendirilmeyen bir gerçek, Mustafa Kemal'in, Bektaşiliğe yakınlığıdır. Herşeyden önce Atatürk'ün Bektaşiliğe yakınlığı, Yaşadığı Selanik ve genelde Rumeli bölgesindeki Bektaşi dergahlarının yoğunluğundan kaynaklanır. Acaba Atatürk'ün Bektaşiliğe yakınlığı, ve ilgisi sadece yaşadığı yerdeki Bektaşi Nufusundan mı kaynaklanmakta? Yapılan araştışmalar, Atatürk ve Aleviler arasındaki bağın, sanılanın dışında, ilgi ve sevginin ötesinde olduğunu gösteriyor.

Mustafa Kemal’in soyu Anadolu’ya dayanmaktadır.
Yörük Türkmen kökenlidir.
 Mustafa Kemal’in mensup olduğu soya Kızılcalı Türkleri denir.
 Oğuzların kızıl oğuz boyundandır.
Kızılca bölüklü, Kızılcaörenli adı da verilir.
Selanik’teki kayıtlarındaysa ”Karakocalılar” olarak geçmektedir. Mustafa Kemal’in sülalesi olan Kızılcaoğulları, Rumeli Aleviliğinin Anadolu koludur.
Bu kolun anayurdu TOKAT –ALMUS TOZANLI VADİSİDİR. Bugün burada yaşayanların tümü de Alevidir.

Bu bölgeye yerleştirilen Yörük Türkmen boyları 1410 yıllarında Tokat, Çorum, Amasya, Sivas ve Reşadiye dolaylarındaki Kızıl Özenliler yurdu olarak bilinen bölgede “Kızıl Ahmetliler Beyliği” adıyla bir beylik kurmuşlardır.

Osmanlı Hükümdarlarından II.Murat’ın Amasya Valisi Yörgüç Paşa’nın bu beylik üzerine düzenlediği sefer sonucunda beylik ortadan kaldırıldı.
 Kızıl Ahmetliler beyliği halkının bir kısmı zindanlara doldurularak, dumandan boğdurularak öldürülmüştür.
 Bir kısmı da Anadolu’ nun çeşitli yerlerine dağıtılmıştır.
Mustafa Kemal Atatürk'ün baba soyu, Bu olay nedeniyle Konya'ya yerleşmiştir...

Bundan sonraki tarihsel süreç içerisinde, Fatih Zamanında Rumeli'nin Türkleştirilmesi sürecinde aile, Konya/Karaman'dan gelerek Manastır Vilayeti'nin Debre-i Balâ Sancağı'na bağlı Kocacık'a yerleşmişlerdir.
 Kocacık, bugünkü Makedonya Cumhuriyeti'nde Arnavutluk sınırına yakın olan Debre şehrine bağlı bir nahiyedir. Aile sonradan (muhtemelen 1830'larda) Selanik'e göç etmiştir.

Mustafa Kemal’in dedesi Kırmızı Hafız Ahmet’tir.
 Mustafa Kemal’in Nüfus kayıdı “Yörük tayifesinden “ diye geçmektedir.
 Mustafa Kemal’in babası da nüfus kütüğünde Kızılhafız oğlu Ali Rıza diye yazılmaktadır.
Mustafa Kemal, on yaşlarında Selanik’teki Kızılbey sokakta bulunan ilkokula yazılmıştır.
Kızıl sözcüğü genellikle Alevi Bektaşilere takılan bir addır.
 Mustafa Kemal’in babasının ismi Ali Rızadır. Ali Rıza, Ehli beyt soyunun Sekizinci İmam’ın ismidir.

Mustafa Kemal’in duygu ve düşüncelerinde Namık Kemal’in büyük tesiri sözkonusudur.
 Namık Kemal de bir Bektaşi idi. Yine Bektaşi olan Abdulkerim Paşa’nın Mustafa Kemal’le yazışmalarında, özel Bektaşi şifreleri kullanmaları onun Bektaşiliğine dair bir kanıt olarak ileri sürülen bir başka kanıttır.. Zira bu şifreler tarikata girmeyen kimseye verilmezdi..

Falih Rıfkı Atay, "Çankaya" kitabında, Kılıçoğlu Hakkı'ya atfen, Mustafa Kemal'in, Harbiye yıllarında tatillerde Selanik'e geldiğinde, Bektaşi Şeyh Rıfat Efendi'nin tekkesine gidip, dervişler halkası içinde ayinlere katıldığını yazar.
Mustafa Kemal de Nutuk'ta, Selanik'ten arkadaşı olan Abdülkerim Paşa ile telgraflaşmalarını anlatırken Paşa'nın, kendisine "Kutb-ul akrap" yani "Kutuplar kutbu" diye hitap ettiğini anlatır. Bu Bektaşiliğin en üst derecesi için kullanılan bir terimdir..

Yararlanılan Kaynaklar

1-Türk Kültürü Dergisi, "Atatürk'ün baba soyu" Sayı; 145
2- Falih Rıfkı Atay, "Çankaya"
3-Mazhar Müfit Kansu , Atatürk'le Beraber, 1986
4- Mete Tuncay , Milliyet sanat sayı:246.s:25
5-Mustafa Cemil Kılıç, Laik Türkiye İçin Yükselen Alevilik, s. 193.-204
6-Cemal Şener, Atatürk ve Aleviler, Ant yayınları, s.14
7-A. Celalettin Ulusoy, Hünkar Hacı Bektaş Veli ve Alevi – Bektaşi Yolu. S.104.
8 –Atatürk ve aleviler Can Dündar 

Yunanlı Araştırmacı Christos Retoulas Atatürk döneminde oluşturulan laiklik konseptinin Osmanlı'daki Vahdet-i Vücud felsefesi üzerine kurulduğunu belirtiyor. Atatürk'ün ailesinin Mevlevi ve Alevi/Bektaşi kökeninden geldiğini anlatan Retoulas, 'Mustafa Kemal tasavvufun piri, efendisiydi. Atatürk Melami'ydi' görüşünde

ATATÜRK'ÜN  ALEVİ/BEKTAŞİ OLDUĞU DOĞRU
Yunanlı Araştırmacı Christos Retoulas
  Atatürk Vahdet-i Vücud tasavvufunun piri, efendisiydi. Bazı birincil Yunanlı kaynaklar Zübeyde Hanım'ın Selanik Mevlihanesi ile yakın bağları olduğuna kişisel tanıklık etmektedirler.
 Kendisinin anne tarafı Yunanistan'ın Sarıgöl bölgesindendir ve orası tümüyle Bektaşi etkisindedir. Atatürk'ün aslen Kocacık'lı olan baba tarafının Bektaşilik/Alevilik ve Mevlevilik'le dini bağlantıları vardır.  Kendisi de çocukken Mevlevi ayinlerine katılmıştır.
18 Mayıs 1911 tarihinde Atatürk'ün Abdülkerim Paşa'ya Gelibolu'dan gönderdiği bir mektup var. Bu mektupta Atatürk kendisini 'Selanik Meydan dedesi, bu fakir Kemal' ve Abdülkerim Paşa'yı da 'Kutbül-aktap' (Tasavvufta en büyük veli anlamına geliyor)  olarak adlandırmıştır. İstiklal Savaşı'nın başında yazılmış bir diğer telgrafta ise, Atatürk ile Osmanlı Sarayı arasında arabuluculuk yapan Abdülkerim Paşa'yla haberleşiyor. Burada, Abdülkerim Paşa Atatürk'ten 'Kutbül-aktap' diye bahsediyor.

2 Aralık 2013 Pazartesi

GEÇ YATMANIN ZEKAYA ETKİSİ



GEÇ YATMANIN ZEKAYA ETKİSİ
Satoshi Kanazawa ve ekibinin yaptığı araştırmaya göre,IQ’su yüksek olanlar geceleri daha aktif oluyor ve bununla bağlantılı olarak geç yatağa giriyorlar.
Aksine zekâ düzeyi düşük olanlar ise erkenden yatakta olmayı tercih ediyor.
Türk uzmanlar da araştırmanın ilginç sonuçlarını şöyle değerlendirdi:
Satoshi Kanazawa ve ekibinin yaptığı araştırmaya göre, IQ’su yüksek olanlar geceleri daha aktif oluyor ve bununla bağlantılı olarak geç yatağa giriyorlar.
Aksine zekâ düzeyi düşük olanlar ise erkenden yatakta olmayı tercih ediyorlar.Türk uzmanlar da araştırmanın ilginç sonuçlarını şöyle değerlendirdi.
Dr. Sabri Derman (Amerikan Hastanesi Uyku Bozuklukları Uzmanı)
İlginç bir araştırma! üretken insanların daha geç yatmaya ve geç kalkmaya eğilimli oldukları uzun zamandır biliniyor.Öte yandan genetik olarak ebeveylerimizden bize özgü yatma/kalkma saatlerini ve uyku süremizi aldığımız da bilinen bir gerçek.Belki de üretken insanlar o nedenle toplumda 09.00-18.00 iş saatlerine uyamıyor,rutin emekten çok zeka gerektiren, ama esnek mesaili işlere eğilimli oluyorlar. Prof. Dr. Hakan Kaynak (Nörolog ve Uyku Bozuklukları Uzmanı):
Geç uyuyanlar daha üretken, daha sanatçı ruhlu insanlar oluyorlar,diğerleri daha üretken,iş yaşamlarında daha çalışkan oluyorlar.Birisinin kafası akşam daha iyi çalışıyor, diğerinin gündüz çalışır.

Prof. Dr. Firuz Çelikoğlu (Doktorlar Merkezi Uyku Bozuklukları Direktörü)
Eğer az uyuyan bir kişi konsantre uykusunu kendisine göre organize ediyorsa sağlıklı bir uyku alıyordur.Uykunun süresi çok uzunsa, buna hipersomnia deniyor ve bu uyku bozukluğunun bir parçasıdır, eğer böyle bir durum varsa zekâ düşüklükleri görülür.
Ferhat Çalapkulu ( Türk Beyin Takımı Kaptanı)
Geç yatmamın sebebi; düşünmek ve çalışmak için daha sessiz bir ortam olması. Ortalama 5 saat uyuyorum.Genellikle 02.00-03.00 sıralarında yatıyorum. IQ’su yüksek insanların da uykuya daha az vakit ayırıp beyinlerini gece çok kullandıklarını düşünüyorum. Emrehan Halıcı (Türk Zeka Vakfı Başkanı)
IQ’su yüksek olan insanlar dışarıdan gelen olaylara daha duyarlı insanlardır. Okumayı, yazmayı, düşünmeyi seven insanlardır. Geceleri değerlendirir ve geç yatarlar. Bu doğru bir tespittir.