atatatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
atatatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Şubat 2014 Çarşamba

KARDEŞ KARDEŞE BORÇ VERMEZ" (AZERBAYCAN NEDEN CANDIR)



KARDEŞ KARDEŞE BORÇ VERMEZ" (AZERBAYCAN NEDEN CANDIR)

Mustafa Kemâl Paşa, 3 Mayıs 1920 günü Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa’ya yazdığı bir mektupta, “Devlette hiç para kalmadı. Şu anda içeride para temin edebileceğimiz bir kaynak da yok. Başka kaynaklardan para temin edinceye kadar Azerbaycan Hükûmeti’nden borç para alınmasını temin etmenizi rica ederim” diyordu.

 Kâzım Karabekir Paşa, isteği Azerbaycan Hükûmeti’ne iletti. Bu istek, Azerbaycan Sovyet Sosyalist Halk Cumhuriyeti ile Ankara Hükûmeti arasındaki ilk resmî temastı. Azerbaycan’dan Türkiye’ye uzanan kardeş eli 1921 yılı içinde Nerimanov’un şahsî emriyle uzandı. Azerbaycan Dışişleri Bakanı Mirza Davut Hüseyinov, kazanılan Birinci-İkinci İnönü Savaşları münasebetiyle çektiği telgrafta “...

Kazanılan bu büyük zaferlerden dolayı Türk halkını Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti adına kutluyoruz” diyor ve bu büyük zaferlerin şerefine Azerbaycan halkının yardım için 30 sistern (sarnıç, tanker) petrol, 2 sistern benzin, 8 sistern kerosin gönderdiğini bildiriyordu.
 Aynı yılın Mayıs ayında Azerbaycan devleti, TBMM hükümetine 62 sistern petrol gönderdi ve bundan sonra savaş bitinceye kadar aynı değerde petrol ve üç vagon dolusu kerosin göndermeyi taahhüt etti. Bu taahhüdün dışında 1922 yılında Batum yoluyla Azerbaycan dokuzbin tondan fazla kerosin ve 350 ton benzin gönderdi.

Mustafa Kemâl Paşa 1921 yılında Nerimanov’a bir mektup yazarak borç para talep etmişti. Bu mektubu 17 Mart 1921 günü büyükelçi Nerimanov'a ulaştırdı. Nerimanov, derhal 500 kg. altın gönderdi. Bunun 200 kg’ı devlet bütçesine, kalanı ise mühimmat ve silâh için kullanıldı. Daha sonra Nerimanov, Rusya’dan aldığı 10 milyon altın rubleyi Ankara’ya gönderdi. Bu yardımlarla savaş içindeki ülkenin durumunda belirgin bir düzelme oldu. 23 Mart 1921’de Azerbaycan Hükûmeti talep etmediği halde Türkiye’ye Azerbaycan halkının hediyesi olarak 30 sistern petrol, 2 sistern benzin, 8 sistern yağ gönderdi. Nerimanov, Mustafa Kemâl Paşa’nın mektubuna yazdığı cevâbî mektubunda hergün kazanılan başarılarla Türk halkının emperyalizmden kurtulma günlerinin yaklaştığını, bu yüzden kahraman Türk halkını kutladığını belirtiyor ve sonra ilâve ediyordu: “Paşam, bizim Türk Milleti’nde kardeş kardeşe borç vermez. Kardeş, her zaman kardeşinin elinden tutar. Biz kardeşiz, her zaman elinizden tutacağız ve tutmaya devam edeceğiz.”
(A. Şemseddinov, Kurtuluş Savaşı Yıllarında Türkiye-Sovyetler Birliği Alâkaları, syf.66)

14 Kasım 2013 Perşembe

ATATÜRK VE KÖYLÜ


ATATÜRK VE KÖYLÜ

Diyorum ki; tıpkı bazı sosyal aktiviteler gibi, her sene 10 Kasımın içinde bulunduğu hafta Atatürk'ü anma haftası olsaydı da onun bize yön veren anılarını ve tavsiyelerini daha derinden inceleme ve anlama imkânı bulabilseydik. 10 Kasım geçip gitti ama biz size Atamızın bilinmeyen veya daha doğru bir deyimle az bilinen özelliklerini iki hikâye içlinde anlatmadan geçemeyeceğiz.

Atatürk'le ilgili en sevdiğim anekdotlardan biri, onun bir köylü ile ilgili bir dava hakkındaki değerlendirmesidir. Biliyorsunuz günümüzde Cumhurbaşkanı veya Başbakan hakkında bir hakaret oldu mu, savcılığa bir ihbar yapılıyor veya savcı bazı haberleri ihbar kabul ederek o kişi hakkında dava açabiliyor. Atatürk 'ün koyduğu yasada devlet reislerine hakaret edenlerin aleyhine dava açılabilmesi için o makamda olanların iznini almak şarttı. Aksi halde günümüzdeki gibi izin almadan dava açılamıyordu.

Bir gün İçişleri Bakanı Şükrü Kaya elinde kalın bir dosya ile odasına girer. Mustafa Kemal merakla "O nedir?" diye sorar.

Şükrü Kaya, "Sayın Cumhurbaşkanım; Antalyalı bir köylü size çok ağır bir şekilde hakaret etmiş, savcılık köylü hakkında dava açabilmek için izninizi talep ediyor" der. Atatürk merakla sorar:

"Peki, böyle bir hakareti hak etmek için ne yapmışım ben ona?" diye sorunca Şükrü Kaya anlatır: "En ucuz tütün olan birinci tütünü 2 kuruş. İçinde 40 tane sigara kâğıdı var. (O günlerde sigara sanayi günümüzdeki kadar ilerlemiş değildi. Pek çok insan hazır sigara yerine tütün alır ve özel yapılmış ince sigara kâğıdına sarar ve öyle içerdi) Bu marka tütünü daha çok tiryaki ve fakir, alım gücü az olan vatandaşlar alıyor. Zaten vatandaşların çoğunun alım gücü az. Bu vatandaş almış birinci tütününü bir de bakmış içinde sigara kâğıdı yok. Dayanamamış

"O köşkünde oturur, dilediği sigaraları içer ziftlenir. Ama ben parasını verdiğim halde paketin içinde sigara kâğıdı bulamıyorum" demiş ve küfretmiş. Mustafa Kemal anlatılanları sükûnetle dinler ve sonra? Diye sorar. Şükrü Kaya devam eder. Sorgulama sırasında adam özür dilemiş ve şunları söylemiş:

"Ben çok tiryaki idim. Ayrıca kâğıt alacak param da yoktu. Eski bir gazete buldum, o gazeteden bir sigara boyunda parçalar kestim, birinin içine tütünü koydum ve çakmağı çaktım, kâğıt birden alev aldı ve bıyığımda, dudağımda yandı. O acı ile dayanamadım küfrettim" demiş.

Mustafa Kemal hiç hareket etmeden sonuna kadar dinler ve Şükrü Kaya'ya sorar:

"Sen hiç gazete kâğıdı ile sigara içtin mi?" Hayır cevabını alınca "Ben içtim" der ve devam eder:

"1911–12 Trablusgarp Harbindeydi. Ne tütün bulabiliyorduk ne de sigara kâğıdı. Bir defa tütün bulduk ama sigara kâğıdı bulamadık. Gazete kâğıdını biz de o köylü vatandaşın yaptığı gibi kestik ve onun gibi yaktık. Benim de bıyıklarım yandı, ben de o zaman tahtta oturan Sultan Reşat'a daha ağır küfrettim. Hâlbuki zavallının bunda hiçbir günahı yoktu ve hatta sigara bile içmezdi. Onun için sen bu adamı mahkemeye vermekten vazgeç çünkü asıl sorun bizde. Biz adam olup da bu köylü vatandaşımızın doğru dürüst sigara içmesine imkân sağlamalıydık.

Bu konuşmalardan sonra bir yaverini çağırarak "Burada adı geçen birinci tütünden bir koli hazırlayın, şikâyetçinin adresine benim adıma gönderin" der. Sonra Şükrü Kaya'ya dönerek "Sen de Tekel Bakanına bu hadiseden bahset, içine sigara kâğıdı konmayan paket nerede hazırlanmışsa onu tahkik etmesini ve bir daha böyle laubaliliğe imkân vermemesini söyle" der.

Ayrıca o zaman Genel Sekreteri olan Hikmet Bayur'u çağırtır, olayı anlatır ve kendi adına bir özür mektubu yazdırarak kendisine küfreden köylü vatandaşa gönderir.

***

Bir başka gün Mustafa Kemal'e yine bir köylü ile ilgili bir şikâyet gelir. Bir köylü vatandaş kendisine ait Gazi Orman Çiftliğinin sınırları içinde bulunan bir arazi kesiminde toprağı sürüyor ve bütün uyarılara rağmen sürmeye devam ediyormuş. Atatürk merak ediyor ve hiç vakit kaybetmeden bir fırsat bulup doğru çiftliğe gidiyor. Bakıyor aslan gibi bir Anadolu çocuğu... Kara sabanı ve pulluğuyla hiç bıkmadan sürmeye devam ediyor. Yanına gidiyor ve "Kolay Gelsin" diyor ve aralarında şu konuşma geçiyor.

- Bu toprak senin mi?
- Benim Atamın
- Peki, sen ondan izin aldın mı?
- Bekliyordum beni senin yanına götürmelerini. Sen demedin mi bu memlekette boş toprak kalmasın. Ben Atamın emrini yerine getiriyorum. Çünkü benim toprağım yok ama senin toprağın benim demektir.


Bu konuşmadan sonra çok duygulanan Mustafa Kemalin gözleri doluyor, köylüye iyi çalışmalar dileyerek ayrılırken yanındakilere "bırakın istediği kadar toprağı eksin" talimatını veriyor. (Cemal Kutay: Bir Solukta Atatürk, s.171–174,188–189, İstanbul–2008)

Lider olmak mümkündür ama adam gibi liderler zor bulunuyor. Bu yazıyı Atatürk'e Diktatör- Faşist diyenlere ve onu taklit ederek sözde gölgede bırakacağını zannedenlere ve "Ben bir Türk'üm" demeğe korkan yurttaşlarımıza ve yöneticilerimize ithaf ediyoruz.

Dr. M. Galip Baysan

İŞTE DEVLET ADAMLIĞI BU ,ŞİMDİKİ SİYASETÇİLER YA ANANIDA AL GİT DER ,YA GAVAT DER , HALKINA


 YADA KOŞA KOŞA GİDER MAHKEMEYE VERİR

13 Kasım 2013 Çarşamba

ATATÜRK MELAMİ’YDİ, TASAVVUFUN PİRİ, EFENDİSİYDİ

ATATÜRK MELAMİ’YDİ, TASAVVUFUN PİRİ, EFENDİSİYDİ
Yunanlı Araştırmacı Christos Retoulas Atatürk döneminde oluşturulan laiklik konseptinin Osmanlı’daki Vahdet-i Vücud felsefesi üzerine kurulduğunu belirtiyor. Atatürk’ün ailesinin Mevlevi ve Alevi/Bektaşi kökeninden geldiğini savunuyor.
YUNANLI ARAŞTIRMACI CHRİSTOS RETOULAS Atatürk döneminde oluşturulan laiklik konseptinin Osmanlı’daki Vahdet-i Vücud felsefesi üzerine kurulduğunu belirtiyor. Atatürk’ün ailesinin Mevlevi ve Alevi/Bektaşi kökeninden geldiğini anlatan Retoulas, ‘Mustafa Kemal tasavvufun piri, efendisiydi. Atatürk Melami’ydi’ görüşünde
Yunanlı araştırmacı Christos Retoulas, uzun süredir Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye’nin İslam ve laiklik serüveni üzerine araştırmalar yapıyor. Ailesi mübadele sırasında İzmir Uzunada’dan Yunanistan’a göç eden Retoulas, Atatürk döneminde şekillenen Türkiye’nin laiklik konsepti üzerine çalışması ile Oxford Üniversitesi’nde doktorasını tamamladı.
Ünlü tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın da doktora tezinde teşekkür edilen isimler arasında yer aldığı Dr. Christos Retoulas, AKŞAM MUHABİRİ ŞENAY YILDIZ’LA TÜRKİYE LAİKLİĞİ VE OSMANLI’DAKİ İSLAM’I KONUŞTU.
Retoulas’ın Vahdet-i Vücud felsefesinin Türkiye’deki laiklik üzerine etkisi üzerine etkisi ve Mustafa Kemal Atatürk’ün dinle olan ilişkisi hakkındaki görüşlerinin oldukça tartışılacağını düşünüyorum.
Yunanlı araştırmacı Christos Retoulas’ın Anadolu’daki İslam ve laiklik anlayışı üzerine 
 AKŞAM’ın sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

- OSMANLI’DAKİ İSLAM’I NASIL TANIMLIYORSUNUZ? TEMELİNDE NE YATIYOR?
Türk İslamiyet’inin temelinde Vahdet-i Vücud konsepti var. Araştırmalarım 18′inci yüzyılın ortalarına kadar Osmanlı’nın baskın dini ideolojisinin Vahdet-i Vücud olduğunu gösteriyor. Osmanlılar bu tarihten sonra – özellikle Güneydoğu ve Karadeniz bölgelerinde- önce Suudi Arabistan’da gelişen Vahabilik, daha sonra da doğrudan doğruya Batı’yla karşı karşıya geldiler ve çok büyük değişimler görüldü. Bu yaklaşım, o zamandaki Hindu-Müslüman Hindistan’dan gelen Nakşibend” etkisi. İmam-ı Rabban”’nin görüşlerine dayanır.
OSMANLI’NIN TEMELİ
- ÇALIŞMANIZ AÇISINDAN BU GÖRÜŞÜN AYIRICI ÖZELLİĞİ NEDİR?
Bu görüş Vahdet-i Vücud’a değil, Vahdet-i Şuhud’a dayanır
. Yani, Vahdet-i Vücud gibi ‘Varlık birliği’ değil; ‘Şehadet birliği’ esasına dayanır. Bu durum, toplumun bazı kesimleri ve o dönemki Osmanlı elitleri arasında bir çatışma meydana getirdi. Daha önceleri Vahdet-i Vücud esasına dayanan ve Rumeli-Anadolu’da asırlarca süren Ahrar” Nakşibend”lik yerine, Vahdet-i Şuhud’u esas alan ‘Müceddidiyye’ ve onun ‘Halidiyye’ diye bilinen kolu etkin olmaya başladı. Vahdet-i Şuhud güçlenip, Vahdet-i Vücud düşüncesi zayıflayınca, Hıristiyan Ortodokslar Osmanlı’ya karşı ayaklanmaya başladılar. Geç 18′inci ve erken 19′uncu yüzyıl ayaklanmaları tam bu döneme denk geliyor.

- VAHDET-İ VÜCUD İMPARATORLUĞU BİR ARADA TUTAN TEMEL FELSEFE MİYDİ?
Elbette, aynen öyle. Benim çalışmalarıma göre, Ortodoks Hıristiyanlık ve Vahdet-i Vücud felsefeleri Allah algısı, aşk, güç ve akıl, insan doğası, gibi meselelerde din felsefesi bakımından paralellikler, ortak anlayış gösteriyor. Bu nedenle, tarihte aynı kişinin hem Hıristiyan hem Müslüman olduğu sıra dışı örnekler görebilirsiniz. Mesela Güney Arnavutluk’ta hem Ortodoks Hıristiyan hem Bektaşi olan pek çok kişi vardır. Bu hiç bir zıtlık yaratmaz. 1930′larda İstanbul’da yaşayan Yunanlı bir Rum’un çok önemli bir Mevlevi olduğunu da ben araştırmalarım sırasında buldum.

- ATATÜRK ZAMANINDAKİ LAİKLİK KONSEPTİNİN BATI LAİKLİKLERİNDEN FARKI NEYDİ?
Batı ülkelerindeki laiklik, dinin devletten ayrılıp, kurumsallığının sona erdirilip, özelleştirilmesi anlamına geliyor. Ama Atatürk zamanında oluşturulan Türkiye laikliği modeline bakınca, yapısal değil ama kavramsal ayrım oldu. Bu çerçevede ‘dünyevi işler’ ve ‘dini işler’ olarak bir ayrım yapıldı. Tabii, bu kavramsal bir ayrım. Ama yapısal olarak bunu göremiyorsunuz. Çünkü din kamu hayatında kalmaya devam etti. Bunu en iyi göstergesi de Diyanet İşleri Başkanlığı.
- NE KASTEDİYORSUNUZ?
Diyanet, İslam’ın laiklik yoluyla yeniden kurulması, düzenlenmesinin işareti. Bu, din hem özel hem de kamu hayatında kalmaya devam ediyor demektir. Çünkü Diyanet yoluyla aynı zamanda cami hutbelerini de almaya devam ediyorsunuz. Yani, din ve devlet işleri birbirinden ayrıldı ama din kamu yaşamında kalmaya devam etti. Kemalizm projesinde İslam’ı ulusal bir din haline getirme fikri vardı. Ama ne yapıldığına bakarsanız, bu Vahdet-i Vücud’u hayata geçirme projesiydi.

İSLAM VE KEMALİZM
- Atatürk, Osmanlı’daki Vahdet-i Vücud felsefesini mi canlandırmaya çalıştı laikleşme süreciyle beraber?
Evet, bu kesinlikle doğru. Kemalizm’in dini projesi Vahdet-i Vücud’du. Kemalizm laikliğine şekil veren, onun alt yapısı Vahdet-i Vücud’du. Ama aynı modeli dünyevilik konseptini ön plana çıkararak yaptı. Atatürk, o döneme göre ırkçılıkla asla ilgisi olmayan bir milliyetçilik anlayışıyla İslam’a ayrı bir yer verdi. Bu nedenle Avrupa’daki kanlı laikleşme sürecine kıyasla çok daha yumuşak bir laikliğe geçiş süreci yaşandı Türkiye’de.

- BİZDE DE KARŞI ÇIKAN ÇOK İNSAN OLDU GERÇİ…
Avrupa ile kıyaslayınca çok daha kansız bir süreç oldu Türkiye’de. Ayrıca, laikleşme sürecine karşı savaşanlar ya Batı aydınlanmasının etkisindeki aşırı liberaller, yani Batı’yı koşulsuz taklit edenler; ya da gerçek Osmanlı İslam’ı olmayan 18′inci yüzyıl İslam’ının takipçileriydi. Bu ikinci grup, aslında Vahdet-i Şuhud’un en sert anlayışının ve de İslam’ın sırf zahir ve tutucu anlayışının takipçileriydi.

- AMA ALEVİLER DİYANET’İ SÜNNİ İSLAM’I TEMSİL ETMEKLE ELEŞTİRİYORLAR…
Aslında bu hep böyle değildi. Atatürk zamanında Diyanet’in uygulamaları karşısında Alevilerin öyle bir şikayeti olmamış.
Atatürk’ün Alevi/Bektaşi olduğu doğru

- ATATÜRK’ÜN KENDİ DİNİ ANLAYIŞIYLA İLGİLİ TESPİTLERİNİZ NELER? DİNDAR BİR FİGÜR MÜYDÜ?
Atatürk Vahdet-i Vücud tasavvufunun piri, efendisiydi. Bazı birincil Yunanlı kaynaklar Zübeyde Hanım’ın Selanik Mevlihanesi ile yakın bağları olduğuna kişisel tanıklık etmektedirler. Kendisinin anne tarafı Yunanistan’ın Sarıgöl bölgesindendir ve orası tümüyle Bektaşi etkisindedir. Atatürk’ün aslen Kocacık’lı olan baba tarafının Bektaşilik/Alevilik ve Mevlevilik’le dini bağlantıları vardır. Kendisi de çocukken Mevlevi ayinlerine katılmıştır.
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın ‘Hak dili Kuran dili’ adlı Sünni Vahdet-i Vücud tasavvufuna kılavuz olan tefsiri yazmasını bizzat yönetmiş ve düzeltmiştir. Atatürk 3 tasavvuf geleneğine önem vermekteydi: Bektaşi/Alevi, Mevlevi ve Melamilik.

- BUNLARIN HANGİSİ DAHA ÖN PLANDA YER ALIYOR?
ATATÜRK’ÜN DİNİ KİŞİLİĞİNİ ANLAMANIZ İÇİN Mevleviliğin Şems kolunu ve üçüncü devre Melamiliğin kurucusu Seyyid Muhammed Nurül Arabi’yi bilmeniz gerekir. Mevleviliğin VELED ve ŞEMS olmak üzere iki kolu vardır.
VELED KOLU daha Zahir, Sünni’dir.
ŞEMS KOLU ise görünürde Mevlevi ama fikir ve uygulamada Bektaşi/Alevi’dir. 1860′lardan itibaren Mevlevilikte Şems kolu daha etkin olmuştur, özelikle Bektaşi ve Melami etkisinde kalan İttihat ve Terakki’de.
Tarihçi Mim Kemal Öke’nin ortaya çıkardığı 18 Mayıs 1911 tarihinde Atatürk’ün Abdülkerim Paşa’ya Gelibolu’dan gönderdiği bir mektup var.
BU MEKTUPTA ATATÜRK KENDİSİNİ ‘Selanik Meydan dedesi, bu fakir Kemal’ ve Abdülkerim Paşa’yı da ‘Kutbül-aktap’ (Tasavvufta en büyük veli anlamına geliyor) olarak adlandırmıştır.
 
İSTİKLAL SAVAŞI’NIN BAŞINDA YAZILMIŞ BİR DİĞER TELGRAFTA İSE, Atatürk ile Osmanlı Sarayı arasında arabuluculuk yapan Abdülkerim Paşa’yla haberleşiyor. Burada, Abdülkerim Paşa Atatürk’ten ‘Kutbül-aktap’ diye bahsediyor.

MELAMİLİK YASAKLANMADI
- PEKİ BU NE ANLAMA GELİYOR?
Abdülkerim Paşa Atatürk’ün tasavvuftaki mürşidi. Bunun kanıtı da Mim Kemal Öke’nin yayınladığı mektupta mevcut. Ama onun din anlayışı tam olarak bilinmiyordu. Türkiye’de yaptığım araştırmalarda Atatürk’ün Melami olduğunu öğrendim çok eski bir Osmanlı tarikatının lideriyle yaptığım görüşmeden. Sonuçta, yaptığım araştırmalarda onun Melami mürşidinin Abdülkerim Paşa olduğunu ortaya çıkardım. Bu çok önemli. O dönem Melamilik’in üçüncü, yani yeni Melamilik dönemiydi. Atatürk de Melami’ydi.

- ATATÜRK’ÜN BEKTAŞİ/ALEVİ OLDUĞU YÖNÜNDEKİ GÖRÜŞLER DE ÇÜRÜYOR MU BU DURUMDA?
Hayır, doğru. Melamilik tarikatlar üstü bir tarikat. Melami olabilmeniz için gerçekten tasavvufun içinde ve başka bir tarikat içinde yüksek bir yerde olmanız gerekir. Atatürk ‘Selanik Fakir Meydan Dedesi’ deyince, Şems kolundan olduğunu yani batıni olarak Alevi/Bektaşi olduğunu ortaya koyuyor. Bakın, Cumhuriyet kurulurken kapanmayan tek tarikat, Melamilik’tir.

- NE KASTEDİYORSUNUZ?
Bu belgelerde de var. Atatürk’ün ölümünün ardından, 1943 yılında yasal bir makamdan Diyanet’e sorulan bir soru var bu konuda VE DİYANET’İN YAZILI YANITI ŞÖYLE: ‘
Melamilik bir tarikat değil, bir sohbet tarikidir’ (bir sohbet yolu). Çünkü Melamilik’te diğer tarikatlardaki gibi bir özel kıyafet, zikir ritüeli yok. Onlarda zikir konuşmadır ve en yüksek batıni Vahdet-i Vücud geleneği burada yaşatılır.
HEDEF NAKŞİLERDİ

- O ZAMAN ATATÜRK’ÜN CUMHURİYETİ KURARKEN TARİKATLARA KARŞI YAPTIĞI MÜCADELEYİ NASIL AÇIKLIYORSUNUZ?
Aslında savaşmıyor, tam tersine Vahdet-i Vücut fikrini teşvik ediyordu. Mesela, o dönemde çocuklar için yazılan dini kitapların Abdulbaki Gölpınarlı tarafından kaleme alındığını görürsünüz. Kendisi Mevlevi şeyhidir. Diyanet’in resmi hutbelerinde laikleştirilmiş Vahdet-i Vücud felsefesini görüyorsunuz. O dönemki temel isyancılar Osmanlı geleneklerinden çıkan ve aslında fikir açısından yabancı olan Nakşilerdi. Dönemin parlamento tartışmalarına bakarsanız tekke ve zaviyeleri yasaklayan kanunun ilk taslağına göre Mevlevilik, Bektaşilik’e ait unvanlar yasak değil. ‘Neden onları da yasaklamıyorsunuz?’ ya da ‘Nesiniz? Bektaşi mi?’şeklindeki tepkiler nedeniyle ikinci taslakta hepsi eklenmiştir. Ama asıl hedef Nakşilerdir. Zaten Nakşiler Atatürk’e tepki göstermiştir, Alevi/Bektaşiler değil.

VAHDET-İ VÜCUD NEDİR?
‘VAHDET-İ VÜCUD’, tek vücut, tek varlık anlamına gelmektedir. İslam tasavvuf felsefesine göre evren tek bir varlıktır. Bu tek varlık Tanrı’dır. Ezel” ve ebed” olan, yani sonsuzdan gelip sonsuza giden Tanrı zaman ve mekan (yer) var olmadan önce vardır, hep var olacaktır. Bu düşünceye göre evren Tanrı’nın yoklukta yansıyan görüntüsüdür ve bu çerçevede insan da Tanrı’nın görüntüsünden, Tanrı’dan bir parçadır.
BATILILAŞMA VE İSLAMCILIK HEP EL ELE GELİŞTİ

- BUGÜNKÜ TÜRKİYE’DEKİ LAİKLİK VE DİN İLİŞKİSİNİ NASIL GÖRÜYORSUNUZ?
Ben bugünü araştırmadım. Endişem bugün Türkiye’de İslam’ın -Batı’ya eğilimli İslamcı cemaatler gibi- Katolik-Protestanlaştığı. Daha zahir, görev ve emre dayalı gibi görülüyor. Belki bu aşırı Batılılaşma ve küreselleşme ile de ilgili. İnsanlar giderek içine kapanıyor bireyselleşme ile ve daha çok tüketici haline geliyor. Bu tarz küreselleşmeye dayalı organizasyonlarda üretken akıl ve güç doktrinin temelinde yer aldığı için, temel yön güç ve para elde etmeye yönelik. Ruhani unsur daha geride kalıyor.

- ALEVİ/BEKTAŞİ ETKİSİNİN PEK HİSSEDİLMEDİĞİNİ GÖRÜYORUZ ÜLKEDE. BU DÖNÜŞÜM NASIL GERÇEKLEŞTİ?
Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisindeki Alevi/Bektaşi ve Sünni çatışmasına çözüm getiren laiklik anlayışının onlardaki ortak Vahdet-i Vücud anlayışı üzerine kurulduğunu ve Bağımsız Türkiye’de gerçekleştiğini anlamak çok önemli. Sembolleri, ritüelleri ve organizasyon yapıları gibi farklılıklara rağmen Sünni/Alevi birlikteliği özü itibariyla Osmanlı İslam’ının parçalarıydı. Atatürk ölünce, İnönü’yle beraber yine bir çeşit Cumhuriyetçi Tanzimat dönemi başladı ve aşırı derecede Batı etkisine girildi. Koşulsuz Batılılaşma ve İslamcılık Türkiye’de her zaman el ele gelişti. Mesela, Atatürk’ün takip ettiği Gökalp’ta Batılılaşma diye bir sözcük yoktur, modernleşme der. Cumhuriyet döneminde, Batılılaşma İnönü döneminin bir kavramıdır. Batılılaşma ile birlikte resmi Sünni İslam da yine politize oldu. Bugünkü sorun Sünni İslam’ın Vahdet-i Vücud’dan uzaklaşmasıdır.